1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

İlmi Konu Şeyh Makdisi : Seçimlere Katılan Herkesi Ayırım Yapmadan Tekfir Etmek

Konu, 'iLMi Munazaralar' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    [​IMG]
    TEKFİRDE AŞIRILIKTAN SAKINDIRMA KONUSUNDA 30 RİSALE
    26. RİSALE :


    SEÇİMLERE KATILAN HERKESİ AYIRIM YAPMADAN TEKFİR ETMEK
    Tekfirde yapılan hatalardan biri de, parlamento veya belediye seçimlerine katılarak oy kullanan herkesin, amaç ve hata dikkate alınmadan ve huccet ikamesi yapılmadan tekfir edilmesidir.

    Hamasetli gençlerden birçoğu, tekfirde muteber olan kastın şekillenmesinde etkili olan cehalet özrünü dikkate almadan, bu seçimlerde oy kullanan herkesi muayyen olarak tekfir etmektedirler.

    Halkın çoğu için, belediye seçimlerindeki küfür açık değildir. Çünkü çoğu kişi, vakıadan haberdar olan insanlarda olduğu gibi, tekel bayiliği, meyhane ve genelevi gibi bir takım yerlere belediyeler tarafından işlem yapıldığını ve ruhsat verildiğini bilmemektedir.
    Ayrıca belediye seçimlerine aday olarak katılan ve Müslüman olduğunu söyleyen bir çok kişi, bu tür yerler hakkında olumlu düşünmemekte ve buraların açılmasına yönelik işlem yapmadığı gibi eski verilen ruhsatları da yenilememektedir.

    Onların bu durumları ise birçok kişinin aldanmasına ve seçimlere katılmasına sebeb olmaktadır. Bu tür seçmenleri, yasama meclisi üyesi olacak parlamenterlerin seçimine katılanlarla eşit tutmak haksızlıktır.

    Parlamento seçimleri konusunda da, seçmenlere insaf gözü ile bakan herkes, bu kişilerin çoğunun, kendilerine milletvekilli olarak seçecekleri kişinin sebebi ile elde edecekleri dünyevi hizmeti amaçladığını ve bu parlamentoların hakikatının ne olduğunu bilmediğini görür.

    Seçmenlerin çoğu, parlamentoya da, belediye meclisi veya encümen üyeliği gibi bakarlar. Çoğu zaman felçli veya sandalyeye mahkum hastaların sedye üzerinde oy kullanması için taşındıklarını, seçimlerin hakikatı hakkında bir bilgilerinin olmadığını, köy, mahalle veya semtlerine gelecek hizmette rol almak veya uğradıkları haksızlığı gidermek ve zulümden kurtulmak ya da tutuklu yakınlarının cezaevinden çıkmasına sebep olacak af çıkarılmasına sebep olmak veya bu seçimlere aday olarak katılan ve akrabalarından olan kişileri desteklemek için oy kullanıldığını görmekteyiz.
    Kimileri ise her şeyden habersiz, üzerinde “Tek çözüm İslam’dır” gibi yazıların bulunduğu ve bu parlamentolarda tağuti kanunların çıkmasında ortak olan müşrikler tarafından hazırlanan afişlere bakarak, İslam’ı sevmeleri ve destek olmak istemeleri sebebi ile bu seçimlere katılırlar. Bu tür insanlar, seçtikleri bu parlamenterlerin, şeriatın hükümlerini uygulama yolunu kapatacak yasalar çıkarmak için çalışacaklarını bilmemektedir.

    Yasama işlerine bulaşmayan, küfür kanunlarına saygılı olacağına ve koruyacağına dair anayasa üzerinde yemin etmeyen ve buna benzer kişiyi küfre götüren söz ve fiillerde bulunmayan kişiler ile, durumu bu olmayanlar arasında ayırım yapmak gerekir.

    Bilindiği gibi her seçmen, küfür olan bu söz ve fiilleri işlememektedir. Ancak kişinin kastının, küfür olduğu açık olan bu tür söz ve fiiller için kendisine vekil atamak olması halinde, kendisinin hükmü de atadığı bu vekilin hükmü gibi olur. Çünkü küfür olan bu işe destek veren ile, bunu bizzat uygulayan arasında fark yoktur. Dolayısıyla küfre giren o parlamenteri destekleyen kişinin kastı, bu küfür kanunlarının çıkarılması, küfür olan anayasa ve sistemin varlığını devam ettirmesi ise, bu kişinin hükmü de, bu işi bizzat yapanın hükmü ile aynıdır.
    Ancak parlamenterlerin işledikleri küfür olan söz ve fiiller hakkında gerçekler çokça örtbas ediliyorsa ve seçmen bunu bilmiyor veya anlamıyorsa ve seçtiği kişiyi sadece köyüne, kasabasına, mahallesine veya şehrine hizmet götürmesi amacıyla seçiyorsa, bu kişi diğeri ile aynı konumda değildir.
    Bu seçmen hata etmektedir ve bu parlamenterleri, küfür yasalarını çıkarmaları maksadı ile seçmiş değildir. Bu nedenle böylelerini, kendilerine hüccet ikamesi yapılmadan ve parlamenterlerin yaptıkları yasama işinin mahiyeti açıklanmadan, İslam’a ve Allahu Teala’nın dinine aykırı olan işler ile uğraştıkları belirtilmeden tekfir etmek doğru değildir.
    Bu durum kendilerine açıklanıp, gerekli hüccet ikamesi yapılmasına rağmen, seçimlere katılma konusunda hala ısrar ederlerse, bu hükmü hak etmiş olurlar. Dolayısıyla bu tür seçmen arasında mutlaka ayırım yapmak gerekir.
    Küfür kanunlarını yapması veya buna benzer açık küfür olan başka bir işi gerçekleştirmesi kastı olmadan bu seçimlere katılan kişiler, zahirde kendilerini küfre götüren bir iş yapmışlarsa da, hüccet ikamesi yapılmadan önce tekfir edilmezler.
    Çünkü işler ve durumların birbirine karışmış olması, demokrasi ve parlamento gibi terimlerin yabancı terimler olup mahiyetinin birçok kişi tarafından bilinmemesi, birtakım insanların, hakikatını bilmedikleri bu tür işlere girişmesine sebeb olmuştur. Bu, anlamını bilmediği bir sözü söyleyen veya işi yapan kişi kabilindendir. Alimler, anlamını bilmediği ve kendisine (113 ) Bu fark, seçmenler ile parlamentoda yasama yapan parlamenterler arasında ayırım yapmaya bizi götürdü. Yoksa mesele kişinin mizacına ve tercihine kalmış yahut delilsiz istihsandan ibaret bir mesele değildir.hüccet ikame edilmediği sürece, böylelerinin sorumlu olmadıklarını söylemektedir.

    İzz bin Abdusselam Rahimehullah, “Kavaidu’l-Ahkam fi Mesalihi’l- En’am” isimli kitabında, “Anlamını bilmediği sözden dolayı kişi cezalandırılmaz” başlığı altında şöyle der:
    “Arab olmayan kişi küfür, talak, iman, köle azadı, satış, alış, sulh gibi anlamını bilmediği kelimeler kullanacak olursa, onun için bağlayıcı olmaz ve cezalandırılmaz. Çünkü bu kelimelerin gereklerini kabullenmiş veya kastetmiş değildir. Aynı şekilde Arab olan bir kişi, anlamını bilmeden bu manalara delalet eden yabancı kelimeler söylerse, o da kendisi için bağlayıcı olmaz ve cezalandırılmaz. Çünkü kullanırken, bunların gereklerini kastetmemiştir.
    İrade, ancak bilinen veya zannedilen şeye yönelir. Arab olan bir kişi, anlamını bilerek bu kelimeleri söylüyorsa, söylediği yerine gelmiş olur. Ancak Arab olan bir kişi, karısına sünnet veya bid’at olan bir yöntem ile “sen boşsun” derse, ve her iki kelimenin anlamını da bilmiyorsa veya hul’, ricat, nikah, i’tak gibi arab olduğu halde anlamını bilmediği kelimeleri kullanırsa, bunlardan hiçbiri sebebi ile sorumlu olmaz ve söylediği geçerli kabul edilmez.
    Çünkü manasını bilmiyor ki delalet ettiği şeyi kastetmiş sayılsın.”114

    Günümüzde, demokrasi terimini bilmeyen ve ondan maksadın ne olduğunu anlamayıb baskı, zulüm, tahakkum, hak ve hürriyetlerin yok edilmesi gibi uygulamaların zıddı anlamına geldiğini düşünen veya zanneden kişilerin durumu bu kabildendir.
    Demokrasinin hakikatinin, Allahu Teala’nın hakkı olan hakimiyeti halkın eline vermek ve halkın kendi kendisine hakimiyet kurması veya kanunlar yapması anlamına geldiği bu tür kişilere anlatılmadıkçave bunun küfür olduğu hakkında kendilerine hüccet ikamesi yapılmadıkça, tekfir edilmezler. Bu tür insanlar, demokrasinin hakikatini bilmediği için ne işe yaradığını da bilmez, dolayısıyla demokrasi ile hakiki manası olan küfür yapısını de kastetmiş sayılmazlar.

    İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der:
    “Kadın, Arabca bilmeyen kocasına, “bana üç defa ‘boşsun’ de” derse ve kocası da bu sözlerin ne anlama geldiğini bilmeyerek bunu söylerse, Allahu Teala ve Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem hükmüne göre bu kadın boş olmaz. Yine bir kişi, diğerine, halk arasında saygı ifadesi olarak kullanılan manası ile, “Ben senin kulun kölenim” derse, o kişinin kölesi olarak sayılmaz. Sözlerin örfte kullanımlarını, niyet ve maksatlarını gözönünde bulundurmayanlara göre ikinci misaldeki adam, kendisine bu şekilde ifadede bulunan diğerine köle olarak sahip olabilir veya onu satabilir.
    Bu, cahil müftünün hata edebileceği büyük bir alandır. Bunu bilmeyen müftü insanları aldatır, Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne Kavaidu’l-Ahkam fi Mesalihi’l-En’am, 2/102 iftira eder, dinini değiştirir, Allahu Teala’nın haram etmediğini haram ve helal etmediğini de helal yapar.
    Allahu Teala bundan bizi korusun.”(İlamu’l-Muvakkıin, 4/229)

    Yine şöyle der: “Allahu Teala, insanların içindekilerine delalet etmesi için kelimeleri vazetmiştir. Biri diğerinden bir şey istediği zaman kelimeler ile ne istediğini ve maksadını ona anlatır. Bu isteklere de kelimeler vasıtasıyla hükümleri bina edilir. Söz veya fiilin delaleti olmaksızın insanların içlerinde olan şeylere ve yine kişinin anlamını bilmeden söylediği ve anlamını kastetmediği kelimelere hükümler bina edilmemiştir.
    Aksine kişi, içinden geçirip işlemediği, söylemediği, hata ederek, unutarak, ikrah altında kalarak, anlamını bilmeyerek veya söylediğinin anlamını kastetmeyerek yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmamıştır.
    Kasıt ve sözlü ya da fiili delalet bir araya gelirse, hüküm terettüp eder. Bu şer’i bir kuraldır. Allahu Teala’nın adalet, hikmet ve rahmetinin gereklerindendir" (İlamu’l-Muvakkıin, 3/117)

    İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Mu’min bir kişi, kullandığı kelimelerin anlamını bilmeden Allahu Teala ve Rasulu Sallallahu Aleyhi veSellem hakkında bir şeyi belirtmek için, söz söyler ve o sözün kasdettiği anlama delalet ettiğini zanneder, ancak o söz başka şeye delalet ederse, o mu’min kafir olmaz.
    Allahu Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler, ‘Râina’ demeyin..” Bakara/104
    Bu kelime ile Yahudiler, Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem eziyet etmek ister, ancak Müslümanlar ise bunu kastetmezlerdi. Allahu Teala onu kullanmalarını yasakladı, ancak bu sözü kullanmalarından dolayı onları tekfir etmedi.” (Er-Reddu ala’l-Bekri, 341-342)

    İbn-i Teymiye’nin Rahimehullah, İfk olayında Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem eziyet ve hakaret etmek isteyenler ile bu olaydan böyle bir hakaret ve eziyet amacı taşımayan Hassan, Mistah, Himne gibileri arasında ayırım yaptığına ilişkin söyledikleri, Allahu Teala’nın izni ile yirmi dokuzuncu bölümde gelecektir.
    Eziyet ve hakeret amacı taşımayanlar için şöyle der:
    “Onlar bunu kastetmediler ve buna delalet eden bir şey de söylemediler.” (Es-Sarimu’l-Meslul, 180)

    Burada, maksadın kelimelerin delaletinden anlaşılacağı belirtilmektedir.
    Yukarıda söylenenlerden şu sonuca varmaktayız:
    Tekfirin sebebleri, daha önce belirttiğimiz gibi, dünya ahkamına göre söz ve fiil ile sınırlı ise de, ahvalin ve manaların karışması, insanların cehaletleri, iş ve sözlerin anlamlarının hakikatini bilmemek gibi sebepler ile ihtimallerin birden fazla olması durumunda kişinin kastını araştırmak ve kesin olarak tesbit etmek gerekir.
    “Delaleti ihtimalli olan söz ve fiiller ile insanların tekfir edilmesi” bölümünde, kişinin söylediklerinin, örfüne göre değerlendirilmesi ve gerekli karinelere bakılması gerektiğini açıklamıştık.
    Biz, kişinin kastının söylediği sözlerde ve işlediği fiillerde önemli olduğunu sözlerken, Cehmiyye ve Mürcie mensuplarının küfre götüren söz ve fiillerde bile, kişinin itikadını ve helali haram kılmasını şart koşmaları gibi bir şartı koşmuyoruz. Kişinin, söylediklerinde veya işlediklerinde kafir olmayı kastetmesi gerektiğini de söylemiyoruz. Küfre girenler arasında zaten böyle bir kastı olan neredeyse yok gibidir.

    İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
    “Bir kimse küfür olan bir söz söyler ya da bir amel işlerse, kafir olmayı kastetmemiş olsa bile, bu nedenle kafir olur. Zira Allah’ın dilediği kimseler dışında hiç kimse küfrü kastetmez.” (Es-Sarimu’l-Meslul, 177-178)
    Bizim kasıt konusundaki amacımız bir çok defa tekrar ettiğimiz gibi, kişinin söylemiş olduğu küfür sözünü veya işlemiş olduğu küfür amelini kendi iradesi ile ve manasını bilerek işlemiş olmasıdır. Yoksa bu sözü veya ameli küfre girmek için yapmış olması ile bunu kastetmemiş olması arasında fark yoktur.
    Şari’, şer’i ahkamı (tekfir gibi) sebeplerine bağlamış ve bu konuda mükellefe hükmü ve sebeblerini birbirinden ayırma serbestisi tanımamıştır. Aksine ne zaman sebepler mevcud olur, şartlar yerine gelir ve engeller ortadan kalkarsa, kişi bu sebeblere binaen verilecek olan hükmü amaçlamasa da, hüküm meydana gelir. Çünkü önemli olan, söylenen söz veya yapılan iş ile kafir olmayı amaçlamak değil, küfür olan bu sözü söylemeyi veya işi yapmayı amaçlamaktır.
    Tekrar belirtmek isteriz ki, anayasaya yemin etmek, ona ve kanunlarına saygılı olmak ve anayasaya uygun kanunlar yapmak gibi bizzat küfür olan işler için parlamenterleri seçen kişileri cehaletlerinden dolayı mazur görmüyoruz. Bu konuda cehalet özrü muteber değildir.
    Çünkü bu, bütün peygamberlerin gönderiliş amacı olan Tevhid ilkesine açık bir küfürdür. Bunu bilmemek, öğrenme imkanı ve kolaylığı bulunduğu halde dinin temeli olan bir şeyi öğrenmeyi reddetmek demektir. Kaldı ki aklı başında bir insanın yasama hakkının Allahu Teala’nın hakkı olduğunu bilmemesi mümkün değildir.
    Özellikle tağutların kendi ve parlamentolarının hakkı olarak gördükleri ve genel olarak bütün din ve dünya işlerini kapsayan yasama konusundan insanın habersiz olması söz konusu değildir.
    Alimler, helal ve haram kılma veya kanunlar belirleme iddiasında bulunan kişinin, rablık iddiasında bulunmuş olacağını belirtmişler, Allahu Teala’nın helal kıldığını haram veya haram kıldığını helal yapan, Allahu Teala’nın izin vermediği kanun koyma işine girişen alimlere, yöneticilere veya hükümdarlara itaat edenlerin, onları rabler edinmiş olacaklarını söylemişlerdir. Çünkü yasama konusunda itaat, ibadettir ve Allahu Teala’ya hükümde ve ibadette ortak koşmaktır. Bu konuda bir çok delil bulunmaktadır.
    Allahu Teala şöyle buyurur: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Çünkü onu yemek günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” En’am 121

    Ebu Davud, İbn-i Mace, Hakim ve İbn-i Cerir, İbn-i Abbas’dan Radıyallahu Anhuma şöyle rivayet ederler: “Muşrikler, ölü hayvanın eti hakkında
    Müslümanlarla tartışır ve, “Allah’ın kestiğini yemiyorsunuz, ama kendi kestiklerinizi yiyorsunuz” derlerdi.
    Bunun üzerine Allahu Teala, “Eğer onlara uyarsanız şubhesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz”En’am 121 ayetini indirdi.”
    Bu ise Allahu Teala’nın helal kıldığını haram ve haram kıldığını helal kılan veya Allahu Teala’nın izin vermediği yasama işini yapan kişilerin Allahu Teala’ya ortak koşmuş olduklarını göstermektedir. Allahu Teala’nın, (Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler.
    Halbuki hepsine de tek İlah’a kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden munezzehtir
    ” Tevbe 31 ayeti de bu kabildendir.

    Rivayet yollarının toplamı ile hasen derecesinde olan Tirmizi ve diğerlerinin Adiy bin Hatim’den Radıyallahu Anhu rivayet ettikleri hadiste şöyle geçer:
    “Boynumda altından bir haç olduğu halde Allah Rasûlü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanına geldim. Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana: “Ey Adiy, şu putu boynundan at” dedi.
    Ben onu boynumdan attım. Yanından ayrıldığım esnada Allah Rasûlü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu ayeti okuduğunu duydum:
    (Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler.”Tevbe 31-70

    Bunun üzerine ben: “Biz onlara ibadet etmiyorduk” dedim.
    Allah Rasûlu Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını ise helal sayıyorlar ve siz de bunları helal ya da haram kabul etmiyor muydunuz?” dedi.
    Ben: “Evet” dedim.
    Allah Rasûlu Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “İşte ibadetiniz budur” diye buyurdu.”

    İbn-i Teymiye Rahimehullah, el-Fetava’sında, bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Hadisten anlaşılmaktadır ki onlar, helaller ve haramlar konusunda kişilere yapılan itaatin ibadet olduğunu bilmemekteydiler. Ancak buna rağmen bu cehaletleri sebebi ile mazur olarak kabul edilmemişlerdir.

    İbn-i Cerir Rahimehullah, Huzeyfe’den Radıyallahu Anhu şöyle rivayet eder:
    “Onlar bu haham veya rahipleri için oruç tutmuyorlardı ve namaz da kılmıyorlardı.
    Ancak onların helal kıldıklarını helal ve Allahu Teala’nın kendileri için helal kıldığı bir şeyi haram kıldıklarında da haram olarak kabul ediyorlardı.

