İnsanoğlunun yaptığı günahlar sebebi ile, yerler titredi, gökyüzü karanlıklara boğuldu, yerler ve denizler fesada uğradı, bereket kalktı, nimetler azaldıkça azaldı. Vahşi hayvanlar bile zayıflıktan bitkin duruma düştü. Fasıklık karanlığı yüzünden hayatımızda her şey tersine döndü.

CAğladı gündüzün ışığı, gecenin karanlığı yapılan kötü, pis ve hayasız işlerin iğrençliğinden!

CKirâmen Katibînler şikayet etti Rabbine, kötülüklerin, fuhşun ve her türlü münker olayların çokluğunu!

Elimizle yaptığımız bu günahlar sebebi ile başımıza çeşitli musibetler gelmiyor mu sanıyoruz!?

CBozulan ailevî mutluluğumuz, oluşan güvensizlik ortamı, siyasî, iktisadî, ekonomik, içtimaî alanda buhranlı günler yaşamamızın sebebi işlediğimiz günahlar değil midir, sanıyoruz!?

CTabiatın bozulması, kendisi için konan düzenin sekteye uğraması, ayağımızı bastığımız toprağın olağan dışı hareket ederek bizi, sevdiklerimizi, sevdiğimiz meskenlerimizi yutmaya ve harabeye çevirmeye yeltenmesinin bir sebebi yok mudur sanıyoruz!?

CBütün bu kötü işler Allah katından gelecek olan azabın ve bela dolu korkunç karanlık gecelerin habercisi olmaktan başka bir şey midir?!

CSanıyoruz mu ki; hiç bir kaide ve kural tanımadan kötülüğü emreden nefsin hevâ ve hevesine göre yaşamak bizi o istediğimiz mutlu yaşama ulaştıracaktır?

CAcaba bilmiyoruz mu ki, böyle bir yaşantı kişisel ve toplumsal büyük sıkıntılara yol açarak hayatı anlamsızlaştıracak ve insanı, sonunun ne olacağını düşünmeden, sadece şehveti ve midesi için yaşayan, aklını ve gücünü sadece bu amaç için kullanan, sadece maddeden anlayan manasız bir varlık haline getirecektir.

CYine bilmiyoruz mu ki, böyle bir yaşantı insanı, en sonunda "Yemek için yaşıyorum, yaşamak için yiyorum" mantıksızlığına ve kısır döngüsüne götürecektir.

CNeden böyle varlığımızı ve varlığımızın gayesini bütün aklımızı ve mantık kurallarını hiçe sayarak basitleştiriyor, ve yine aklımızı ve mantığımızı saf dışı ederek, kendimizi nefsimizin ve hevâmızın kural ve biçim tanımayan, tamamen maddî ve şehevî hedef ve gâyelerinin hizmetine sokuyoruz!?

CBazı insanlar "Bilimde rastlantılara yer olmaz" kaidesine inandıklarını iddia etmelerine rağmen, nasıl olur da en yüksek ilim ve bilimin ürünü olan şu alemdeki eşsiz yaratılışı ve düzeni bir rastlantı olarak görmeye gayret edenlerin, tamamen akıl ve ilmî kurallara aykırı olarak uydurdukları safsatalara inanıp inanmama konusunda açık kapılar bırakırlar!?

CBazı insanlar, güncel yaşantılarında "Sebebsiz ve gayesiz hiç bir şey olmaz" kaidesini kabul ederek bu konuda hiç bir şüphe taşımadıkları halde, nasıl olur da kendi yaratılışlarını bir sebebe ve gâyeye dayandırma ihtiyacı hissetmezler!?

Evet! Aslında bu tür insanlar buna benzer soruların cevabını gâyet iyi bilirler. Fakat nefislerinin isteklerine boyun bükebilme gâyesi ile bu gerçekleri bir an dahi olsun düşünmek istemezler aksine bunları zoraki bir gayretle bilinç altına atmaya çalışırlar.. Yine bu tür insanlar kendilerine bu korkunç gerçekleri hatırlatmaya yeltenenlerin ağızlarına pranga vurma gayretine girişerek, anlamsız bir kaçış örneği sergilemek suretiyle, gerçekleri anlama ve onları düşünebilme ortamının oluşmasına bile müsaade etmek istemezler.

Şâyet bu ve benzeri hatalarımız varsa bir an önce gerçek bir tevbe ile tevbe etmeliyiz. Zîrâ tevbe kapısı ölümle pençeleşene kadar açıktır. Ölüm gelip bu fırsatı elimizden almadan dönüşü gerçekleştirmemiz lazımdır. Allah'ın azabından kurtulmak ve onun tevbekâr kulları için hazırlamış olduğu cennete girebilmek için ilk ve son fırsatımız olan bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir. Allahu Teâlâ Nur sûresinin 31. âyetinde şöyle buyurur:

]وَتُوبُوا إِلى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَا المُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفلِحُونَ[

"Hepiniz Allah'a tevbe ediniz ey müminler belki böylelikle kurtulaşa erişirsiniz."



Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Müslim'in rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle buyurur:

«للهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ حِينَ يَتُوبُ إِلَيْهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كَانَ عَلَى رَاحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فَلاَةٍ، فَانْفَلَتَتْ مِنْهُ وعَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ، فَأَيِسَ مِنْهَا، فَأَتَى شَجَرَةً فَاضْطَجَعَ فِي ظِلِّهَا وَقَدْ أَيِسَ مِنْ رَاحِلَتِهَ، فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذَا هُوَ بِهَا قَائِمَةٌ عِنْدَهُ فَأَخَذَ بِخِطَامِهَا ثُمَّ قَالَ مِنْ شِدَّةِ الفَرَحِ: اللَّهُمَّ أَنْتَ عَبْدِي وَأَنَا رَبُّكَ..أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الفَرَحِ»

"Allahu Teâlâ'nın tevbe eden kulunun tövbesinden duyacağı sevinç o kadar büyüktür ki, bu sevinç içinizden birinin ıssız-bucaksız bir çölde bineği üzerinde yolculuk ederken (bir yerde dinlenme esnasında) üzerinde yiyecek ve içeceği bulunan bineğinin yanından kaybolması ve o kişinin bu bineğini iyice aradıktan sonra onu bulamayınca artık ondan umudunu kesip bu hâleti ruhiye içinde bir ağacın gölgesine giderek orada oturup beklerken birden bire bineğini yanında duruyor halde görüp onun ipini tutması ve bu durumdan duyduğu aşırı sevinçten dolayı da (Allah'a şükür etmek isterken) "Allah'ım sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim" diyerek hata etmesinden daha fazladır."