    Onları Rab olarak benimsemeleri bu yöndendir.

    Denilebilir ki; “İçerisinde bir takım mueyyide ve cezalar içeren kanunlar yapmak, helal ve haramlar kılmak gibi tevhide ve şeriata aykırılıkta açık olan kanunlar yapmak niteliğinde değildir.
    Günümüzde yapılan kanunlar genelde bu tür cezaları kapsamakta ve helal ya da haramlar konusuna girmemektedir.
    Bu bakımdan günümüzdeki kanun yapanlara itaat edenleri mazur saymamak için bu deliller yeterli değildir. Çünkü bu ayetler, zina, içki ve faiz gibi dinden zaruri olarak haram olduğu bilinen şeyler ile ilgilidir. Bu nedenle kendilerine uyulan kanunların türü konusunda onların cehaletine itibar etmek ve hüccet ikame etmedikçe tekfir etmemek gerekir.”

    Ancak anayasa gereği yasama yetkisinin parlamenterlere ve tağutlara kayıtsız şartsız mutlak olarak verilmiş olması, bu itirazı geçersiz kılmaktadır.
    Çünkü bu yetkinin kapsamına helal ve haram kılma veya buna benzer diğer hükümler de girmektedir. Parlamenterlere bu mutlak yetkinin verilmesi ve bu yetkinin onun hakkı olduğunu kabul etmek, tek başına o parlamenterin ve o parlamenteri seçen kişinin tekfiri için yeterlidir.
    Helal veya haram ilan etsin veya etmesin, cezalar ve hadler alanında kanun yapsın veya yapmasın, hüküm koyma hakkını kullara veren küfür anayasası üzerine yemin etsin veya etmesin, fark etmez. Çünkü mutlak yasama hakkı sadece Allahu Teala’ya mahsustur ve sadece O’na verilmesi gerekir. Kim bu hakkı, Allahu Teala’dan başkasına verirse, Allahu Teala’dan başka ilah, rab ve hakem aramış olur ve İslam’dan çıkmış sayılır.
    İslam’ın, kitab ehli alimlerini ve onlara uyanları tekfir eden hükmünün sadece helal ve haram kılma sebebine dayandığını kim iddia edebilir ki? Onların ortaya koydukları hükümlerin çoğunun hadler ve cezalar ile ilgili olduğu sabittir. “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir” Maide/44 ayetinin nuzul sebebi ile ilgili olarak gelen rivayetlerin birinde şöyle belirtilmektedir:
    Bu ayetler Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudileri hakkında inmiştir. Beni Nadir’in öldürülenleri şerefli sayılıyor ve diyetleri tam olarak veriliyordu. Ancak Beni Kurayza’nın öldürülenleri zelil sayılıyor ve diyetleri de yarım veriliyordu. Bunun üzerine Rasulullah’ı Sallallahu Aleyhi ve Sellem aralarında hakem yaptılar.

    Rasulullah’da Sallallahu Aleyhi ve Sellem diyetlerini eşitledi. Bunu İman Ahmed Rahimehullah rivayet etmiştir. Ayrıca İbn-i Cerir de Rahimehullah bunu tefsirinde belirtmektedir. Yine, zina eden Yahudi ile ilgili olarak, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem recm cezasını ona tatbik ettiğini bildiren rivayet Müslim’de aktarılmaktadır. Onların, bu hadiste aktarılan ve Maide Suresi’ndeki ayetin iniş sebebi olan suçları zinayı kendilerine helal kılmaları değil, zina konusundaki cezayı değiştirerek atalarına uymalarıdır.
    Eğer zinayı kendilerine helal etmiş olsalardı, herhangi bir ceza belirlemezlerdi. Çünkü helal veya mubah olan bir işten dolayı kimse cezalandırılmaz. Ayrıca gerek çokca konuşulması ve gerekse kafir ve murtedlerin hemen her platformda sık sık suçlama maksadıyla gündeme getirmeleri sebebi ile, İslam şeriatındaki hadler, Müslümanlar bir yana, kafirler için bile meşhur hale gelmiştir. Bugün herkes tarafından bilinmektedir ki, tağutlar İslam’ın bu hükümlerini yürürlükten kaldırmış ve küfür devletlerinden ithal ettikleri aşağılık uydurma cezalar ile bunları değiştirmişlerdir.
    Bilindiği gibi İslam’ın hükümlerine bedel olarak getirilen hükümleri yasalaştırmak, zorlaştırmak veya basitleştirmek, parlamento üyeleri ve onların başında bulunan diğer tağutların görevidir.
    Bu tağuti sistemlerin düzen ve kanunlarını incelediğimiz zaman, değişik şekillerde helal ve haram kıldıklarını da görürüz.
    Mesela İslam dininde haramlığı zorunlu olarak bilinen faiz ve buna benzer diğer büyük günahlar bu tağutların kanunlarında mübahtır. Hatta bu tür günahların düzenli olarak uygulandığı ve bu kanunlar tarafından korunduğu kurumlar da bulunmaktadır.
    Aynı şekilde, Allahu Teala’nın haram kıldığı içki de böyledir. İçkinin üretildiği, satıldığı ve içildiği yerler bu sistemlerde açıkça bulunmaktadır ve hatta bizzat bunlar tarafından kurulmaktadır. Bu kurumlara ruhsat verilmekte ve hem bu kurumlar hem de içenler kanun ve uygulayıcıları tarafından korunmaktadır. Kanunlarının mübah kıldığı ve koruma altına aldığı fuhuş da böyledir. Bunlardan da önemlisi, bu sistemlerde, bütün şekilleriyle küfür ve riddet mubahdır. Kanunları ve uygulayıcıları tarafından, inanç hürriyeti adı ile her türlü küfür ve riddet korunmakta ve insani bir hak olarak savunulmaktadır.
    Kanunlarının hiçbir yerinde küfrü veya riddeti yasaklayan ve cezalandıran bir hüküm yoktur. Bu kanunlara göre riddet, cezası olan bir suç değildir. Aksine bu küfür kanunlarının tanıdığı ve koruduğu kişisel bir hak ve özgürlüktür. Bu konuları burada ayrıntılı olarak anlatmamız uzun sürer. Bunlar üzerinde daha geniş olarak başka kitaplarımızda durduk.
    Özet olarak, Allahu Teala’nın hükümlerinden başka hüküm ve kanun koyanları seçenleri veya yaptıkları bu işlerinde onlara itaat edenleri mazur olarak saymıyoruz. Aksi halde papaz ve hahamlara ibadet eden Yahudi ve Hristiyanları da mazur görmemiz gerekir.
    Çünkü şeriatta benzerler arasında ayırımın yapılması yoktur. Allahu Teala şöyle buyurur:
    Şimdi sizin kafirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitablarda sizin için bir beraet mi var?” Kamer 43

    Bu konuda avamdan olan Müslümanları mazur görmemezin sebebi, tekfirin kurallarında muteber bir şart niteliğinde olan, kişinin küfre götürücü olan ameli kastetmesi yani ameli bilinçli olarak yapması konusudur. Ki bu insanlarda, tekfirin şartlarından olan muteber kasıt bulunmamaktadır.
    Bizler, seçtiği insanları, kanun koyan, anayasaya saygı yemini eden, kanunlara muhakeme olan ve parlamento üyelerinin işlediği, kişiyi küfre götüren diğer söz ve fiilleri işleyen olarak seçmeyen ve bu maksadla seçmeyi de kastetmeyen kişileri mazur görmekteyiz.
    Mazur gördüğümüz bu insanların, parlamenterlerin işledikleri bu suçlar hakkında bilgileri yoktur. Dolayısıyla bu işleri yapmalarını kastetmeleri de imkansızdır.
    Aksine Müslüman olduğunu iddia etmeleri ve Allahu Teala’nın şeriatını egemen kılmayı vaadetmeleri sebebi ile onlara oy vermektedirler.
    Ya da bu insanlardan bazılarını, dünyevi hizmetler için seçmektedirler. Böyle kişiler, ancak kendilerine hüccet ikamesi yapıldıktan sonra hala inat etmeleri halinde tekfir edilebilir.
    Çünkü bugün insanlar hak ile batılı karıştırmakta ve batıl şeylere hak süsü verilerek halk kandırılmaktadır.

    Bu nedenle İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
    “Bazı yerlerde ve zamanlarda heva sahibleri çok olabilir ve söyledikleri sözler, cahiller tarafından ilim ve sünnet erbabının sözleri derecesinde görülebilir. Öyleki bunları yöneten kişiler de ne yapacağını bilmez olur ve Allahu Teala’nın huccetini ortaya koyacak kişilere ihtiyaç duyalabilir.” Mecmuu’l-Fetava, 3/152

    Huccetin ikame edilmiş olması, sadece Allahu Teala’nın ve Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o konudaki kelamını insanlara ulaştırmaktan ibaret değildir. Özellikle İslam yayıldıktan, Allahu Teala’nın koruduğu Kitab’ı uzak ve yakın herkese ulaştıktan sonra hücceti ikame etmek, tebliğden ibaret de değildir. Aksine çoğu zaman şubheleri gidermek, karışıklıkları ortadan kaldırmak, vakıayı, yani sözün hakikatini, sözün anlamını ve işin mahiyetini ortaya koymaktır.

    Sözü anlamamak ve nereye varacağını bilememek veya şiddetli korku ya da sevinçten dolayı kişinin ne dediğini bilememesi sebebi ile kişinin mazur sayılacağına ilişkin açıklamayı yukarıda yapmıştık. Mukellefin, hakikatını ve manasını bilmediği bir işi yapması da bu kabildendir. Çünkü böyle bir kişi, işin, bilmediği hakikatını kastedemez.
    Bineğini kaybedib sonra tekrar bulduğunda “Allah’ım, sen benim kulumsun ben de senin rabbinim” diyen adamın anlatıldığı hadis de bunun delillerindendir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu, “Sevincinin şiddetinden hata etti” diye nitelendirmiştir. Bu delillerden biri de, kendi nefsine yazık edip; ailesine, öldüğü zaman kendisinin yakılmasını ve külünün yarısını karaya diğer yarısını ise denize savurulmasını isteyen adamın kıssasıdır.
    Bu şekilde, Allah’ın tekrar kendisini diriltmeye güç yetirme kudretine sahip olmadığını zannetti. Bu ise küfürdür. Ancak bu adam cahil olduğu ve Allah’tan korktuğu için Allah onu affetti. Bunun üzerinde, Allahu Teala’nın izni ile, ileride de duracağız.
    Dolayısıyla parlamento seçimlerinde tafsilata inmeden ve ayırıma tabi tutmadan, bu seçimlere katılan bütün herkesi tekfir etmek, yapılan açık hatalardandır. Özellikle bu parlamentoların ve parlamenterlerin hakikatinin bilinmediği, bu konuda kasıtların ve durumların farklı olması mutlaka göz önünde bulundurulması gerekenlerdendir.
    Bununla beraber bu şirk parlamentolarının hakikatini ve parlamenterlerin nasıl bir şirk içinde görev yaptıklarını bilen birisi olarak şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yasama yapan parlamento seçimlerine katılma işi açık bir küfürdür. (Bu mesele için, “ed-Demokratiyye Dinun” ve “Feteva Sicni’s-Sivaga” isimli kitaplarımıza bakınız)

    Bu hüküm, bu tür seçimlere katılma işi hakkında verilmiş olan mutlak bir hükümdür. Bu parlamentolardan sakındırmak ve insanların onlardan uzak durmasını sağlamaya çalışmak için bu hükmü mutlak olarak vermekteyiz. Ancak mutlak olan bu hükmü muayyen bir şahsa indirgemek istediğimizde, gerekli araştırmayı yapıp, kişilerin kasıt ve bilgi seviyelerine göre hüküm vermekteyiz.
    Kanun çıkarması veya buna benzer, kişiyi küfre götüren işleri yapması için milletvekili seçimlerine katılanların kafir olduğunu söylüyoruz. Çünkü küfrün sebeblerinden birini işlemiştir. Bu iş ile kafir olmayı veya dinden çıkmayı kastetmese bile, hakkında verilen bu hüküm değişmez.
    Parlamentonun hakikatini ve üyelerinin çalışmasının tabiatını bilmeyenlere, huccet ikame edilmesi ve parlamento ve milletvekillerinin yaptığı işlerin mahiyetinin açıklanması gerekir. Buna rağmen bu işte ısrar ederse tekfir edilir. Ancak huccet ikamesi yapılmadan ve kendisine gerekli açıklamada bulunulmadan tekfir etmekten kaçınmak gerekir.

    İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
    “Kendisine delil gösterilmeden ve doğru açıklanmadan, kimsenin, hata ve yanlıştan dolayı bir Müslümanı tekfir etmeye hakkı yoktur. Kişinin İslam’ı kesin olarak sabit olduktan sonra, şubhe ile yok olmaz. Ancak şubhe giderildikten ve gerekli huccet ikamesi yapıldıktan sonra hala ısrar etmesi halinde, onun İslam’ı yok olur.”

    Şeyh Ebu Makdisi ; TEKFİRDE AŞIRILIKTAN SAKINDIRMA KONUSUNDA 30 RİSALE -
    İdari Sisteme Uymak Vve Muhakeme Olmak ile, Kâfir Kanunlarla Muhakeme Olmak Arasında Ayırım Yapmamak...Sf: 65



  2. KavlulFasl

    KavlulFasl Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    KİTAP: El-Akidetu't Tahaviye'
    Şerh: İbn Ebi’l-İzz ed-Dımeşkî el-Hanefî

    Ehl-i Kıble

    Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Kim bizim kıldığımız namazı (aynen) kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yerse işte müslüman odur. Bizim lehimize olan onun da lehinedir, bizim yükümlülüğümüz aynen onun için de söz konusudur."[1]

    Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- bu sözleriyle İslam ile imanın bir olduğuna, müslüman olan bir kimsenin helal görmediği sürece herhangi bir günahı işlediğinden ötürü İslamın dışına çıkmayacağına işaret etmektedir.

    "Kıblemiz ehli" ifadesinden kasıt da müslüman olmak iddiasında bulunan ve kıbleye yönelen kimselerdir. İsterse çeşitli hevâlara (yanlış fırkalara) mensup kimselerden yahut ta masiyet işleyenlerden olsun. Elverir ki rasûlün getirdiklerinden herhangi bir şeyi yalanlamasın. İleride Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-; "Bizler kıble ehlinden herhangi bir kimseyi helal görmediği sürece herhangi bir günah dolayısıyla tekfir etmeyiz" sözleri ile "İslam ve iman aynı şeydir. İman ehli imanın aslı hususunda biribirlerine eşittirler" sözleri açıklanırken bu iki hususa dair daha geniş açıklamalar da gelecektir.

    "Allah’ın zatı hakkında ileri geri konuşmayız, Allah’ın dini hakkında da tartışmalara girmeyiz.

    Allah Hakkında İleri Geri Konuşmak Ve Dini Hakkında Tartışmak

    Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- burada kelam’cıların batıl sözlerinden uzak durmaya, onların sahip oldukları bilginin yerilen türden olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlar bilgisizce ve kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Yüce Allah hakkında konuşmaktadırlar: "Onlar ancak zanna ve nefislerin hevâsına uyarlar. Halbuki andolsun ki Rablerinden kendilerine hidayet gelmiştir." (en-Necm, 53/23)

    Ebu Hanife -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-den şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah’ın zatı hakkında hiçbir kimsenin bir söz söylememesi gerekir. Aksine O’nu kendi zatını vasfettiği şekilde nitelendirmelidir.

    "Allah’ın dini hususunda tartışmaya girişmeyiz" sözleri şudemektir: Bizler hevâ ehlinin şüphelerini öne sürerek, hak ehli ile -onları tartışmalara sokmak ve o tartışmalara yönlendirmek maksadıyla- tartışmayız. Çünkü bu bir anlamda batıl’a çağırmak, hakkı karıştırmak ve İslam dinini ifsad etmektir.

    "Kur’ân hakkında mücadele etmez, onun âlemlerin Rabbinin kelamı olduğuna tanıklık ederiz. Onu er-Ruhu’l-Emin indirmiştir, Rasûllerin efendisi Muhammed -Sallallahü aleyhi ve sellem-e öğretmiştir. O, Yüce Allah’ın kelâmıdır, yaratıkların hiçbir sözü ona denk olamaz. Onun mahluk olduğunu söylemeyiz, müslüman cemaate muhalefet etmeyiz."

    Kur’ân Hakkında Tartışmanın Yasaklanışı


    Kendisi "Kur’ân hakkında mücadele etmeyiz" sözleri ile şunu kastetmiş olabilir: Bizler sapıkların Kur’ân hakkında söz söyleyip, anlaşmazlığa düştükleri gibi ve hakkı bertaraf etmek maksadıyla batıl’ı öne sürerek tartıştıkları gibi tartışmayız. Aksine biz şöyle deriz: "O âlemlerin Rabbinin sözüdür, onu Ruhu’l-Emin indirmiştir..."

    Şunu da kastetmiş olabilir: Bizler sağlam senetlerle sabit kıraatler hakkında tartışmaya girişmeyiz. Bunun yerine Kur’ân-ı Kerîm’i sabit olmuş ve sahih yolla gelmiş bütün rivayetlerle okuyabiliriz.

    Her iki mana da haktır. İkinci anlamın doğruluğuna da Abdullah b. Mes’ud -Radıyallahu anh-dan gelen şu rivayet tanıklık etmektedir: Ben bir adamın Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyetini Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den işittiğim okuyuşun hilâfına okuduğunu duydum. Onu elinden tutup Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e götürdüm ve ona bu durumu anlattım. Yüzünden bundan hoşlanmadığını tesbit ettim. Şöyle buyurdu: "İkiniz de güzel okudunuz, ihtilâfa düşmeyiniz. Sizden öncekiler ihtilâfa düştüler de helâk oldular."[2]

    Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-, ihtilâf edip anlaşmazlığa düşenlerin her birisinin diğerinin sahip olduğu hakkı inkâr etmesi anlamındaki ihtilâfı yasaklamıştır. Çünkü o buyruğu okuyanların herbirisinin okuyuşu güzeldi. Bu tür ihtilafı yasaklamasına gerekçe olarak da bizden öncekilerin anlaşmazlığa düşüp, helâk olmalarını göstermiştir. Bundan dolayı Huzeyfe -Radıyallahu anh-, Osman -Radıyallahu anh-a şöyle demişti: Bu ümmeti yetiş, kendilerinden önceki ümmetlerin ihtilâfa düştükleri gibi ihtilâfa düşmesinler.[3]

    Bunun üzerine Osman -Radıyallahu anh- da bütün insanları doğru ve uygun şekilde bir kıraat etrafında topladı. Ümmet ise sapıklık üzere bir araya gelip, söz birliği etmekten yana korunmuştur. Yapılan bu işte farz olan bir iş terkedilmediği gibi, haram olan bir iş de işlenmemiştir. Çünkü Kur’ân’ın yedi harf üzere okunması caizdi, vacib değildi. Yüce Allah’tan gelmiş bir ruhsat idi. Onları seçip beğendikleri herhangi bir kıraate uygun olarak okuma tercihini yapmakta serbest bırakmıştı.

    Nitekim Kur’ân surelerini tertib ile okumak ve sıralamak onlar için nass ile vacib kılınmış bir şey değildir. Bundan dolayı Abdullah b. Mes’ud’un Mushaf’ının tertibi, Osman -Radıyallahu anh-ın emriyle tertib edilen Mushaf’ın tertibinden farklı idi. Başkalarının Mushaf’ı da bu şekildeydi. Surelerinin âyetlerinin tertibine gelince, bu nass ile tesbit edilmiş bir tertibdir. Surelerden farklı olarak bir âyeti öne almak, bir başkasını geriye bırakmak yetkileri yoktu.

    Ashab-ı Kiram ümmetin tefrikaya düşüp ihtilâf edeceklerini görünce eğer belli bir kıraat etrafında toplanmayacak olurlarsa biribirleriyle savaşacaklarını tesbit edince, Ashab-ı Kiram onları belli bir kıraat etrafında bir araya getirip, topladılar. Selef’e mensub ilim adamı ve kıraat alimlerinin büyük çoğunluğunun görüşü budur. Bu açıklamayı İbn Cerir[4] ve başkaları yapmıştır.

    "Biz onun âlemlerin Rabbinin kelâmı olduğuna tanıklık ederiz" sözleri ile ilgili açıklamalar bundan önce geçen": Ve şüphesiz Kur’ân Allah’ın kelam’ıdır. Söz olarak ve keyfiyetsiz bir şekilde O’ndan geldi..." sözleri açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

    Tahavî'nin: "Onu Ruhu’l-Emin indirmiştir" sözlerinde kasıt Cibril -Aleyhisselam-dır. Ona "ruh" adının verilmesi, kalplere hayat veren vahyi insanlar arasından rasûllere taşıyanın o oluşundan dolayıdır. O emindir, hem de gerçekten ve tam anlamıyla bir emin’dir.

    Allah’ın salat ve selamları üzerine olsun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onu Ruhu’l-Emin indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbin üzere, apaçık bir Arapça ile." (eş-Şuara, 26/193-195); "Şüphe yok ki o çok şerefli bir elçinin (getirdiği) sözüdür. Büyük bir güç sahibi, 'Arş’ın sahibinin nezdinde yüksek bir mevki sahibi olan elçinin sözü hem orada kendisine itaat edilendir, oldukça emindir." (et-Tekvir, 81/19-21)

    Buradaki buyruklar Cibril -Aleyhisselam-ın vasfı ile ilgilidir. Ancak: "Muhakkak ki o şerefli bir elçinin (okuduğu) sözüdür. O bir şair sözü de değildir." (el-Hakka, 69/40-41) buyruklarından farklıdır, çünkü burada geçen "elçi: rasûl"den kasıt, Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-dir.

    "Onu Rasûllerin efendisine öğretmiştir" ifadesi açıkça Cibril’in Kur’ân’ı Peygamber efendimize öğrettiğini ifade etmektedir. Bu sözleriyle Karmati’lerin ve onların dışındaki çeşitli fırkaların "peygamber Kur’ân’ı kendi nefsinde bir ilham olarak tasavvur etmiştir" şeklindeki vehmi kanaatlerini çürütmek kastıyla dile getirmiştir.

    "Onun mahluk olduğunu söylemez ve müslüman cemaate muhalefet etmeyiz" sözlerinde de Kur’ân-ı Kerîm’in mahluk olduğunu söyleyenlerin müslüman cemaate muhalefet ettiklerine dikkat çekmektedir. Ümmetin selef’inin tamamı Kur’ân-ı Kerîm’in mahluk olmayıp, hakikat manasıyla Allah’ın kelamı olduğunu ittifakla kabul etmektedirler.

    Hatta onun "ve biz müslüman cemaate muhalefet etmeyiz" sözleri mutlak olarak kabul edilir yani bizler müslüman cemaatin üzerinde ittifak etmiş olduğu bütün hususlarda onlara muhalefet etmeyiz, çünkü müslüman cemaate muhalefet etmek bir haktan sapıştır, bir delalettir ve bir bid’attir.

    "Kıble ehlinden hiçbir kimseyi bir günah sebebiyle -helâl kabul etmediği sürece- tekfir etmez ve: İman ile birlikte günah işleyene günahı zarar vermez, demeyiz."

    Tekfir Meselesi


    Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- "Kıble Ehli" ifadesiyle daha önce "biz kıblemiz ehline, müslümanlar ve mü’minler deriz" sözlerinde anılan kimseleri kastetmektedir. Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- bu sözleriyle ne olursa olsun herbir günah sebebiyle günahkârı tekfir eden Haricilerin kanaatlerinin reddine işaret etmektedir.

    Şunu bilelim ki tekfir edip etmemek meselesi fitne ve mihnetin pek büyük olduğu bir bahistir. Burada çokça tefrikaya düşülmüş, hevâlar ve görüşler farklılaşmıştır. Tarafların konu ile ilgili delilleri birbiriyle çatışmaktadır.

    Allah’ın rasûlü ile göndermiş olduğu hatta gerçek anlamda ya da kendi kanaatlerine göre muhalefet eden değişik görüş ve bozuk inanca sahip kesimlerin tekfiri hususunda insanlar iki uç nokta ile orta yoldadırlar. Bu konuda da tıpkı amelî büyük günah işleyenlerin tekfiri hususundaki ihtilaf gibi ihtilâf etmişlerdir.

    Bir kesim: Biz kıble ehline mensup hiçbir kimseyi tekfir etmeyiz deyip genel olarak tekfir’i kabul etmemektedir. Bununla birlikte Kıble Ehli arasında münafıklar da vardır ve onlar arasında Kitabı, sünneti ve icmaı yahudi ve hristiyanlardan daha ileri derecede inkâr eden daha şiddetli kâfirler vardır. Onlar arasında imkan bulduğu takdirde, bu küfürlerini kısmen açığa vuranlar da bulunur. Buna rağmen onlar kelime-i şehadet’i söylediklerini de izhar ederler.

    Yine müslümanlar arasında görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın kabul edilen bir gerçek de şudur: Kişi açık ve mütevatir farzları, açık ve mütevatir haramları ve buna benzer kat’î hükümleri açıktan açığa inkâr edecek olursa tevbe etmesi istenir. Tevbe ederse kabul edilir, aksi takdirde kâfir ve mürted olarak öldürülür. Münafıklık ve mürted’lik ise bid’at ve günah işleyen kimseler arasında bulunma ihtimali yüksektir.

    Nitekim el-Hallâl "es-Sünne" adlı eserinde senedini kaydederek Muhammed b. Sîrin’in şöyle dediğini zikretmektedir: İnsanlar arasında en çabuk irtidad edenler, hevâlarının peşinden giden kimselerdir. Onun görüşüne göre şu âyet-i kerîme bu gibi kimseler hakkında inmiştir: "Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir..." (el-En’âm, 6/68)

    İşte bu sebebten dolayı önder ilim adamlarından pek çok kimse mutlak olarak bizler hiçbir günah sebebiyle kimseyi tekfir etmeyiz, demekten kaçınmış, bunun yerine şöyle demek yolunu tercih etmişlerdir: Biz Haricilerin yaptıkları gibi her günah sebebiyle, günahkarları tekfir etmeyiz.

    Umumi nefy ile umumun nefyi arasında ise fark vardır. Yapılması gereken ise her günah dolayısıyla tekfir eden haricilerin sözlerinin aksine umumu nefyetmektir. İşte -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- Tahâvî bu ifadelerinde "helal görmedikçe" sözü ile bundan dolayı bir kayıt getirmiştir.

    Tahâvî’nin: "Bununla birlikte bizler iman ile birlikte hiçbir günah, işleyenine zarar vermez... demeyiz" sözlerine gelince, o bu sözleriyle Mürcie’nin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü onlar: Küfür ile beraber hiçbir itaatın faydası olmadığı gibi, iman ile birlikte hiçbir günahın da zararı olmaz demektedirler.

    İşte bunlar (Mürcie) bir tarafta, Hariciler ise bir taraftadırlar. Hariciler de biz her günah yahut ta büyük her günah dolayısıyla müslümanın kâfir olduğuna hükmederiz, derler. Büyük günah dolayısıyla imanı boşa çıkar ve beraberinde iman namına birşey kalmaz, diyen Mutezile de aynı kanaati paylaşmaktadır. Ancak Hariciler imandan çıkan küfre girer derken, Mutezile imandan çıkar ancak küfre girmez. İşte, el-Menziletu Beyne’l-Menzileteyn (iman ile küfür arası) bu demektir. Onlar imandan çıktığını söylemekle böyle bir kimsenin cehennemde ebedi kalacağını da söylemiş olmaktadırlar.

    Kelam, fıkıh ve hadis ehlinin pek çoğu ameller ile ilgili olarak bu kanaati paylaşmamaktadırlar. Ancak onlar bid’at özelliğini taşıyan, itikadî meselelerde -bu görüşlerin sahipleri te’vilci olsalar dahi- şöyle derler: Bu görüşe sahip herkes kâfir olur.Onlar bunu söylerken hata eden müçtehid ile başkası arasında da fark gözetmezler. Ya da bu kesimlere mensup olanlar bid’atçı olan herkesin kâfir olduğunu da söylerler.

    Ancak böyleleri umumi isbat hususunda pek büyük bir durumla karşı karşıya kalırlar. Çünkü mütevatir nasslar açıkça şunu göstermektedir.:Kalbinde zerre kadar imandan eser bulunan herkes cehennem ateşinden çıkacaktır. İşte bu delilleri kabul eden vaadedici nasslar berikilerin delil olarak ileri sürdükleri tehdit edici nasslarla çatışmaktadır.

    Burada maksat şudur: Bid’atler bu türdendirler. Kişi zahiren ve batınen mü’min olmakla birlikte ya içtihad ederek yahut kusurlu davranıp günaha girmek suretiyle hataya düştüğü bir te’vilde bulunur. Böyle bir kimse hakkında sırf bundan ötürü imanı boşa çıkmıştır, denilemez. Ancak buna (küfrüne) dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesnadır.

    Hatta bu tür iddia Hariciler’le Mutezili’lerin görüşleri türündendir. Bizler bununla birlikte böyle bir kimse kâfir olmaz da demeyiz. Aksine adil olan yol orta ve mutedil olan yoldur. O da şudur: Allah Rasûlünün sabit olduğunu belirttiği bir hususu nefyetmeyi yahut nefyettiği hususu sabit kabul etmeyi yahut yasakladığını emri ya da emrettiği hususu yasaklamayı ihtiva eden batıl bid’at ve haram olan görüşler ile ilgili olarak hak olan ne ise o söylenir ve nassların bu hususta delalet ettiği tehdit ne ise o tesbit edilir.

    Bunların da küfür olduğu beyan edilir ve: Bu (peygamberin bildirdiklerinin tam aksini belirten) görüşleri kabul eden kâfirdir denilir ve benzeri şeyler söylenir. Tıpkı can ve mal hususlarında zulmün söz konusu olduğu hallerde tehdidin söz konusu edildiği gibi.
    Diğer taraftan ehl-i sünnetin meşhur bir çok ilim adamı Kur’ân-ı Kerîm’in yaratılmış olduğunu, Allah’ın âhirette görülmeyeceğini, Allah’ın eşya’yı meydana gelmeden önce bilmeyeceğini söyleyenlerin kâfir olduğunu belirtmişlerdir.



    Ebu Yusuf -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-dan şöyle dediği nakledilmiştir: Bir süre Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ile tartıştım, sonunda ikimiz şu kanaate vardık: Kur’ân yaratılmıştır, diyen kimse kâfirdir.[5]

    Belli Bir Kimsenin Tekfir’i


    Belli kimsenin tekfir edilmesine gelince, şâyet: Siz o kimsenin tehdide maruz kalan kimselerden olduğuna ve kâfir olduğuna şahidlik eder misiniz? diye sorulacak olursa, böyle bir kimse hakkında ancak şahitliğin yapılabileceği belli bir husus bulunması halinde şahitlik ederiz. Çünkü muayyen bir kimseye Yüce Allah’ın mağfiret etmeyip ona merhamet etmeyeceğine, aksine onu cehennemde ebediyyen bırakacağına dair şahitlikte bulunmak, haddi aşmanın en büyük bir şeklidir. Çünkü böyle bir hüküm kâfir olarak ölenin, ölümden sonraki hükmüdür.

    Bundan dolayı Ebu Davud Sünen’inde Edeb bölümünde:

    "Bağyin yasaklanışı bahsi" diye bir başlık açmış ve bu başlık altında Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan gelen şu rivayeti kaydetmiştir:
    Ben Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim:

    "İsrailoğulları arasında kardeş olmuş iki kişi vardı. Onlardan birisi günah işlerdi, diğeri ise olanca gayretiyle ibadet ederdi. Gayretle ibadet eden kişi diğerini sürekli günah üzere görür dururdu. Ona bu işten vazgeç, derdi. Yine bir gün bir günah işlemekte olduğunu gördü ve ona:
    Vazgeç, dediği halde bu sefer adam: Beni Rabbimle başbaşa bırak, sen benim üzerime bir bekçi mi gönderildin? Bu sefer öbürü şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, Allah sana mağfiret etmeyecektir yahut ta seni cennete sokmayacaktır. Yüce Allah ruhlarını kabzetti, her ikisi de âlemlerin Rabbinin huzurunda bir araya geldiler. Gayretle ibadet eden bu kimseye: Sen Beni biliyor muydun, yoksa sen Benim elimde bulunana kadir miydin?

    Günah işleyene de: Haydi git rahmetimle cennete gir, dedi. İbadet eden kimse hakkında da: Bunu alın cehenneme götürün, diye buyurdu. Ebu Hureyre dedi ki: Nefsim elinde olana yemin olsun ki o dünyasını da ahiretini de mahveden bir söz söylemişti." Bu hasen bir hadistir.[6]

    Çünkü muayyen şahsın hata eden, günahı bağışlanmış bir müctehid olması mümkün olabildiği gibi, elindeki nassların dışında bulunan bir takım nassların kendisine ulaşmamış kimselerden olması da mümkündür. Onun pek büyük bir imanı ve Allah’ın rahmetine mazhar olmasını gerektiren bir çok iyilikleri de bulunabilir.

    Nitekim Yüce Allah:"Ölecek olursam (beni yakınız) ve öğütünüz, sonra külümü savurunuz" diyen kimseye de mağfirette bulunmuştur. Allah’ın buna mağfiret etmesinin sebebi onun sahip olduğu Allah korkusu idi.[7]

    O bununla birlikte Yüce Allah’ın tekrar kendisinin azalarını bir araya getirip yeniden dirilteceğine kadir olmayacağını zannediyor yahut bu hususta şüphe ediyordu. Ancak onun ahiret hakkındaki bu belirgin olmayan kanaati böyle bir kimseyi bizim dünya hayatında -onu bid’atinden engellemek ve tevbe etmesini istemek maksadıyla- cezalandırmamıza mani değildir.

    Diğer taraftan herhangi bir söz bizatihi küfür ise; bu söz küfürdür denilir. O sözü söyleyen kimsenin kâfir olması ise bir takım şartların bulunmasına ve bir takım engellerin olmamasına bağlıdır. Bunların bu şekilde olabilmesi ise ancak o kimsenin münafık ve zındık olması halindedir. Müslüman olduğunu açığa vuran kıble ehlinden herhangi bir kimsenin kâfir olması ancak münafık ve zındık olması halinde düşünülebilir.

    Yüce Allah’ın Kitabı da bunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü Allah insanları üç kısma ayırmıştır. Bir kısım müşriklerden ve kitap ehlinden olan kâfirlerdir, bunlar şehadet kelimesini ikrar ve kabul etmezler. Bir kısım içte de, dışta da mü’min olanlardır, üçüncü kısım ise zahiren imanı ikrar edip, batınen kabul etmeyenlerdir.

    İşte bu üç kısım el-Bakara suresinin baş tarafında söz konusu edilmiştir. Bizzat kâfir olmakla birlikte şehadet kelimesini ikrar eden kimse, ancak zındık olur. Zındık da münafığın ta kendisidir.

    İşte burada her iki kesimin de yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. İçten içe bid’at olan bir görüşü kabul eden herkesin kâfir olduğunu söyleyen kimse, batınen münafık olmayan bir takım kimselerin de kâfir olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Bu gibi kimseler halbuki batında Allah’ı ve Rasûlünü severler. Allah’a ve Rasûlüne -günahkâr olsalar dahi- iman ederler.

    Nitekim Sahih-i Buharî’de sabit olan rivayete göre Ömer -Radıyallahu anh-ın azadlısı Eslem ondan şunu rivayet etmektedir:

    Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- döneminde Abdullah adında bir adam vardı. Bu kimsenin lakabı (eşşek anlamına):

    Himar idi. Bu Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i güldürürdü. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- de içki içtiğinden dolayı ona sopa cezası vurmuştu. Yine bir gün getirildi, tekrar peygamber ona sopa vurulmasını emretti. Orada bulunanlardan birisi: Allah’ım ona lanet et, bu adam (bundan dolayı) ne kadar da çok buraya getiriliyor, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Hayır, ona lanet etme; çünkü o Allah’ı ve Rasûlünü seven birisidir."[8]

    İşte bu pek çok taife ve ilim ve din önderleri hakkında kesin olarak bilinen bir husustur. Buna rağmen bunlar Cehmiye, Mürcie, Kaderiye, Şia ya da Harici’lerin bir takım görüşlerini de kabul edebilmektedirler. Fakat ilim ve dinde imam olan kimseler bütünüyle bu bid’ati işlememektedirler. Aksine bunun sadece bir bölümünü işlemektedirler.

    Bid’at ehlinin kusurlarından birisi de biribirlerini tekfir etmeleridir. İlim ehlinin övülmeye değer özelliklerinden birisi de; onların hata ettiklerini söylemekle birlikte tekfir’e yanaşmamalarıdır.

    Bazı Nass’larda Bir Takım Günahlara "Küfür" Denilmesinin Açıklaması


    Burada Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- sözleri ile ilgili olarak açıklanması gereken bir husus vardır. O da şudur:

    Şari’ bir takım günahları "küfür" diye adlandırmıştır. Mesela, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler onlar kâfirlerin ta kendileridir." (el-Maide, 5/44)

    Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur:
    "Müslümana sövmek fasıklıktır. Onunla (öldürmek kastıyla) çarpışmak da küfürdür." Bu hadisi İbn Mes’ud -Radıyallahu anh- rivayet etmiş, Buharî ve Müslim’de kitaplarında ittifakla kaydetmişlerdir.[9]

    Yine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır:
    "Benden sonra biriniz diğerinizin boynunu vuran kâfirler olarak gerisin geri dönmeyiniz."[10];
    "Bir adam kardeşine Ey kâfir! diyecek olursa, onlardan birisi bu ünvanı alır."[11] Bu iki hadis de İbn Ömer -Radıyallahu anh-dan gelmekte olup Buharî ve Müslim tarafından ittifakla rivayet edilmişlerdir.

    Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır:
    "Dört husus vardır ki bunlar kimde bulunursa o halis münafık olur. Bunlardan birisine sahip olan kimsede de onu terkedinceye kadar münafıklık özelliklerinden birisi bulunur: Konuşursa yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ahdettiği vakit yerine getirmez ve tartışırsa haddi aşar." Abdullah b. Amr -Radıyallahu anh- yoluyla gelen bu hadis de Buharî ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.[12]

    Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bir başka hadiste şöyle buyurmaktadır:

    "Zina eden, zina ettiği vakit mü’min olarak zina etmez. Hırsızlık yapan, hırsızlık yaptığında mü’min olarak hırsızlık yapmaz. İçki içen, içki içtiğinde mü’min olarak içmez. Bundan sonra da tevbe arz olunur."[13]

    Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
    "Müslüman ile küfür arasındaki sınır namazı terketmektir." Bu hadisi de Müslim, Câbir -Radıyallahu anh- yoluyla gelen rivayetle kaydetmektedir.[14]

    Peygamber buyuruyor ki:
    "Kim bir kâhine gider de onu tasdik ederse yahut bir kadına arkadan yaklaşırsa Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-e indirilene küfretmiş olur."[15]

    Bir başka hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah’tan başkasının adı ile yemin eden küfretmiş olur." Bu lafzıyla bu hadisi Hakim rivayet etmiştir.[16]

    Bir diğer hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Ümmetim arasında iki hususiyet vardır ki bunlar küfürdür: Neseb’lere dil uzatmak ve ölüye ağıt yakmak."[17] ve buna benzer daha bir çok nass.

    Buna verilecek cevaba gelince;

    Ehl-i sünnetin tümü büyük günah işleyen kimsenin -Hariciler gibi- bütünüyle dinden çıkartacak şekilde kâfir olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü kişiyi dinden çıkartacak şekilde kâfir olursa, o takdirde her durumda öldürülmesi gereken bir mürted olur. Kısas hakkına sahip kimsenin, onu affetmesi de kabul edilmez. Zina, hırsızlık ve içki içmek hallerinde de hadlerin uygulanması diye bir şey söz konusu olmaz. Ancak böyle bir görüşün batıl ve fasit olduğu İslam dininin ihtiva ettiği hükümlerden kesin olarak bilinmektedir.

    Yine ehl-i sünnet ittifakla şunu kabul ederler: Büyük günah işleyen bir kimse Mutezile’nin dediği gibi iman ve islam’dan çıkmaz küfre de girmez, kâfirlerle birlikte cehennemde ebedi kalmayı da hakketmez. Çünkü Mutezile’nin de bu husustaki görüşü batıldır. Zira Yüce Allah büyük günah işleyen kimseleri mü’minler arasında saymıştır.

    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı... fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık örfe uyarak istesin..." (el-Bakara, 2/178)

    Görüldüğü gibi burada katili iman edenler arasından çıkartmamış, onu kısas talep etme hakkına sahip olan kimsenin kardeşi olarak nitelendirmiştir. Burdaki kardeşlikten kasıt ta hiç şüphesiz din kardeşliğidir.


    Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa onların aralarını düzeltin... mü’minler ancak kardeştirler, o halde iki kardeşinizin arasını düzeltin." (el-Hucurat, 49/9-10)

    Kitap ve sünnetin nassları ile icma, zina eden, hırsızlık yapan, zina iftirasında bulunan kimsenin öldürülmeyeceğine delalet etmektedir. Bilakis bunlara had uygulanır. Bu da bu günahları işleyen kimselerin mürted olmadıklarının delilidir.

    Sahih(i Buharî) de sabit olduğuna göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur:

    "Her kimin yanında bir dünya malı yahut bir şey dolayısı ile bir haksızlık bulunmakta ise dirhem ve dinar’ın bulunmayacağı bir vakit gelmeden önce bugün o kimseden helallık dilesin. (Çünkü o gün haksızlık yapanın) şayet salih bir ameli varsa yaptığı haksızlık kadarıyla ondan alınır. Eğer hasenâtı yoksa bu sefer haksızlık yaptığı kimsenin kötülüklerinden alınır, ona bırakılır, sonra da cehenneme atılır."[18]

    Bununla zalim bir kimsenin bir takım hasenatının bulunduğu ve mazlum’un hakkını o hasenattan alacağı sabit olmaktadır.

    Aynı şekilde Sahih(i Müslim) de sabit olduğuna göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur:

    "Siz kendi aranızda müflis diye kime dersiniz, onlar: Aramızda müflis dirhemi, dinarı bulunmayan kimsedir. Şöyle buyurdu: Müflis Kıyamet günü dağlar gibi iyilikleri olduğu halde gelip de şuna sövmüş, ötekinin malını almış, berikinin kanını akıtmış, bir diğerine iftirada bulunmuş, ötekini döğmüş olarak gelen bundan dolayı da onun iyiliklerinden (öbürünün lehine) eksiltilip, yine onun iyiliklerinden (başkasının hakkı karşılığında) alınan kimselerdir. Nihayet iyilikleri üzerindeki haklar bitmeden tükenecek olursa, öbürlerinin günahlarından alınır, onun üzerine bırakılır, sonra da cehenneme atılır." Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.[19]

    Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir." (Hud, 11/114) İşte bu şuna delildir: Mü’min kimse kötülük işlemekle birlikte o günahlarını silecek iyilikler de yapar.

    Burada ahiretteki hüküm itibariyle Mutezile’nin görüşü Harici’lerinkine uygundur. Onlar da büyük günah işleyen kimsenin cehennemde ebedi kalacağını kabul etmektedirler. Ancak Hariciler büyük günah işleyene kâfir deriz derken, Mutezile biz buna fasık deriz, demektedirler. Aralarındaki görüş ayrılığı sadece lafızdadır.

    Ehl-i sünnet de büyük günah işleyen kimsenin o günah hakkındaki tehdidi -bu hususta varid olmuş nasslar’da olduğu üzere- hakkettiğini ittifakla kabul ederler. Yoksa Mürcie’nin belirttiği gibi iman ile birlikte hiçbir günahın zararı yoktur, küfür ile birlikte de hiçbir itaatın faydası yoktur demezler. Mürcie’nin delil diye kullandığı vaad nassları ile Hariciler’le Mutezile’nin delil olarak kullandıkları vaid (tehdit) nassları bir araya getirilecek olursa, her iki görüşün de yanlışlığı ortaya çıkar. Bu kesimlerin sözlerinde hiçbir fayda yoktur. Tek fayda, her bir kesimin açıklamasından, karşı görüşü savunan diğer kesimin izlediği yolun yanlışlığını açıkça anlayabiliyor olmamızdır.

    Bir Takım Ameller Hakkında Küfür Lafzını Kullanmak Lafzi Bir İhtilaftan İbarettir


    Ehl-i sünnet arasında bu hususta ittifak bulunmakla birlikte bir yanlışlık doğurmayacak şekilde kendi aralarında lafzi bir ayrılık içerisindedirler.

    O da şudur: Küfrün mertebeleri var mıdır, bir küfür diğerine göre daha aşağıda olabilir mi? Nitekim imanın da mertebeleri var mıdır? Bir iman diğerine göre daha aşağıda olabilir mi, hususunda da görüş ayrılıkları vardır.
    Bu husustaki görüş ayrılıkları neye iman denileceği hususundaki ayrılıklarından ortaya çıkmıştır. İman söz ve amel olup artar ve eksilir mi, yoksa eksilmez mi?

    Ancak kendi aralarında Yüce Allah’ın ve Rasûlünün kâfir diye adlandırdığı kimseye bizim de kâfir diyeceğimizi ittifakla kabul etmektedirler. Zira Yüce Allah, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden kimseye kâfir derken az önce sözü edilenlere de Rasûlü kâfir demişken, bizim bu kimseler hakkında kâfir demememiz imkansız bir şeydir.

    Ancak iman, söz ve amel’dir, artar ve eksilir diyenler; böyle bir küfür itikadî bir küfür olmayıp amelî bir küfürdür derler ve bunlara göre küfrün çeşitli mertebeleri vardır. Kimi küfür, kimisine göre daha aşağıdadır. Nitekim bunlara göre imanda da aynı durum söz konusudur.

    İman tasdik’ten ibarettir. Ameller imanın kapsamı içerisine girmez, küfür de inkar demek olup her ikisi de ne artarlar, ne eksilirler, diyenler ise bu hususta şöyle derler: Bu gibi küfürler hakiki değil, mecazi küfürdür. Çünkü hakiki küfür kişiyi dinden çıkartan küfürdür.

    Aynı şekilde bir takım amellere iman adının verilmesi hakkında da bu tür açıklamalarda bulunurlar. Yüce Allah’ın: "Allah sizin imanınızı boşa çıkartacak değildir" (el-Bakara, 2/143) buyruğundaki "iman, beytu’l-makdis’e doğru dönerek kıldıkları namaz" demektir.[20]

    Namaza iman adı mecazen verilmiştir. Çünkü namazın sahih olabilmesi imana bağlıdır. Yahutta namaz imanın delili olduğundan dolayı bu ismi almıştır. Zira namaz, namazı edâ eden kimsenin mü’min olduğuna delildir. İşte bundan dolayı kâfir bizim namaz kıldığımız gibi namaz kılarsa müslüman olduğuna hüküm verilir.

    Günahkar kimseler eğer zahiren ve batınen Allah Rasûlünün getirdiklerini ikrar ile kabul ediyorlarsa -onlardan tevâtüren nakledilene göre- tehdide maruz kimseler olduklarında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Fakat yanlış görüşler, Haricî ve Mutezile mensupları gibi -bunların cehennemde ebedi kalacaklarını söyleyenlerin görüşleridir. Bundan da daha kötüsü karşılıklı taassubları ve kendi kanaatlerine muhalefet eden kimseler hakkında söylenemeyecek şeyleri söylemeleri, onları kötü bir şekilde ayıplamalarıdır.

    Bizler kâfirlerle tartışma halinde bile adaletle emrolunduğumuza, onlarla en güzel yol hangisi ise o şekilde mücadele etmemiz istendiğine göre böyle bir ayrılık dolayısıyla birbirimize karşı nasıl adaletli olmayız? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun. Çünkü o takvaya daha yakın olandır." (el-Maide, 5/8)

    Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. O da şudur:
    Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmetmek, bazen kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabilir. Bazen de küçük ya da büyük bir masiyet olabilir. Küfür olması halinde ya az önce sözü edilen görüşlere göre ya mecazi ya da küçük bir küfür olur. Bu da hükmedenin durumuna göre değişir.

    Eğer o Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin gereksiz olduğuna inanır ve bu konuda serbest olduğu kanaatini taşıyorsa, yahut o hükmün Allah’ın hükmü olduğuna kesin inanmakla birlikte onu küçümsüyor ise bu büyük küfürdür.

    Şâyet Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farziyetine inanmakla ve o olay ile ilgili Allah’ın hükmünü bilmekle birlikte -cezayı hakkettiğini itiraf etmekle beraber- Allah’ın hükmünü terkederse böyle bir kimse asi günahkardır ve buna mecazi küfür yahut küçük küfür ile kâfir olmuş denilir.

    Şâyet o muayyen meselede Allah’ın hükmünü -bütün gayretini ortaya koymak ve Allah’ın hükmünü bilmek maksadıyla bütün çabası ile çalışmakla birlikte- bilemeceyek olup da bu hususta hata ederse; böyle bir kimse hata etmiş ve yanılmış bir kimse demektir. İçtihadı dolayısıyla bir ecir alır, hatası da bağışlanır.

    Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-; "Biz iman ile birlikte hiçbir günahın onu işleyen kimseye zarar vermeyeceğini söylemeyiz" sözünden kasıt, Mürcie’nin kanaatine muhalefeti ortaya koymaktır. Onların bu husustaki şüpheleri daha önceden geçmiş bir takım kimselere de arız olmuştur. Sahabe bu kanaatlerinden vazgeçmedikleri takdirde bu görüşe sahip olanların öldürüleceğini ittifakla kabul etmişlerdir.

    Kudame b. Maz’un ve bir topluluk haram kılınmasından sonra içki içmişler ve Yüce Allah’ın: "İman edip, salih amel işleyenlere sakınır, iman eder ve salih amel işledikleri, sonra da sakınıp iman ettikleri, sonra yine sakınıp ihsanda bulundukları takdirde tattıklarından dolayı bir vebal yoktur." (el-Maide, 5/93) âyetini te’vil ile içki içmişlerdi.

    Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu anh-a bu husus anlatılınca Ali b. Ebi Talib ve sair ashab ile birlikte eğer içkinin haram olduğunu kabul edecek olurlarsa onlara sopa cezası verileceğini, helal olduğu üzerinde ısrar ettikleri takdirde ise öldürüleceklerini ittifakla kabul etmişlerdi. Ömer -Radıyallahu anh- da Kudame’ye şöyle demişti: Sen tamamiyle yanlış bir kanaattesin, eğer gerçekten sakınan ve iman eden, salih amel işleyen bir kimse olsaydın, hiç içki içmezdin.

    Çünkü bu âyet-i kerîme’nin nüzul sebebi şudur: Yüce Allah içkiyi haram kıldığında -ki bu Uhud’dan sonra olmuştu- kimi ashab şöyle demişti: İçki içmeye devam ederken (önceden) vefat etmiş arkadaşlarımızın durumu ne olacak? Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerîme’yi indirdi.[21]

    Bu âyet’le de haram kılınmamış olduğu o halde bir şeyler içmiş olanın durumunu açıklayarak eğer mü’min, takva sahibi ve salih amel işleyenlerden birisi ise bundan dolayı vebal altında olmayacağını belirtti. Nitekim Beytu’l-Makdis’e yönelerek namaz kılmakla emrolunanların hali de buydu.

    Diğer taraftan bu yanlış te’vil ile içki içmiş bulunanlar yaptıkları işten pişman oldular, hata ettiklerini öğrendiler ve tevbelerinin kabul edilip, edilmeyeceğinden yana ümitsizliğe düştüler.

    Ömer -Radıyallahu anh- da Kudame’ye şu mektubu yazdı: "Ha, Mim. Kitabın indirilmesi hükmünde galip, en iyi bilen Allah’tandır. O günahları bağışlayan, tevbeleri kabul edendir." (el-Mu’min, 40/1-3) Bilemiyorum senin iki günahından hangisi daha büyük? Önce haram kılınmış bir şeyi helal kabul etmen mi, yoksa daha sonra Allah’ın rahmetinden ümit kesmen mi?

    İşte Ashab-ı Kiram’ın ittifakla kabul ettiği bu husus, İslamın önder ilim adamları tarafından da ittifakla kabul edilmiştir.

    "Mü’minler arasından ihsan edicileri (yüce Allah’ın) affedeceğini, onları rahmetiyle cennete girdireceğini ümit ederiz. Bununla birlikte onlar hakkında (azab görmeyeceklerine dair) emin olmayız. Onların cennetlik olduklarına şahitlik etmeyiz. Günahkârlarına mağfiret diler ve onlar için korkarız, hiçbir ümitlerinin olmadığını söylemeyiz."

    KAYNAKLAR:

    KİTAP: El-Akidetu't Tahaviye'
    Şerh: İbn Ebi’l-İzz ed-Dımeşkî el-Hanefî
    Çeviri: M. Beşir ERYARSOY


    DİPNOTLAR;
    [1] Buhârî 391

    [2] Buhârî 2410, 3476, 5062; Müsned, I, 393.

    [3] Buhârî 4987.

    [4] Câmiu'l-Beyân, I, 56-59.

    [5] ez-Zehebî, el-Uluvv, s. 140.

    [6] Ebû Dâvûd 4901.

    [7] Buhârî 3481, 7506; Müslim 2756.

    [8] Buhârî 6780.

    [9] Buhârî 48, 6044, 7076; Müslim 64.

    [10] Buhârî 4403, 6166, 6785, 7077; Müslim 66, 120.

    [11] Buhârî 6103.

    [12] Buhârî 34, 2459, 3178; Müslim 58.

    [13] Buhârî 2475, 5578, 6772, 6810; Müslim 57.

    [14] Müslim 82.

    [15] Ebû Dâvûd 3904; Tirmizî 135.

    [16] Müsned, II, 69, 87, 125; Ebû Dâvûd 3251; Tirmizî 1535; Hâkim, el-Müstedrek, I, 18.

    [17] Müslim 67; Müsned, II, 377, 441, 496.

    [18] Buhârî 2449, 6534; Tirmizî 2419.

    [19] Müslim 2581.

    [20] Bk. Buhârî 40, 4486.

    [21] Tirmizi 3050, 3051.
    [22] Buhârî 6103.

    [23] Buhârî 34, 2459, 3178; Müslim 58.

    [24] Buhârî 2475, 5578, 6772, 6810; Müslim 57.

    [25] Müslim 82.

    [26] Ebû Dâvûd 3904; Tirmizî 135.

    [27] Müsned, II, 69, 87, 125; Ebû Dâvûd 3251; Tirmizî 1535; Hâkim, el-Müstedrek, I, 18.

    [28] Müslim 67; Müsned, II, 377, 441, 496.

    [29] Buhârî 2449, 6534; Tirmizî 2419.

    [30] Müslim 2581.

    [31] Bk. Buhârî 40, 4486.

    [32] Tirmizi 3050, 3051.


    ALLAH -Subhanehu ve Teala- Okuyup Amel Edenlerden Kılsın.Allahumme Amin.
  3. sugra

    sugra Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    allah razi olsun gercekten cok onemli bi konu bu etrafimizda olan seyler cunki
    cogu insan allahin hakimiyetine el koymak icin degil masum sebeplerle ya da bilincsizce particilige bulasmadan veriyor oyunu kesinlikle hepsini ayni kefeye koymak buyuk yanlis olur allah muhafaza tersine doner soyleyeni bulur.
    allah salihlerden eylesin
  4. islambuli

    islambuli Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    büyük çoğunluk Allahın hakimiyetine el koymak için değil masum sebeplerle oy veriyor doğrudur ama bu yaptığıyla Allahın hakimiyetine el koyma cürümüne yardım ediyor.
    ve büyük çoğunluğu particiliğe bulaşmıştır bu öyle bir hal almıştırki partiseverlerin birbirlerini öldürdükleri bile görülmektedir.bu işin sonu particiliktir her oy atan kişi farkında olarak yada olmayarak o partinin sempatizanı koruyucusu haline gelmektedir.partide yanlış yapılsa dahi(hepsi küfür üzere demek istdeğim bu değil)kendi görüşüne uymayan bir yanlış onuda kabul edip desteklemekte parti başkanının söylediği her söz onun için övünç kaynağı haline gelmektedir.
  5. tawh1d

    tawh1d Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    4522 - Esma Bintu Ebi Bekr radıyallahu anhüma anlatıyor: "Zeyd İbnu Amr İbnu Nüfeyl'in ayakta dikilip sırtını Ka'be'ye dayayarak şöyle söylediğini işittim:

    "Ey Kureyş topluluğu! Vallahi ben hariç hiçbiriniz Hz. İbrahim aleyhisselam'ın dini üzere değilsiniz!"

    Zeyd diri diri toprağa gömülecek kızları (kurtarıp) hayatını bağışlardı. Kızını öldürmek isteyen adama:

    "Onu öldürme, onun külfetini ben üzerime alıyorum" der ve kızı alırdı. Kız büyüyüp serpilince, babasına:

    "Dilersen sana teslim edeyim, dilersen külfetini ben çekeyim" der, (bakımına devam eder)di."

    [Buhari, Menakıbu'l-Ensâr 24.]


    Cennet ile müjdelenen 10 Sahabe'den biri olan Zeyd İbnu Amr İbnu Nufeyl bütün kureys toplulugunu tekfir edip, yalnizca kendisinin Ibrahimin dini üzerinde oldugunu söylüyor (kureys toplumunun icinde bircok cahilin bulunmasina ragmen). Simdi sen bu Sahabeye "tekfirci, harici, fitneci, cahil, ..." diyebilirmisin ?

    Tekfir ser'i bir hükümdür, ortada eger engeller yoksa ve sartlar gerceklesmisse o zaman kisi tekfir edilir. Tekfir konusunda ne mürciye'nin nede Haricilerin veya tekfirde asiri gidenlerin tutumu dogrudur. Bu konuda her zaman orta yolu tutmak lazim. Ama "tekfir yoktur, tekfir fitnedir, ..." gibi sloganlar kullanan Tevhidi anlamamis, Ibrahim (a.s.)'i ve Muhammad (s.a.w.s.)'i anlamamis bir cahildir ve tövbe edip Tevhidi ögrenmesi gerekir.


    قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَدًا حَتَّىٰ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ
    İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddettik/tekfir ettik/inkar ettik. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir."

    [Mümtehine / 4]


    1- İbrahim (a.s)ın kıyamete kadar bu ümmete bir örnek ve bir numune olarak verilmesi demek; Bu ümmetin bağlılarının, muvahhitlerin önderi İbrahim (a.s)’ın yoluna uyarak ve onu akide konusunda, müşriklere takılan tavır konusunda takip etmesi, onun yaptığı gibi yaparak devrin tağutlarına ve müşriklerine karşı İbrahim(a.s)ın takındığı tavrı takınarak onu örnek alması demektir.

    Ve yine İbrahim (a.s) ve beraberinde olanlar kendi kavimlerine yakın akrabalarına nasıl sert çıktı ise aynen günümüzdeki müslümanların da müşrik akrabalarına aynı sertlikte yanıt vermesi ve onlara Allah ve resullerinin hükmünü uygulaması demektir.

    2- Ayette çoğul kullanılmıştır. Yani bir kavimle sınırlı değil tüm tevhide inanan, şirki küfrü bilip sınırlarını ayıranlara güzel, uyulması tabi olunması gereken yolun ve örneğin var olduğunun müjdelemesi. Çünkü İbrahim (a.s) takındığı tavır hem Allah’tan olması hasebiyle güzeldir hem de muvahidlerin önderinin yolu ve sünnetidir.

    3- Kavimlerine, yani en yakın akrabalarına olan hitapları, “Biz sizden uzağız” ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız.

    Dikkat edilirse İbrahim (a.s) ve beraberindekiler, kavimlerine hitap ederek; tağutu tekfir etmedikleri ve ona taptıklarından dolayı onlara ‘biz sizden uzağız yani sizden ilişkiyi bağı kesiyor, sizleri müslüman, iman etmiş olarak görmüyoruz. Sizi, tağutu tekfir etmediğiniz için tekfir ediyoruz.’ diyorlar

    Bütün rasul ve nebiler tağutu tekfir ettikleri gibi ona tapanları ve onların peşine takılanları ve onları destekleyenleri de tekfir etmişlerdir. Resul ve nebiler tağutu tekfir ettiği halde ona tapanları onları destekleyenleri ya da onların peşinden gidenleri tekfir etmemiştir diyenler ya islamdan nasibi olmayan, ya cahil bir kafirdir. Ya da tağutlara ve şeytana hizmet eden büyük bir belamdır.
  6. USULU'D DİN

    USULU'D DİN Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    tekfir in şer'i hüküm olduğunu söyle geç
    örneklendirmeye girme
    bu konuları tam bilmeyenler hastalıklarını başkalarına da bulaştırmasınlar
    tevhid ile tekfir
    tekfir ile de dostluk düşmanlık meseleleri iç içedir


    İbrahim as ın kavmi
    batılın batıl, hakk ın hakk olduklarını tam olarak idrak ettikleri halde küfürlerinde ısrarcılardı

    günümüzde bir çok insan yapılan küfür amelinin küfür olduğunun bilincinde değiller
    bir çokları da küfür amellerinin belamlar tarafından süslü gösterilmesiyle dine hizmet ettiklerini zannediyorlar

    böylesine bozuk akideyi düzeltmek için de bu konularda derin ilme sahip kişilerin hücceti gerekir
    ta ki karşıdaki insanın zihninde küfür yoluda akide yoluda apaçık belli olsun

    ondan sonra küfür yoluna gidenleri tekfir lazım gelir

    senin verdiğin örneğe bakarsak herkesi tekfir ederek herkesle bağımızı kesmek gerekir

    bu dine nifaktır
  7. tawh1d

    tawh1d Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Sen benim verdigim örnegi anlamadin. Verdigim örnekte herkesi tekfir etmekten bahsediliyor mu ? Vakaalar elbette ayni degil. Ben sadece Tekfirin Tevhidden ve Vela-Bera'dan oldugunu aciklamak istedim. Senden önce yazan "rahmi" adli üyeye bir cevap niteliginde bu, "tekfiri tevhidden" saymadigi icin. Herkese karsi ayni davranilmaz zira herkesin durumu ayni degildir. Kimisinde bazi engeller bulunur kimisinde bulunmaz. Kimisinde sartlar yerine gelir kimisinde gelmez. Onun icin diyorum ki tekfirde aceleci davranmak ve meseleyi tam anlamadan "zan" ile tekfir etmek büyük bir hatadir. Cehaletin mazeret olup olmadigi konusunu ise hic acmiyacagim zira ben bir tartisma acmak degil yalnizca tekfirin tevhidden oldugunu aciklama amacli bu konuya yazdim. Ama su sözünüze cevap vermek istiyorum.
    Simdi burda en bariz örnek Adiy b. Hatemin örnegidir ki, o da isledigi fiilin küfür oldugunu ve bu fiilin haham-rahibleri rab edinme adina geldigini bilmiyordu ama buna ragmen mazur görülmemistir. Tevbe 31 Tefsirinde bu Hadisi bulabilirsiniz.

    Ama eger dersenizki kisi "halden cahil" idi, yani mesela demokrasinin ne anlama geldigini ve oy vererek ne yaptigini bilmiyor ve hakimiyet veya tesri hakkini meclise verdigini bilmiyor, o zaman bu kisi mazur görülebilir. Ama kisi tesri hakkini baskasina vermenin sirk oldugunu bilmez ise bu onu mazur saymaz ve "müsrik" adini hak eder. Azab edilip edilmiyecegi konusu ise ihtilafli bir meseledir. Yine bu konuda mazur olup olmamasina bagli olan baska bir konu vardir ki, bu "yüz cevirme küfürdür". Neyse bu konu cok uzar. Ben cehalet hicbir sekilde mazeret degildir demiyorum ama uyku, bilincsizlik, ikrah ve hal cehli disinda bir mazeret tanimiyorum (büyük sirkte). Dinin aslina dahil olmayan konularda ise cehaletin mazur olabilme orani artiyor.

    Allah cümlemizi bagislasin. Amin!
  8. USULU'D DİN

    USULU'D DİN Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    amin ecmain
    evet akhi haklısın yanlış anlamışım.hakkını helal et

    türkiyede tekfirde aşırıcılar karşıdaki kişinin tevili olup olmadığına bakmadan akrabalarını ailelerini tekfir ediyorlar.
    bir an yazı yazdığın kişinin de öyle anlamasından korktum

    cehaletle ilgili yazıların da doğrudur el hak


    Ama kisi tesri hakkini baskasina vermenin sirk oldugunu bilmez ise bu onu mazur saymaz ve "müsrik" adini hak eder.

    kişi şirk işleyebilir
    onun durumu
    yaptığı amelin şirk olduğunu apaçık anlayana kadar tekfir edilmemekten yanadır
    cehaletin mazeret olmadığı yer toprağın altıdır
    bu da gayba girer ki Allah kulunun kalbini bilir
    yoksa insan yaşarken cehaleti mazerettir ve o kişi küfürü kabul ettiğini aşikar şekilde göstermedikçe tekfir edilemez

    hem şirk ameli işleyip hem de müslümanlara durumu tam belli olmayanların öldüğünde namazı kılınır mı denilirse bunu bilmiyorum.
    bu konu beni aşıyor
  9. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Şeyhin bu konudaki yorumu yeşil renkte bellidir ve biz de bu görüşün isabetli olduğunu kabul ediyoruz.
    Murat'ın ise bu konuda söyledikleri olmasını istediğini ajitasyon ile duygusallıktan abartarak "şahsi kanaatim "diyerek (isabetsiz) hüküm vermeye çalışıyor.
    En alttaki kırmızı renkteki redvekabul kardeşimin düşüncesinin isabetli olduğunu söylüyorum

    Biz burada pek çok alimle aynı fetva veren Makdisinin görüşünün daha sahih olduğuna inanıyoruz. oy kullanmanın ve parlamentonun küfür olduğunu söylüyor tekfir ediyoruz. Fakat her oy kullananı ayırım yapmadan (tekfire engel manilerine bakmadan kayıtsız şartsız her katılanı mutlak kafir görüp ırzını namusunu canını malını kendime helal görmüyor ) tekfir etmiyoruz. Bizler bu akidedeyiz.


    Burada bizleri de tekfir eden şahsın yazı ve linklerini görmek istemiyoruz.
    Aynı meseleleri 2-3 gün arayla sürekli gündeme getirmenin bir anlamı yok. Musluman akıl sahibi ferasetlidir.
  10. istizkar34

    istizkar34 Üyeliği İptal Edildi Banned

    selamun aleykum

    Konuya katkım olsun diye yazıyorum. Kanaatimce burada ya Ebu Muhammed'in ne anlattığı anlaşılmamış ya da bilerek Şeyh'in sözleri tahrif edilmiştir. Ve böylece Ebu Muhammed ile Murat Gezenler hocamızın farklı düşündükleri sonucuna ulaşılmıştır. Halbuki burada bir fark yoktur. Bakınız Ebu Muhammed ne diyor:

    Abdulmizz Fida:

    Kardeşim, iftira attığın yazıya bakarsan yayın evi ve sayfa numarası var. İnanmıyorsan git kontrol et. Birde kendi iddia ettiğin yazılarını, kaynaklarını yaz ki, söz söylemeye yüzün olsun.


    "Kim kendi yerine birini seçip, oy verir, vekil kılarsa ve (seçtiği kişinin) görevinin asli itibariyle yasa çıkarmak, küfrün anayasası olan kanunları koruyacağını, kâfirlere ve tağutlara yardım ve hizmet edeceğini, yaptığı bütün işlerin anayasaya uygun olacağına dair yemin edeceğini bildiği halde bunu yaparsa, o kâfirdir."

    Yani seçmen oy verdiği kişinin

    1- Anayasaya uygun hareket edeceğini biliyorsa,

    2- Kanun çıkaracağını biliyorsa

    3- Kafir tağutlara yardım ececeğini biliyorsa KAFİRDİR

    diyor Şeyh Ebu Muhammed. Peki bu adam oy verminin şirk olduğunu bilmiyorsa ne yapacak??? Durum nedir? Adam oy atıyor ama bunun şirk olduğunu bilmiyorsa... Ebu Muhammed şöyle cevap veriyor:

    "Her ne kadar kanun çıkarmanın ve ona itaat etmenin küfür olduğunu bilmese de, kişiyi küfre götüren bu işleri kastettiği sürece, bu böyledir. Sonuç olarak, biz bunları kanun koyucular olarak seçmenin ve yasalarında onlara itaat etmenin küfür olduğunu bilmeyişlerini özür olarak görmüyoruz. "

    Yani Şeyh Ebu Muhammed oy verme şirkinde cehaleti bir mazeret olarak görmüyor demekki.

    Son olarak Şeyh Ebu Muhammed sitesinde Murat Gezenler'in sorusu hakkında uzun bir cevap yazdı. Hatta bu konuyu yeniden ele aldı. Murat gezenler şeyh'in sitesinde m_yasir nicki ile yazıyor. Dileyen oraya bakabilir. Murat Gezenler Şeyh Ebu Muhammed'de "biz oy verme şirkinde cehalet mazeret değildir dediğimiz zaman sizin sözlerinizi bize karşı delil getiriyorlar" diyor. Şeyh Ebu Muhammed cevap veriyor ve diyor ki:

    "Onlar bizim sözlerimizi tahrif ediyor. Biz böylesine büyük şirkte cehaleti asla mazeret kabul etmiyoruz. Ama biz intifaul kast engelini gündem de tutuyoruz."

    Ve şeyh bunun üzerine "Hukmu-l Muşareketi Fi-l İntihabat" isimli risalesini yazıyor. Bence şeyhin sitesimde bu konuşma ve bu yazı tercüme edilirse konu anlaşılır ve böylesine büyük bir şirkte cehalet özrüden bahsedilmez.

    Selametle kardeşlerim
  11. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    aleykum selam
    Kardeşim yazmış olduğun şu yazıda :
    Benim okuduğum kitabda böyle bir şey yok. Tabi bu seni ilgilendirmez. Seni yazdığın yazı bağlar.
    Yazıya göre Şeyh Makdisi , Oy kullanan herkesi ilmine ayırım yapmadan tekfir etmiyor aksine bazı şartlar koyuyor.
    "oy kullanan tağutu şirki bilen ve demokratik düzenin az çok işleyişinden haberdar olacak kadar ilim sahibi bir müslümana kafir hükmünü veriyor.

    Fakat Şeyh ilimden uzak tağutu şirki bilmeyen (duymayan) namaz kılıp oruc tutan cahil bir adam, herhangi bir partiyi komunistler gelmesin niyetiyle İslama daha az zarar verebilecek (veya faydası olur v.s.) niyetiyle oy kullanmasından dolayı kafir demiyor.

    Neyse sonuçta Şeyh Makdisinin tekfir konusunda ayırım yapmadan o işi yapanlara kayıtsız şartsız kafir demiyor.
    Biz de diyoruz ki, Oy kullanan kişi (müslüman) kim olursa olsun küfür işlemiştir ama kafir olup olmadığı belli şartlar dahailinde gerçekleşir. Bu da usulu fıkıhtaki tekfire engel olacak manilerde sayılan şartlar gibi.

    Şimdi sonuca gelirsek;

    Burada bizi bu itikadimizden dolayı tekfir ediyor musunuz?
    Eğer siz etmiyor iseniz, Edenlere yazmıyor da bize niye yazıyorsunuz?

    Not :
    Kardeşim; lütfen konuyu daha uzatmadan sadece bu iki soruma cevab veriniz
    selamun aleykum


    Kardeşim, iftira attığın yazıya bakarsan yayın evi ve sayfa numarası var. İnanmıyorsan git kontrol et. Birde kendi iddia ettiğin yazılarını, kaynaklarını yaz ki, söz söylemeye yüzün olsun.
  12. ibn teymiyye

    ibn teymiyye Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Selamun aleykum,
    Murat Gezenler, vb'leri zaten bu toplumlara asli kafir(İslam'a hiç girmemiş) deyip baştan bizim sahip olduğumuz kuralları reddediyorlar. Mücahid alimleri dahi utanmadan çocuklar gibi bu halkların hükmü nedir açıklamasına zorlayanlar da bu tekfir zihniyetidir. 1. sayfada şeyh makdisi oy verenleri severek bilerek oy veren ve mahiyetini bilmeden oy verenler diye ikiye ayırıyor. Bir de kalkıp makdisiyi de kendiniz gibi gösteriyorsunuz, pes artık! bir de demişsin ki makdisi (hafızehullah) şöyle diyor:
    Yani seçmen oy verdiği kişinin ;
    1- Anayasaya uygun hareket edeceğini biliyorsa,

    2- Kanun çıkaracağını biliyorsa

    3- Kafir tağutlara yardım ececeğini biliyorsa KAFİRDİR

    diyor Şeyh Ebu Muhammed.
    Kardeşim, dikkat edersen üç maddede 'bilmek' kaydı getiriliyor. Yahu bir insan mahiyetini bilmediği bir şeyden nasıl sorumlu olur ve bu mahiyetini bilmediği şey, nasıl dinin aslından sayılıp cehaleti mazeret olmuyor? Makdisinin (hafızehullah), otuz risalesinde dikkat ederseniz şöyle bir ibare geçiyor: Hüccetin ikame edilmesi, nassın ulaşması değildir, hüccetin ikame edilmesi, konunun kapalılıklarının giderilmesidir. ..şeklinde açıklamalar geçer. Şimdi Karşımızda İslamın alametlerini kabul etmeyen fakat mhp, dtp vb küfür kollarının alametlerini kabul eden bilakis ''islam üstündür ona hiç bir şey galip gelmez'' (mutf. aleyhi) hadisini de bu anlayışına kurban edenler olunca biz hangi usulde anlaşalım. Ayrıca, Abdulmuizz, islam4ever vb kardeşlerimiz ve ben dahil olmak üzere oy vermenin küfür olduğunu kabul ediyoruz fakat konunun yıllardır bu ülkede islam köylü kafir sulo vb leri tarafından kur'anın öpülüp baş üstüne konulmasıyla bulanıklaştırılan bu küfür yolu demokrasiyi bu gibi kafir saptırıcılar yüzünden kapalı küfür olduğuna inanıyoruz ve bunu itikad ediyoruz. Ayrıca şeyhulislam rh'ın sapkın cehmiyye'ye söylediği : ''sizin söylediğinizi ben soylersem ben kafir olurum, fakat siz, söylediklerinizin ne anlama geldiğini bilmediğiniz için ben size kafir demiyorum'' ben de aynı sözü bu gün islami kaygı(!) vb fasit tevillerle oy verme küfürü işleyenlere söylüyorum. Ayrıca dikkat edilirse ibn teymiyye rh, ''sizin söylediğiniz'' ifadesini kullanıyor. Malum ki söz, her zaman fiilden önceliklidir. Fiil, yoruma müsait iken, söz yoruma müsait olmuyor. Yani bir insan kalkıp uzaktan secde halinde duruyor ve biz de onun önünde ateş olduğunu görünce aklımıza: ateşe mi tapıyor fikri gelebilirken; Allah alimdir ama ilim sahibi değildir, allah her yerdedir diyen vb cehmileri içimizdeki bazılarına göre açık küfür sözü diye kabul edildiği halde ibn teymiyye rh, bunun sahibini bilmiyor kabul ediyor. Ayrıca aynı şekilde mecmuul fetawa ikinci cildde sapkın küfür taifesi vahdeti vucud için küfür yolu tanımlaması yapan ibn teymiyye rh, bu ekolun tabilerinin hüccet ikame etmeden tekfir edilmemesi gerektiğini ifade ediyor. Bilenler bilirler, bilmeyenler de bilsinler ki o sapkın taife olan vahdeti vucud, yeryüzünün en büyük küfrünü işleyenler olarak tarihe geçmişler bu da şu mantıktır: varlık birdir, yaratan da birdir ve her varlık yaratanın bir parçasıdır ve varlık(eşya vb)=Yaratan'dır. Buna rağmen ibn teymiyye rh bu ekolun tabilerini tamamen tekfir etmiyor. ve o tabi olanların tevil vb islami argümanlarla (afif e't-tilimsani, sadeddin konevi, ibn arabi, hallac mansur vb'leri) gibi kişiler tarafından kandırıldığını ve yine aynı cildde (mecmuul fetawa ikinci cild) ibn teymiyye başka bir yerde: Ben dahi bu ibn arabi, tilimsani, konevi vb'lerinin kitaplarını çok okuyor ve faydalanıyordum taa ki Allah'ın yardımı ile bunların küfürlerini çok uzun zaman sonra öğrendim, diyor. Bu nedenle bu gün oy verme=Allah'ı açıkça inkar etme, şeklinde anlayan ve anlatanlar Allah'ın dinini anlamamış aşırıya gidenler olarak tarihe not olarak düşeceklerdir.....


  13. ebu el-fadl

    ebu el-fadl Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Allah razı osun....
  14. halitbinvelid

    halitbinvelid Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    الجواب المفيد
    بأن المشاركة في البرلمان وانتخاباته مناقضة للتوحيد


    Muhammed El Makdisi

    SORU

    PARLEMONTO SEÇMİLERİNE KATILMANIN HÜKMÜ NEDİR?

    PARLEMONTO SEÇMİLERİNE KATILAN HERKESİ TEKFİR EDİYORMUSUNUZ?

    YOKSA SİZ BU KONUDA TAFSİLATA MI GİDİYORSUNUZ?

    SEÇİMLER KONUSUNDA İNSANLARA NASİHATLERİNİZ NELERDİR?

    BU KONUDAKİ DELİLLERİ ZİKREBİLİRMİSİNİZ?



    CEVAP:

    FAYDALI CEVAP

    PARLEMNETOYA GİRMEK VE PARLEMENTOYA MİLLETVEKİLİ SEÇMEK(SEÇİMLERDE OY KULLANMAK) TEVHİDİ BOZAR

    Allah’a hamd, rasulüne(s.a.v)ve ona dostluk kuranlanlara da salât ve selam olsun.

    Âlimler fıkhi kaidelerinde şöyle beyan etmişlerdir.

    Bir şeye hüküm vermek, onu iyice bilmek ve tanımaktan geçer. Dolayısıyla öncelikle seçimlerin hakikatini ve içeriğini, Parlamentonun mahiyetini bilmek gerekir ki, bu konuda bir hüküm verilebilsin. Bunlar bilindikten sonra Parlamentoya girme ve parlamentoya girecekleri seçme konusunda hüküm vermek kolaylaşır. Daha sonra bu konularda Allah’ın hükmü ortaya çıktıktan sonra hiç kimse Allahın yasaklarını çiğneyemez ve sınırlarını aşamaz, kendi heva ve arzusuna yahut kendi görüş veya ne kadar da süslü olsa da güzel gördüğü şeyleri yapamaz.

    Rabbimiz şöyle demiştir: “Hüküm(koyma-hükmetme) ancak Allah’a aittir.” Bu ayet umumidir. Bundan dolayı hiçbir davetçi çıkıp bu ayeti, yöneticilere yorumlayamaz. Zira böyle yaparlarsa hem kendileriyle ve hem de davetleriyle çelişkiye düşerler…

    Parlamentolar; iddia ettikleri ve isimlendirdikleri gibi milletlerin yahut halkların yasama meclisleridir. Esasında bu meclisler ümitsizliğe düşmüş Arap âleminin içerisin de bir kısım tağutların, tağut yandaşlarının ya da avanelerinin yasama meclisidir. Bunun yanında halktan bazıları da bu tağutlara ortaklık etmektedir. Parlamentoların durumu her ne olursa olsun ister sahiplerinin ve kölelerinin koymuş olduğu en yüksek batı standartlarında bir konumda olsun ister doğu da memleketlerimizde olduğu gibi işlevlerini olsun fark etmez. İki koç tokuşmaz(Batı ve doğu meclisleri)çünkü bütün bu meclislerin ana gayesi ve esas görevi yasa koymaktır.

    Bu yüzdendir ki, bu meclislerin ana gayesi ve esas görevinden kaynaklanan ve insanlar arasında bilinen ve meşhur olan ismi “Yasama Meclisleri”dir.[1] Özellikle Mısır ve Ürdün parlamentolarından bahseden “Parlamentonun Anayasa hükümleri ve tatbiki icraatları”[2] adlı kitapta, ikinci konu ve “Parlamentonun Görevleri” başlığı altında: “Parlamentonun ilk görevi; yasa koymaktır”dinilir. (Sayfa, 149)

    Zaten anayasa da bu belirtilerek parlamentonun diğer fer-i görevleri arasında esas görevinin ve ana gayesinin yasa koyma olduğu açıkça ifade edilmiştir. Meclislerin çalışma sınırları, üzerine kurulan esaslar, icra edilecek işlerin belirlenmesi ve esas görevlerinin tespiti hususuna da anayasa da açıkça yer verilmiştir.

    Hakka ulaşmak ve hakkı anlamak isteyen kimsenin ezberlemesi için anayasa da yer alan bu konudaki maddeleri harf harf ve rakamlarıyla ilginize sunuyorum. Böylelikle Allah’a iftira atan ve açık şirki meşrulaştıran batıl taraftarlarının beyinlerini paramparça etsin.

    Meclislerin esas görevinin hakikati konusunda anayasada yer aldığı üzere şöyle denilir:

    Büyük millet meclisinin esas görevi Ürdün anayasasının 25. maddesi şöyledir: Bu meclis yasama görevini yerine getiren, bu milletin meclisi ve mülküdür. Bu millet meclisi milletvekillerinden ve senatörlere görev yapar. Bu büyük millet meclisinin yerine getirmiş olduğu yasama kaynağı; meclisin esas görevidir. Ürdün anayasasının 24. Maddesin de zaten bu belirtilmiştir.

    Bent(1): Yasama yetkisi milletindir…[3]

    Bent(2): Anayasa da belirtildiği üzere yasama yetkisi milletindir.

    Madde(80)millet meclisi ve senato da üye olan her kes görevlerine başlamadan önce meclisin önünde şu metin ile yemin eder: “Krala, vatana bağlı kalacağıma ve anayasaya bağlı kalacağıma Yüce Allah üzerine yemin ederim”[4]

    Madde(84) bend(2): Anayasa alınan kararın aksini beyan etmedikçe başkanın dışında iki mecliste(senato ve millet meclisi)hazır olan üyelerin çoğunluğuyla kararlar almaya yetkilidir.

    Madde(91): Başbakan her çıkan kanunu; red etme, düzeltme veya kabul etme konusunda yetkili olan millet meclisine sunar. Bütün durumlar da alınan kararlar aynı şekilde senato meclisine sunulur. Her iki meclis ve kral onaylamadığı müddetçe hiçbir kanun çıkarılamaz.

    Senato veya millet meclisi olsun; on kişi veya daha fazla üye tarafından kanun önergesi verebilir. Verilen kanun önergeleri mecliste bulunan ilgili komisyonlara sunularak görüşleri alınır. Şayet meclis verilen kanun önergesini kabul eder ise yasa olarak çıkartılması için hükümete hazırlayarak havale eder ve böylelikle önerge kanunlaşması için meclise sunulmuş olur.

    Madde(34) bent(2):Kral; Anayasada yer aldığı üzere millet meclisini toplantıya çağırır, açılışını yapar, te’cil eder ve meclisi dağıtır.

    Bent(2):Kral;milletvekillerinin görevini yapabilir.

    İşte bu Ürdün halkının kanunlarıdır. Din edinmiş oldukları, yüceltip mukaddes gördükleri anayasa da yer alan maddeler bunlardan ibarettir. Bu ana meclis üyelerinin ifa etmiş olduğu görevleri açıkça beyan etmiş ve yasamanın anayasaya göre olması gerektiği, konulmuş olan kanun maddelerine uygun olması gerektiğine ve dolayısıyla bütün konulacak yasalarında anayasa da yer alan küfri ve cahili kanunlar çerçevesinde çıkartılması gereğine açıkça yer verir.

    Bu açıklamalardan sonra hiç kimse bu parlamentoların hakikati konusunda felsefe ve edebiyat parçalamaya kalkmasın. Yahut ta kalkıp parlamentonun yaptığı işleri heva ve arzusu doğrultusunda yorumlayarak milletvekillerinin esas ve ana görevi olan yasamayı bir takım aldatıcı ve yanıltıcı isimlerle isimlendirmeye kalkmasın.

    Parlamentoya katılma ve seçimlere katılmaya gönül verenler her ne kadarda tevillere de girseler ve başka isimlerle de isimlendirseler meclisi hakikatinden çıkartamazlar. Çünkü önemli olan isimler ve dış görünüş değil mana ve gerçeklerdir.

    Aslında isimler üzerinde ilk oyun oynayıp isimlerin ve kavramların hakikati değiştiren iblistir. Yasak olan ağacı; ebedilik/ölümsüzlük ağacı diye değiştirmesi bu işin öncülüğünü yaptığını gösterir. Dolayısıyla da her kim isimlerle oynayıp bir takım hakikatleri batıl gösterirse lanetlenmiş iblisin yolundan gitmiş ve onu örnek almış demektir. Rasulullah(s.a.v)’de haber vermiştir ki: “Ümmetinden bazı kimseler içkiyi farklı isimlendirip içeceklerdir.”

    Söyler misiniz, bazı kimselerin içkiyi farklı isimlendirmesi içkinin hakikatini değiştirmiş midir? Yahut bazı kimselerin böyle yapması içkinin şer-i hükmünü değiştirmiş midir?

    İşte görüldüğü gibi Allah’ın kitabından ve resulünün(s.a.v)sünnetinden; şer-i herkes tarafından kabul edilen delillerle Allahın hükmü bu konuda böyledir. Biz her hangi bir anlaşmazlıkta ancak ve ancak Allah’ın hükmüne başvururuz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa, 59)

    Şu zikretmiş olduğumuz sözler şer-i delillerle ispatlanıp desteklendiğinde sen bir Mümin olarak bunu kabul etmen ve tam bir teslimiyelet ile teslim olman gerekiyor. Bununla birlikte imanın ve teslimiyetin bizlerin sözlerine değil bilakis delil olarak sunmuş olduğumuz Allah tealanın ve rasulünün(s.a.v)sözlerine olmalıdır. Şayet sözlerimizi Allah’ın kelamı ve rasulünün (s.a.v) sözleri ile desteklenmemiş ve delillendirilmemiş olarak görürsen sen buna önem verme ve söylediklerimizi elinin tersi ile reddet.

    Birincisi: Anayasalarında madde(25) de zikredilmiş olan: büyük millet meclisinin esas görevi yasamadır. Hiçbir şart ve sınırlama getirilmeden yasama tamamen meclise ve krala aittir. İşte bu apaçık bir küfür ve şirkin ta kendisidir. Nitekim Allah telanın bütün peygamberlerini insanlara göndermesinin yegâne sebebi; küfrü ve şirki yıkması, bu konuda insanları uyarması ve inkâr etmeleri için göndermiştir. Allah peygamberleri, göndermesi; insanlara şirk ve küfür karanlığından çıkarmak, bu pisliklerden uzaklaştırmak, tevhid nuruna ulaştırmak ve tertemiz şeriatıyla tanıştırmak içindir.

    Rabbimiz şöyle buyurmuştur:“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”(Zümer, 65)

    Şüphesiz şirk mevcudatın içinde en büyük fesat ve Allah’a karşı işlenmiş en büyün isyandır. Bunun için Allah Teâlâ şöyle burmuştur: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisa, 48)

    “ Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 116)

    “Kim Allah’a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” (Maide, 729

    “Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının.Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler (olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.” (Hac, 30-31)

    Müslüman kimsenin bilmesi gereken meselelerden biri de tarih boyunca insanların Allah tealanın rabliğinde şirke düşmedikleridir. Yani bunun anlamı insanların Allah tealanın; yaratıcı, rızık verici kâinatı bütünüyle yönettiğini biliyorlardı. Peygamberlerin öldürülmesi, düşmanlık edilmesi, eziyet edilmesinin sebebi ise; yaratmada, rızık vermede, kâinatı yönetmede değil idi. Asıl Allah tealaya şirk koşulmasının sebebi; ibadette, itaate, yasamada, haram (yasak) ve helallerin (serbestler) belirlenmesinde idi.

    Bundan dolayı rabbimiz bunlar gibi kimseleri kötüleyerek şöyle buyurmuştur:“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 31)

    Nitekim herkes bilmektedir ki; insanlar, hahamların ve rahiplerin rızık veren yahut yaratıcı olarak görmemeleridir. Böyle bir iddiada bulunmamışlardır. Buna rağmen onları rab edinmelerini ibadet(itaat)konusunda olmuştur. Bu ayetten hemen sonra rabbimiz aynı ayette şöyle buyurmaktadır: “

    İnsanlar, hahamlara ve rahiplere ibadet etmemelerine rağmen Allah teala yaptıklarına ibadet demiştir. Yani insanlar, onlara; namaz kılmamakta ve onlar için oruç tutmamakta idiler. Şayet insanlardan kendilerine namaz kılmalarını, oruç tutmalarını isteselerdi zaten insanlarda açıkça bunu yapmazlardı.

    O halde insanların onlara ibadetleri yani itaatleri; yasamada, helal (serbest) kılmada ve haram (yasak) kılmadadır. İşte Allah tealanın ayette haber vermiş olduğu bu insanların şirkleri bu idi.

    Bunun için Muhammed bin Abdüvehhab “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı Tavhiddir” kitabında, bu ayeti delil alarak “Kim Allah’ın haram kıldıklarını helal ve helal kıldıklarını haram kılma konusunda Âlimlere ve emirlere(liderler)itaat ederse hiç şüphesiz onları rab edinmiş demektir.” Başlığı altında: bu ayetin tefsirin de: rasulullah(s.a.v)bu ayetleri okurken Adiy bin Hatim Et Taiy yanına girdiğin de; Adiy-İbadetin sadece namaz, oruç, secde gibi şeylerden ibaret olduğunu zannederek-;

    Ey Allahın resulü! İnsanlar onlara ibadet etmemişlerdi” dedi.

    Bunun üzerine Peygamber (s.a.v); hahamlar ve rahipler; haramları(yasaklar) helal (serbest), helalleri (serbestler) haram (yasak) kılmamışlar mıydı? [5]

    Adiy: evet, kılmışlardı.

    -Peygamber(s.a.v):İşte bu onlara ibadetin ta kendisidir.” Demiştir.[6]

    Ayetin bu yöndeki tefsiri konusu aynı şekilde Huzeyfe’den (r.a) ve başkalarından da sahih olarak gelmiştir.

    Bu deliller apaçık bir şekilde göstermektedir ki: Her kim kendisi yasama yapar ya da başkalarına bu yetkiyi mutlak olarak verir ise küfre girmiş demektir. Bu deliller çok net bir şekilde bunu ifade etmektedir. Her kimde sonradan ortaya çıkmış olan bu dini kabul eder, yasa koyanlarla aynı düşüncede olur yahut yasa koyanlarla ittifak içerisinde olur ise, bu kimsenin hükmü de yasa koyanların hükmünün (kâfir) aynısıdır.

    Buna (kâfir olduklarına) delalet eden açık bir başka delil ise: “Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.” (Enam, 121)

    Dikkatlice ayet üzerinde düşün, iyice bak. Göreceksin ki Allah Teâlâ yasama da itaat edenlere nasıl hüküm vermiş yeryüzünde ki en büyük fesat olduğunu belirtmiş ve şirk vasfını vermiştir. Bir takım putlara da ibadet etmeseler de, onlar için namaz kılmasalar da bu vasfı üzerinde bulunduranlara müşrik demiştir.

    Hâkim ve başkalarının ibni Abbas’dan (r.a)[7]sahih yollarla nakletmiş oldukları rivayette: bu ayet, münakaşa eden müşrikler ile Müslümanlar hakkında inmiştir. Müşrikler onlara yasama konularından sadece bir tanesin de; “koyun vb hayvanları kim öldürürmüş ise, öldürülen hayvan, kim tarafından kesilmiştir? Dediler.

    Müslümanlar: öldüren Allah tealadır.

    Müşrikler: Öyleyse Allah’ın kestiği hayvan ne hükmünde olur? Sizlerin demir bıçağınızla kestiğiniz helal oluyor da nasıl olur da Allah’ın altın bıçağıyla kesmiş olduğu haram oluyor?

    Bu nedenle Allah Teâlâ: “Onlara itaat ederseniz/boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.” (Enam, 121) Ayetlerini indirdi. İşte bu rabbani bir hükümdür. Önünden ve arkasından asla bir batıllık gelmez. İfade etmek gerekir ki bu asla hata edebilecek, isabetli görüş bildirebilecek olan bir müctehidin görüşü değildir.

    Bu çok açık, semavi ve muhkem(kesin/kati-i)bir hükümdür. Dolayısıyla her kim yasama hususunda sadece bir hususta dahi Allah’ın dışında başka bir şeye itaat eder, tabi olur ise müşrik olmuş demektir. Zira itaat etmiş olduğu kimseye; namaz kılmamış, oruç tutmamış veya secde etmemiş olsa da, o kimseyi rab edinmiş ve Allah’a şirk koşmuş olur.

    O halde mutlak olarak yasa/hüküm koyan kimseye itaat eden, kendisi yasa koyan, yasa koyması için başkasını seçen, başkası tarafından yasa koyması için seçilen kimsenin hali nice olur?

    “Yoksa Allah'ın izni olmadığı halde onlar için dini kurallar ve yasalar ortaya koyan ortakları mı var? Daha önce belirlenmiş bir karar olmasaydı onların arasında yargı verilirdi. Zalimlere acı bir azap vardır.” (Şura, 21)

    “… O(Allah), hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.”(Kehf, 26)

    Yedi kıraat’tan biri olan İbni Amir kıratına göre: “Sen; Allahın hükmüne hiçbir kimseyi ortak koşma” olarak okumuştur.

    Bu konu hakkında birçok kat-i delil vardır. Bu yüzden bu tür hükümleri kabul etmeyen kimse; hiçbir şekilde ağzını eğip bükerek, söylenenlere karşı çıkarak münakaşaya giremez. Konuyu uzatacağımızdan korkmamış olsaydık ve bu risalemiz birkaç satırdan ibaret olmamış olsaydı sana bu konuda daha çok deliller sunabilirdik. Fakat görüldüğü gibi hakkı arayan, delil isteyen, hidayete tabii olmak isteyen kimse için aslında bu deliller çok yeterlidir. Önemli olan da zaten delillerin çokluğu meselesi değil, sunulan delillerin sahih olması ve delil olmaya uygun olmasıdır. Hakkı arayan kimseye sadece Allah’tan bir delil dahi yeterlidir. Bir ayet yeterlidir. Fakat Allah tealanın fitneye düşürmeyi istediği kimseye yeryüzü dolusunca delil ve burhan da getirsen yine de kafasını azıcık kaldırıp bakmaz.

    İkincisi: Meclisin ve tağutunun yerine getirdiği yasamanın kaynağına gelince yahut bu yasama kaynağı sayesinde ifa etmiş olduğu görevi yerine getirirken tutmuş olduğu yola gelince; Anayasa müşrikleri bu konuyu elbette sınırlamaksızın sonuna kadar bırakmış değillerdir. Bilakis bunun çerçevesini yine Anayasa maddeleriyle sınırlandırmışlardır. Bu yukarıda belirtmiş olduğumuz 24. Madde açıkça görülmektedir. Söz konusu madde de belirtildiği üzere; yasama, yargı ve yürütme; anayasa da belirtildiği şekilde yerine getiriler. Bu madde açıkça göstermektedir ki, mecliste bulunan yasa yapan milletvekili küfri görevini ve yetkilerini yerine getirirken sadece insanlar tarafından konulmuş olan yasalar çerçevesinde görevini yerine getirir.

    O halde yasama işini mecliste bulunan müşrikler anayasaya göre yaparlar. Bu fitneye maruz kalmış olanların bazılarının iddia ettiğine yahut isimlendirdiği gibi yapılan yasama İslami de! Olsa, durum böyledir.[8] Hakkı görmek, hakka ulaşmak isteyen kişinin parlamento oturumlarının zabıtlarına ulaşarak şu söylediklerime ne kadar doğru olduğuna dair birçok kanıtı orada görebilir.[9]

    Mesela: bazı sakallı milletvekilleri[10] bir kısım yerlerde içki içilmesinin yasaklanması ya da azaltılması için yasa teklifi sunmuşlardır.

    Elbette meclistekilere göre bu sunulan yasa önerisinin yasalaşması için geçerli deliller ve anayasanın hangi maddesine dayandırıldığı da sunulması lazımdır.

    Böylelikle yasama meclislerinin; bağlı kalmaları gerektiği ve sınırları dâhilinde hareket etmeleri gereken(kuran ve sünnet kaynakları değil) kaynakların anayasa maddeleri olduğunu bilmiş oldun. Öyle ki bazı milletvekilleri içkinin yasak kılınması için yüzlerce ayet ve hadiste sunmuş olsa bu sunulan yasa teklifi direkt olarak meclise sunulamaz. Zira sunulan öneri anayasal ne de yasal olarak bile anayasanın önsözünde daha önce belirtilmemiştir. Dolayısıyla sunulacak yasa teklifleri bile anayasal ve yasal olarak daha önce anayasa kanunları arasında yer alması gerekir. (Çıkarılan kanunların kaynağı yahut sınırları kuran ve sünnet değildir.)

    O halde bu meclislere göre; kuran ve sünnetten ayet ve hadisler anayasal bir kanun ile desteklenmediği müddetçe hiçbir değer kazanmaz. Nitekim buda göstermektedir ki, bu meclislerde egemen olan Allahın kitabı; kuran değil, onların anayasalarıdır. Daima onların yasaları hâkim, kuran ise her daim mahkûmdur.

    Yazıklar olsun sizlere… Yazıklar olsun sizlere…

    İşte bu, mevcut şart mevzuatlarının en önemli ve en düşük aşamasıdır. Şayet bu ilk aşama da kuran ve sünnet yasama kaynağı olarak kabul edilmiş olsa bile ileride başka bir aşama ve daha başka bir aşama vardır. Bununla birlikte kuran ve sünnet yasama kaynağı kabul edilmiş olsa bile elbette tamamen kuran ve sünnette varid olduğu üzere değildir. Bu ilgili ayet ve hadisler; yasalaşırken bir takım tahrifata, değişikliğe, budamaya, esnekliğe tabii tutulur. Daha sonra bu sunulan tasarı ya kabul edilir ya da reddedilir. Çünkü küfri yasama mercileri olan milletvekillerinin önünde de bir takım koşullar vardır.

    Bu koşullardan bazıları şöyledir:

    1- Sunulan yasa teklifi; On milletvekili ve daha fazlası tarafından sunulabilir.

    2-Sunulan yasa teklifi; anayasal kanunlarla uyumlu ve anayasa da belirtilen her hangi bir madde ile tutarsızlığı olmamalıdır.

    3- Sunulan yasa teklifi; Anayasa ile güvence altına alınmış kişisel özgürlükleri de kısıtlamaması gerekir.

    4- Sunulan yasa teklifi;(kuran ve sünnete göre değil de) Ülkede var olan yasalara göre düzenlenir.

    Bunların dışında anayasa ve diğer yasalar tarafından belirlenen koşullarda yer alan diğer metinler vardır.

    Bu küfür olan koşullar yerine getirilirse sunulan yasa teklifi, tatbiki olarak mevzuat sürecinin ilk aşamasına alınır.

    Daha sonra Temsilciler Meclisi değerlendirilmesi için ilgili komiteye iletilmek üzere bir alt komisyona sunar! Bu komisyon ilgili komite heyetine görüşünü sunarak yasa teklifi ile ilgili görüşünü sunar.

    Komisyon sunulan yasa teklifini ya reddeder ya da kabul eder yahut bir takım düzeltmeler yapar. Komisyon tarafından kabul edilen yasa teklifi 95. Madde belirtildiği gibi mecliste kanun düzeyinde tartışılmak üzere bu defa görüşülmek üzere yasayı meclise gönderir. Nitekim Mecliste bu yasa teklifi madde madde görüşülür. Daha sonra mecliste kabul edilme, reddetme ya da bir takım düzeltmelere gidilmesi için oylamaya sunulur. Mecliste hazır bulunan milletvekilleri tarafından onaylanan yasa tasarısı, 84. Madde geçtiği üzere şayet çoğunluğun hevasına (istek ve arzusuna) uygun bulunup oylanır. Halen sunulan yasa tasarısı yasalaşmış değildir. Daha sonra Senato'ya sevk edilir. Yine burada da diğer alt komisyonlarda icra edilen aynı işlemler uygulanır. Alt komisyon yasa hakkında görüşünü bildirir. Daha sonra birçok tartışma ve kavgadan sonra bu komisyon yasa teklifini kabul ederse sadece kral ve kendi adamlarından olan başka hiç kimsenin kabul edilmediği senatoya görüşülmek üzere sevk eder.

    Ürdün anayasasını 36. Maddesin de belirtildiği üzere: Kral Senato başkanı da dahil olmak üzere Senato üyelerini belirler. Aynı zamanda senato üyesi olabilmek için aşağıdaki tabakalarından birisinde yer almak gerekir:

    Daha önce başbakan veya eski bakanlar, büyükelçiler, komisyon ve başkanları, parlamentoların, başkanları, Yargıtay, Temyiz, Yargıtay delegeleri, askeri ve sivil mahkemelerde görev yapmış hakimler, en az tugay komutanlığı yapmış emekli astsubaylar ve daha üst rütbelilerden oluşur.

    İşte bu kimselerin hevasına göre değerlendirilerek sunulan yasa teklifi kabul edilirse yine de sunulan tasarı yasa haline gelmez ta ki tağut onaylayana kadar. Bunların hepsi 93. Madde yer alır.

    Kanun maddesinde şöyle demektedir: sunulan bütün yasa teklifleri başbakan tarafından millet meclisine görüşülmek üzere sunulur. Meclis kabul etme veya red etme hakkı yahut düzeltme hakkına sahiptir. Hiçbir kanun teklifi millet meclisi ve senato tarafından kabul edilip kral onaylamadığı müddetçe yasa haline gelmez. Elbette kralın da onay için sunulan yasa tasarısını onaylama ve red etme hakkı vardır. Hatta aslından tekrar görüşülmesi için millet meclisine öneriyi tekrar geri de gönderebilir.

    Söyler misiniz, bundan daha açık ve daha büyük bir küfür varmı dır?

    Bu yapılanlar insanların heva ve arzusu ürünü olan bu kanunlar yeryüzü ve gökyüzünün sahibi olan, Cabbar olan Allah telanın kanunlarının önüne geçirilmemiş midir? Yoksa bu yapılanlar nedir, söyler misiniz?

    Bu aşağılık, kâfir yasa koyanların yasalarının; tek ve bir olan hak Teâlâ tarafından Nuh(a.s)’a ve diğer bütün peygamberler ve bizlere kanun koymuş olan Allah tealanın kanunlarının önüne geçirilmesi değildir de, nedir?

    Söyler misiniz; Allaha bundan daha büyük düşmanlık ve Allah’a karşı bu denli bir inatçılık olabilir mi? (Küfürde)Bundan daha ötesi olabilir mi?

    Söyler misiniz; (Allaha karşı) bundan daha büyük saygısızlık ve (Allahı) küçük görme olabilir mi?

    Bütün bunlar Allah tealanın yasalarını oyun ve eğlence edinme değildir de, nedir?

    Bu kadar açık ve net bir küfür ve şirkden sonra tecehhüm ve irca ehli kimseler çıkıp; sizin iddia ettiğiniz gibi; bu kimseler, tağut yasalarını, bir ve kahhar olanın yasalarından üstün tutmuyorlar” diyebilmektedirler. Bunların bazı ruhbanları (hoca ve şeyhleri) ise; yasa koyan kâfirlerin küfür dinlerini tutuyorlar tek ve kahhar olanın yasaları ile kıyaslayarak, islam devletinde hükmeden muvahhid bir kadı ile kıyaslamaya kalkıyorlar.

    Nitekim utanmıyorlar ve diyorlar ki: bu kadı, facir ve isyankâr bir kimseye, rüşvet aldığından ya da heva ve arzusu doğrultusunda hüküm vermesi ile kıyaslıyorlar. Bu zavallı miskin, yasa koyanlar ile bu islam kadısını birebir kıyas ediyorlar. Böyle bir kadı nasıl Allahın kanunlarının önüne diğer yasa koyucuların kanunlarını geçirirse kâfir olursa, bu yasa koyucuları bu kadıya kıyaslayarak yasa koyanların kanunlarının daha üstün ve daha güzel olduğunu söylemedikleri müddetçe kâfir olmuyorsa, yasa koyanlarda böyledir diyorlar. İddialarına göre bu kadı ancak kalben inkâr eder ise, o zaman Allahın dininden çıkar diyorlar.

    Bizler burada, (küfür devletinde)kâfir yasa koyanlar ile (islam devletinde)Müslüman olan zalim ve isyankar kadıyı bir tutarak bu fasid kıyasa gidenleri görmezden gelerek, bu risalemiz dışından birçok yerde reddiyeler verdiğimizden dolayı diyoruz ki:

    Yukarıda bahsettiğimiz; şer-i nasların iptali, kuran ayetleri ve rasulullah’ın(s.a.v)sünneti ile amel etmeme gibi şeyler ancak insanlar tarafından konulmuş anayasa kanunları çerçevesinde hareket edilmektedir daha sonra bu kanunlar milletin en rezil kimseleri tarafından ele alınarak tartışılıyor; ya kabul edliyor ya reddediliyor ya bir değişikliğe gidiliyor yahut başka bir kanun çıkartılıyor. Söyler misiniz bu yapılanlar, heva ve arzularına göre kanun çıkarmalar, tartışmalar; Allahın kanunlarının önüne, bunların koymuş olduğu yasaların geçirilmesi değildir de, nedir?

    Bu apaçık hüküm koyma değil midir! Bu kanun koyucuların kanunlarının, heva ve arzularının Allahın kanunlarının önüne geçirilmesi değil ise nedir? Yahut insanların koymuş olduğu kanunlar, Allahın kanunlarının önüne geçirilmesi ve daha üstün tutulması nasıl ve ne zaman olmaktadır, bana söyler misiniz?

    İlk müşrikler; putlarını Âlemlerin rabbi olan Allah teala ile eşit tutup, ortak gördükleri zaman bunu rabbimiz inkâr etmiş ve onların pişmanlık duydukları zaman şöyle söyleyeceklerini haber vermiştir:

    “…………………………………………………..


    İşte görüldüğü, gibi kendi ilahlarını veya ortaklarını yahut benzerlerini kahhar olan tek olan Alemlerin Rabbi ile eşit tutanların halidir. O halde kendini, farklı farklı rablerin yasa koyan ortaklarını; ilahlar, hükmedenler(kanun koyanlar)ve Allah tealanın yasalarını değiştiren ya da başka kanunlar koyan, Allahın kanunlarına, koymuş olduğu sınırlara, dinine ve ayetlerine hükmedip tasarruf eden kimselerin hali nice olur?

    Şayet onlar Allahın şeriatını kendi kanunları doğrultusunda değiştirmiyorlarsa, etkisiz ve hükmetmeyen kılmıyorlar yahut Allahın kanunları içerisinden yasa yaptıkları iddia ediyorlar ise yahut Allahın kanunlarına arz ederek yasalar koyuyorlar ise pekâlâ neden Allahın koymuş, değişmez olan yasalarını tartışmaya ve görüşmeye açıyorlar ki? Nitekim daha önce de değinildiği gibi onların yasamaları görüşme ve tartışma üzerine kurulmuştur. Bu bile Allahın kanunları ile oyun oynandığının ve Allahın kanunlarının üzerine kanunlar konulduğunun açık bir göstergesidir. Bu ise çok açık bir küfür ve çok net bir şirktir.

    İşte görüldüğü gibi bu yasa koyanların yapmış oldukları bu derece çirkin ve kötüdür. Allahın laneti zalimlerin üzerine olsun…

    Buna rağmen bu millet meclislerine, parlamento fitnesine kendini kaptırmış kimseler bu kadar küfrü ve bu derece net şirki görmezlikten geliyorlar. Bu nedenle bu hastalığa kapılmış olanlar; bu meclislerden yapılan yasa koyma, kanun çıkarma işlerinin yerine insanların dikkatlerini bu meclislerde yaptıkları ve övündükleri aşağılık diğer işlere yönelterek konunun tantana ve boşboğazlığını yapıyorlar. Diğer taraftan öncelikli olan meclisin esas görevini olan küfri işlerini insanlara göstermiyorlar.

    Diğer iddia etmiş oldukları ise; kendilerini hükümetin yapmış olduğu icraatların takipçisi ve hesaba çekicisi olarak görmeleridir. Hatta bazıları utanmadan bu yaptıklarını hisbe olarak vasfetmekte ve hatta daha öte geçerek Allah tealanın kitabında müminlere emretmiş olduğu emr bil marfu ve nehyi ani-l münker mesabesinde olduğunu iddia etmektedirler.

    Bizler her şeyden önce daima şunu soruyoruz: bu iddia etmiş olduğu görevinizi nasıl yerine getiriyorsunuz? Söyler misiniz, bu yaptığınız görevinizi aynı peygamberlerin menheci, heydi (yolu) ve sünneti üzeremi yapıyorsunuz? Aynı rabbimizin buyurduğu gibi: “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!” (Bakara, 165)“Allah’a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.” (Şuara, 97-98) “Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın.” (Nahl, 74)

    Şayet o meclislerde kanun koyanlar ayette bahsettikleri gibi bir görev yapıyorlar iseler, İslam dininde ki hisbe ve emri bi-l maruf ve nehyi ani-l münker görevini yapmaları doğru ve gerçek olur. Aksi takdirde bunların yapmış oldukları; anayasa uygun ve anayasal kanunlar çerçevesinde, şirk maddeleri ve bentleri doğrultusunda yapmış oldukları küfür menheci üzere; şirk ehlinin yaptıklarından ibarettir. Kesinlikle görülmektedir ki, bu kimselerin yapmış oldukları tamamen izah etmeye çalıştığımız şu son küfri menhec üzere hareket etmektedirler.

    Çünkü anayasa, bu kimseleri kanuni olarak bununla sorumlu tutmuştur. Bu kimselerin görevi yasal olarak belirlenmiş ve görevlendirilmiştir. Anayasa bu kimselerin tutması gereken yolu tayin etmiş ve menheclerini çizmiştir. Dolayısıyla bu kimselerin yapmış oldukları tamamen anayasanın yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirmektir. Zaten kendileri de bunu yeri ve zamanı geldiğinde dile getirmekte Ürdün anayasasının 96. Maddesi gereğinin bu görevi yerine getirdiklerini belirtmektedirler.

    Anayasa da: milletvekili ve senato meclisinde yer alan her bir üye bakanlara; kendisinin de görevinin belirlenmiş olduğu devlet kanunları çerçevesinde, kanun maddelerince belirlenmiş kanunlar doğrultusunda umumi soru sorabilir ve cevap isteyebilir. Sorulan soru ve istenen cevaplar sekiz günden önce görüşülmez ve ele alınamaz.

    Bu sebeplerden ötürü; gördüğün gibi bu Milletvekilleri sakallı olsun, sakalsız olsun sunulan, ele alınan kanun tekliflerini inkâr edememek yahutta iddia ettikleri gibi hükümeti hesaba çekememektedir. Yapmış oldukları kanunların kendilerine tanımış olduğu sınırlar doğrultusunda olmakta ve bunun ötesine geçmemektedir.

    Hükümetin yapmış olduğu hatalarını inkârları ise ancak anayasa da belirlenen çerçeve dâhilindedir. Bazen bir ayet veya bir hadis zikretmiş olsalar bile anayasa da yer alan kanunlara boyun eğmesi lazımdır. Çünkü o müşriklere göre anayasa; ayetlere ve hadislere hukuki statüsü ya da zorunlu bir yasallılık vermektedir. Yani anayasanın izin vermiş olduğu, müsaade ettiği ölçüdedir her şey. Bunların örnekleri oldukça çoktu. Şu sözlerimizin doğruluğundan emin olmak, milletvekillerin açık küfürlerini, katıksız şirklerini gözleriyle görmek ve kulaklarıyla dinlemek isteyenlerin milletvekillerinin gerçekleştirdikleri oturum zabıtlarına bakmaları ve aralarında yapmış oldukları tartışmalara yeterli olacaktır.

    Sakallı milletvekillerinden şu sözlerini ne kadar çok işitiyoruz: sizin söylemiş olduklarınız; hükümetin saygılı olacağına, muhafaza edeceğine dair yemin etmiş olduğu görevleri arasındadır, bizim yaptığımız ise hükümete bunu hatırlatarak olmaktadır.

    Bu sakallı milletvekillerinin sözleri aynı şu sözlerine benzemektedir: Çıkarmış olduğunuz bu kanun, bu antlaşma veya falan proje anayasal değildir ve anayasaya terstir. Nitekim milletvekilleri bu tür sözler oldukça çok söylemekte ve hatta bir celsede onlarca kere tekrarlanmaktadır.

    Görüldüğü gibi bu milletvekilleri ne emri bi-l maruf ve ne de nehyi ani-l münker ile alakaları vardır. Bunlar ne marufu emredebilmekte ve ne de münkeri nehiy edebilmektedirler. Yapmış oldukları her şey anayasal çerçevededir. Bu yüzden görevlerinin başına geçmeden önce; üzerine yemin ettikleri, saygı gösterip, tazim ettikleri ve muhafaza edecekleri dinleri bundan ibarettir. Bu, anayasanın 80. Maddesinde belirtilmektedir.

    O halde bazı sakallı milletvekillerinin yahut diğer milletvekillerinin bazen dile getirmiş oldukları ayet ve hadisler uyulan tabii olunan değil, uyan ve tabii olandır… Hâkim olan değil, mahkûm olandır…

    Şu sizlerin işlemiş olduğunuz rezalete yazıklar olsun… Yazıklar olsun…

    En rezil insanlara yazıklar olsun…

    İzzet ve kuvvet sadece; Allah’a, rasulüne (s.a.v) ve iyiliği emredip, kötülükten alıkoyan müminlere aittir.

    Yahut iyiliği emretme de ve kötülükten alıkoymada sadece şeriatın kendilerine emrettiği şekilde hareket eden ve peygamber (s.a.v) menheci üzere hareket edip insanları Allahın dinine davet edenlerindir.

    Yahut Allahın koymuş olduğu ve asla aşılmaması gereken sınırları aşmayan, iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma sorumluluğunu yüklenmiş olan islam ümmetine aittir.

    “Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.” (Ahzab, 39)

    İslam ümmeti bu sorumluluk ve görevi yerine getirmek için; yasa koyan müşrik milletvekillerinin yaptığı gibi anayasal bir koruma yahut tağuti bir himayeyi şart koşmamaktadır. Aksine bu tağuti düzeni tekfir eder ve ondan beri olurlar. İyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma görevini ise Allah rızası için yerine getirirler ve bu konuda karşılaşabilecekleri sıkıntı ve zorluklara sabrederek karşılığını sadece Allahtan beklerler. Müslümanlar asla bu milletvekillerinin yaptıkları gibi; ne tağutlardan ve ne de anayasal güvence arkasına sığınarak, birçok ülkede olduğu gibi milletvekilinin ensesine bir tokat indiren en basit bir polisin dahi gerektiğinde deldiği yapay bir koruma altına sığınmazlar. Bu yüzdendir ki kendilerinin yazıp çizdiği hak ve hukuk gereği bu milletvekillerinin yaptığı anayasanın arkasına saklanmaktan ibarettir.

    Fakat muvahhid bir davetçi bu görevi yerine getirmek için ancak mevlasının ve efendisinin güvencesine ve himayesine sığınır. Mümin başına gelen sıkıntı ve zorluklar karşısında kendinden önceki peygamberler, şehitler, Salihler gittiği yoldan gider ve sadece Allah tealaya sığınır. Mümin kendinden öncekilerin bu dinin yüceltmek ve ne kadar zorluklar ve belalar çektiğini hatırlar, nasıl testerelerle kesildiklerini hatırlar. Dinlerinin kendilerine emrettiklerini olduğu gibi tam olarak yerine getirdiler. Sen, Allah tealanın şu hatırlatmasından asla gafil kalma! “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” (Lokman, 17)

    Bu gibi ayetler oldukça çoktur. Mümin kimse Allahın dinin yüceltmek için bütün gayretini gösterir ve ömrünün Allahın şeriatının yeryüzünde hâkim kılınması için harcar. Bunu yaparken de sadece ve sadece Allah tealanın rızasını gözetir. Bundan dolayıdır ki, ne kadar da zayıf olsa her zaman izzetli ve şereflidir. Her zaman Allahın dini ile iftihar eder. Nitekim Allah Teâlâ da kendisini hem bu dünya da ve hem de ahirette aziz ve yüce kılar. Selef salihin dediği gibi: kim bu dine yardım ederse Allah telanın şu ayeti kerimesinden mutlaka nasibi olur: “Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi? (İnşirah, 4) işte bu yol muvahhidlerin yoludur…

    Diğer bahsetmiş olduğumuz yol ise müşriklerin yoludur. Bu iki taife arasında ve iki yol arasında çok büyük farklılıklar vardır. Bu iki taife ve bu iki yol arasındaki büyük farka rağmen yarasa kılıklı müşrikler bu taifeyi ve bu iki yolu birbirine karıştırmaya, hakkı batıl ile örtmeye kalkıyorlar. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız millet meclislerinde işlemiş oldukları şirki haksızca ve zorla hisbe diye isimlendirererek tevhid ile şirki bir birine karıştırıyorlar. Güya yapmış olduklarını da; iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma olarak görüyorlar.



    Seçmen kimseye(Müntehib)gelince:

    Bu şirk dinini kendine din edinen kimsenin gerçekte neler yaptığını böylelikle öğrenmiş oldun. Yani bu kimsenin kendine birçok farklı yasa koyan kimseler arasında bir(yasa koyucu)rab seçtiğini, yasa koyma işini yerine getiren dolayısıyla da bu şirk görevinde yerine geçecek kimseleri seçtiğini görmüş oldun.

    Seçmen kimse; ya bu seçim işini kendisi yerine getirmeye kalkışan, seçim işini kendine bir menhec edinmiş kimsedir. Seçim işini anayasanın kendisine yüklemiş olduğu hak bir görev olarak bilir.

    İşte bu durum da Milletvekillerinin emanet olarak üstlenmiş oldukları Milletin yasama işini üstlenenler ile bunları seçenler arasında hiçbir fark yoktur. Bu ikisinin (milletvekili ve seçmen) arasındaki fark birisinin (milletvekilinin) direkt olarak küfür yasaması yapması diğer seçmen kimsenin ise milletvekilini (yasama yapması konusunda) kendinin yerine seçmesi ve onu kendine vekil tayin etmesidir.

    Böyle bir durumda yerine geçiren yani vekil seçen kimse (seçmen) bilfiil o işi yapan kendisine vekâlet verilen (milletvekili) gibidir. Aslında bu kimse yasa koyan ve vekâlet yoluyla yasamaya ortak olan kimsedir.

    Seçmen kimse yahut ta bu işi (yasama) tam olarak üstlenmez. Direkt yasa koymaya hevesli değildir. Yasa koymaya ehil olmadığını düşünür. Bu yüzden yasa koymaya ehil olan doktorlar, ilim adamları, anlayış ve kavrayış sahibi zannettiği güvendiği kimselere bu hakkı verir.

    Bu kimse kendini yasamaya bilfiil iştirak eden değil de, onlara tabii olan olarak görür. Dolayısıyla seçmen, milletvekillerini seçer, kendine onları yasa koyucular edinir, mutlak olarak yasama hakkını onlara verir, onlarla uyumlu hareket eder. Bu işi kendine bir menhec edinmiştir. İşte bu ibadette müşrik kimsedir.[11]

    Bu aynı yukarıda da bahsi geçen meselede olduğu gibi itaat eden kimselerinde, itaat ettikleri kimseler gibi olmasına benzer. Müşriklere “ölü hayvanın ve şer-i olarak kesilmiş olan hayvanın yenmesi” hususunu eşit gören kimselere itaat hususu gibidir. Ayette: “Onlara (müşriklere) itaat ederseniz sizlerde kesin müşriklerden olursunuz.” Dikkat edilirse ayette sadece bir hüküm hakkında itaatten söz edilmektedir. Acaba her yönüyle yasama hakkını mutlak olarak üzerine alan kimseye, parlamentoya yahut bu konuda her yönüyle yasama hakkını mutlak olarak birilerine veren kimsenin hali nice olur?

    Bununla birlikte bu kimseler aynı “haham ve rahiplerine” yasama konusunda itaat eden kimseler gibi olurlar. Daha önce ayette geçtiği üzere: “Onlar; haham ve rahiplerini Allahın dışında kendilerine rabler edinmiş kimselerdir.” Diğer ayette ise Allah Teâlâ onların koşmuş oldukları şirkten münezzehtir.” Görüldüğü gibi Allah Teâlâ onlara şirk hükmünü vermiştir.

    Büyük şirkte ise te’vil olmaz.

    Söyler misiniz; Allahtan başkalarının rab edinilmesi konusunda nasıl olurda geçerli bir te’vil olabilir ki! Ayrıca bu işi yapan (yasama hakkını Allahın dışında başka kimselere veren) kimse cehaletiyle mazeretli olmaz.

    Daha öncede zikrettiğimiz üzere Allah Teâlâ kulları üzerine huccetini ikame etmiştir. Kullarının fıtrat üzere hanif olarak, şirkten uzak bir şekilde yaratmıştır. Bununla birlikte bütün peygamberleri de bunu-şirkten uzak olma- ve tevhidi hatırlatmaları için göndermiştir. Peygamberler, insanları şirkten uzaklaştırmak için gönderilmiştir fakat maalesef insanların çoğu şirk içerisine girmişlerdir.

    Müslim’in sahihinde rivayet etmiş olduğu hadiste peygamber(s.a.v)şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Ben kullarımı hanîf –şirkten uzak, doğru yolda- kimseler olarak yarattım, sonra şeytanlar onlara musallat oldu ve onları dinlerinden uzaklaştırdılar. Kendilerine helal kıldığımı- onlara haram ettiler, hiçbir delil indirmediğim şeyleri Bana ortak koşmalarını emrettiler…”

    İşte günümüzde insanların birçoğunun durumu böyledir. Allah Teâlâ insanları hanif olarak yarattı, hidayet üzere dünya ya getirdi ve bütün peygamberler tevhide çağırdılar. Ayrıca bütün kitaplar da; tevhide aykırı olan şeylerden uzaklaştırmak ve Allah’a şirk koşmaktan sakındırmak için indirildi.

    İnsanların ve cinlerin şeytanları olan; rahipler, kâhinler, milletvekilleri ve tağutlar; insanlara şirki süslemişler, güzel göstermişler (insanları kandırmak için) zamanımızın isimleriyle isimlendirmişler; “demokrasi”, “hürriyet” ve “çağımız kanunları” gibi adlar takmışlardır. Bunlar; Allahın izin vermediği Allahın dininde olmayan yasalar koymuşlardır ve Allahın kitabında indirmediği konularda Allaha şirk koşmayı emretmişlerdir. İnsanlarda bu kimselere; itaat etmişler ve tabii olmuşlar ve böylelikle hak yoldan sapmışlardır.

    Daha önce de geçtiği üzere peygamber (s.a.v), bu kimselerin “Adiy bin Hatim” hadisinde beyan edildiği üzere “rahip ve hahamlarına”(milletvekilleri) tabii olan, itaat edenlerin cahillikleri, ibadette itaat olduğu için şirktir ve bu onlar için mazeret değildir. Zaten bu Adiy’nin sözü olan: “İnsanlar, onlara ibadet etmemişlerdi.” Sözünden de anlaşılmaktadır.

    Adiy bin Hatim, peygamber(s.a.v)’i tevbe suresinde yer alan ayetleri okurken işittiği zaman, peygamber(s.a.v), kendisine rahip ve hahamlara yani yasa koyanlara itaatin yasama da ve ibadette şirk olduğunu beyan etmiştir. İşte bu, insanların rab edinilmesidir, insanlar onlara secde etmeseler de, onları rab edinmişlerdir.

    İşte bu yüzden her kim; milletvekilleri ile aynı görüşte olur, aynı düşüncede olur yahut ittifak halinde olurlarsa yahut bir araya gelir ise ya da bu hükümetlerle dinde daha sonradan ortaya çıkmış olan küfri, Allahın dışında yasamayı başkalarına veren hakeza çıkardıkları yasaları anayasaya ve insanların elleriyle koydukları yasalara uygun yasalar çıkartanlarla birlikte olurlarsa, onları rab edinmişler ve kendilerine İslam dininin dışında başka bir din edinmişlerdir.

    İşte bu anlattıklarımız seçimlerde yapılanların ta kendisidir. Seçimlere katılanlar demokrasi dinini yani hüküm koyma ve yasama yetkisini Allaha’a değil de halka verenlerdir. Seçime gidenler aslında kendilerinin yerine yasamayı mutlak olarak anayasa ya uygun şekilde yapacak olan rablerini seçmektedirler.

    Kim bunu-seçime girer ve milletvekili- seçimi yaparsa İslam dininden ve tevhid’den beri olmuş demektir. Bu kimse namaz kılsa, oruç tutsa Müslüman olduğunu iddia etse fark etmez. İnsanların nefisleri, kendileri aleyhlerinde huccettir.

    Her kim insanların bugünkü hallerine dikkat ederse; insanların fert ve topluluk olarak nasıl bu şirkin üzerine üşüştüklerini görür. Dolayısıyla da bu ümmetin neden zayıfladığını, kuvvetini yitirdiğini ve bu hale düştüğü anlar. Düşmanların neden ümmetin üzerlerine musallat olduğunu idrak eder.

    Şirk Allah’a karşı işlenilen en büyük günahtır. Zira peygambere(s.a.v): en büyük günah nedir? Diye sorulduğunda, Seni yarattığı halde senin Allah’a şirk koşmandır” buyurmuştur.

    Bundan dolayı muvahhid kimse Allahın üzerindeki fazlının ne kadar büyük olduğunu bilir. Zira Allah Teâlâ o kimseyi tevhide hidayet etmiş ve kendisine iman nimetini vererek şirkten kurtarmıştır.

    Tevhid konusunda ihmalkâr davranıp şirke düşmekten seni sakındırırım! Çünkü tevhid; kişinin tek sermayedir. Tevhidin kaybedilmesi ise apaçık bir hüsrandır. Şaşılacak şey ise; helak olanın nasıl helak olduğu değil, kimlerin kurtulduğu ve nasıl kurtulduğudur.

    Bu anlattıklarımızdan sonra bildiklerinizi, tanıdıklarınızı; bu hükümetlere tabii olmuş kimseleri, küfri dinleri hususunda, farkına vararak yahut farkına varmayarak şirke düşmekten sakındırsınlar ve apaçık bir hüsrandan kurtarsınlar.

    Fakat burada bir şeye dikkat çekmek gerekir. Bizler bu kadar büyük ve kapsayıcı bir şirkten söz ettikten sonra ayrıca bu hükümetlerle aynı düşüncede yahut ittifak halinde olanların küfrünü beyandan sonra istemeden yani ikrah altında bu seçimlere katılanları şayet var ise tekfir etmiyoruz.

    Aynı şekilde seçimlere katılan kimse; aldanıp ta meclisleri sadece insanlara hizmet götüren meclisler olarak bilirse ki, günümüzde birçok avam insanın zannettiği gibi böyle bir düşünceye sahip olarak tutup akrabalarını ve tanıdıklarını seçerler ise, işte biz bu kimseleri tekfir etmeyiz.

    Biz burada “büyük şirk” de cehaleti mazeret görmüyoruz. Bizim dediğimiz; (yasama) meclislerinin hakikatinin bilinmemesidir. Dolayısıyla bizim burada söylemek istediğimiz hata ile ya da kasıt olmaksızın[12] bu seçimlerde oy kullananlardır. Rabbimizin buyurduğu gibi: “Rabbimiz! Hata ile yahut unutarak yaptıklarımızdan dolayı bizleri bağışla” hadisi kutsi de açıklandığı üzere Allah teala şöyle der: “evet,”tamam yaptım”

    Yani meselenin özü şudur: şayet avamdan olan bir kimse veya cahil kimse yukarıda anlattığımız gibi meclislerin hakikatini bilirse yani meclislerin yasama meclisleri olduğunu, meclistekilerle aynı görüşte olur, meclistekilerin yaptıklarının doğru olduğunu, mutlak olarak yasama yapabileceklerini, bunun kendilerinin hakkı olduğunu kabul ederse yahut anayasanın bir gereği olarak yasa koymaları için seçerse bizim yanımızda bu kimse müşriktir. Bu seçen kimse yasama konusunda itaatin küfür olduğunu bilmese de, aynı peygamberin (s.a.v) müşrikleri tevbe suresinde mazeretli görmediği gibi; biz de bu konuda bu kimseyi mazeretli görmeyiz… Adiy bin Hatim’in hadisinde görüldüğü gibi yasama da itaatin, ibadet olduğu insanlara gizli kalmış olmasına rağmen o insanlar mazeretli görülmemişlerdir.

    Fakat avamdan birçok yaşlı erkek ve kadınlar bu küfri yasama meclislerinin hakikatini bilmemektedirler. Bundan dolayı seçimlere katılırken ya da seçerken yasa koyucu rabler olarak seçmemektedirler. Böyle kimseler, kendilerinin yerlerine; sorunlarını çözecek, hizmet edecek yahut bölgelerine hizmet götürecek kimseler olarak seçmektedirler.

    İnsanların çoğunun kastı ve istedikleri budur. Bu kimseler oynanan oyunu böyle görmektedirler ve oyuna ortak olmaktadırlar. Bu tür bir kimsenin asli tevhidi sabit, tağutu ve yasalarını inkâr etmiş ise, bu zan ve kasıt ile de seçimlere katılmış ise, biz bu kimse hakkında deriz ki: bu kimsenin ameli zahir de küfürdür. Çünkü bu kimse kastının ne olduğunu açıklayana kadar kastının ne olduğunu bilmemekteyiz. Bu aynı: “ Ya rabbi! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” diyen kimse gibidir. Bu kimsenin sözünün zahirinden anlaşılan şey küfürdür. Bu kimsenin hata ile söylediğini anlayıncaya kadar biz bunu bilemeyiz.

    Sonuç olarak:
    Biz bu tür kimseler hakkında deriz ki: bu kimseler, demokratik oyunlara girdikleri, yasamayı Allah tealaya değil de insanlara verdikleri için zahir de küfri seçimlere katılmışlar nitekim küfür ameli işlemişlerdir. Fakat dediğimiz gibi insanların durumlarının karışıklığı söz konusudur. Biz bu yüzden küfür hükmünü avam insanlara tayini olarak indirgemeyiz. Hatta bu kimselerin kasıtlarının; yasa koyucu ve seçtiklerinin hakikatini bilene kadar küfür hükmünü avam insanlara tayini olarak indirgemeyiz. Şayet seçmen kimse; yasa koyucu ve seçtiklerinin hakikatini bilmiyor ise kendine bu mesele açıklanana kadar muayyen şekilde tekfir edilmez. Kendisine mesele açıklandıktan sonra halen (oy kullanma konusunda) ısrar ederse de muayyen olarak tekfirinden de hiç çekinmeyiz
    .

    Bu aynı şöyle diyen kimsenin durumu gibidir:
    “Ya rabbi! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” biz böyle bir söz söyleyen kimseye; sen küfür sözü söyledin” deriz. Şayet bu kimse sözünü geri alır, Allahtan bağışlanma diler ve benim kastım; Allah’ı övmek ve ona hamd etmek idi fakat dilim sürçtü ve hata ettim bunu kasıtlı olarak yapmadım” der ise biz bu kimseyi tekfir etmeyiz…

    Şayet bu kimse sözün de ısrar eder, sözünden dönmez ve Allah’tan bağışlanma dilemezse bu kimseyi tekfir ederiz. Çünkü bu kimse aynı ayette belirtildiği gibi, Firavunun: “Ben sizin en yüce rabbinizim”demiştir.

    Bu kimsenin durumu, elbette yasama konusunda bizatihi bir kimsenin kendisinin ya da başkası vasıtasıyla kendisine verilen yasama hakkını elde etmeye çalışan ve bunun için uğraş veren kimse gibi değildir. Zira bu (milletvekili) kimse direkt kâfir olur çünkü bu kimse küfrü kast etmiş ve hatasız olarak bu yolu kendi seçmiştir.


    Aynı şekilde bazı sakallı yasa koyucu milletvekilleri; hak ile batılı bir birine karıştırdıkları için avamdan aldanan cahil kimseler de kasıtsız olarak bu seçimlere katılanlar arasına dâhil edilebilir. Bu sakallı kimseler Allahın şeriatı ile hükmetmeye insanları çağırır zaten parlamentoya giriş gayeleri de budur. Bu kimseler seçimlere girerken de; sloganları ve reklamları kafa karıştıran ibarelerden oluşur. Sloganları göz kamaştırıcı ve aldatıcıdır. “Tek Çözüm islamda’dır” bu tür cümleler avamı aldatır.

    Her kim bu tür şeyleri öne sürerek; avamdan yaşlı kimseleri aldatarak onlara sakallı kimselerin seçilmesiyle Allahın şeriatını hakim kılacakları konusunda yanıltılır ve bu konuda ikna edilirler ise bununla beraber bu kimselerin seçilen kimselerin yaptığı işin hakikatini küfri yasama işi olduğundan haberdar olmaz, parlamentonun hakikatinin yasama olduğunu bilmez, anayasada belirtildiği üzere seçimlere katılmayla; yasama ve hüküm koymanın halka verildiğini bilmez, seçeceği kimsenin Allah’ın razı olduğu İslam şeriatıyla hükmedeceği kendisine gösterilmiş ise bu kimseler küfri bir amel işlemiş cahil, dalalete düşmüş, düşürülmüş kimselerdir. Fakat bizler bu kimseleri muayyen olarak tekfir etmeden önce; yasama meclislerinin hakikatini, işlemiş oldukları hatayı, seçmiş oldukları milletvekillerinin neler yaptığını, kendilerine oynanan oyunları izah eder anlatırız.

    Meselenin hakikatini bilirler buna rağmen bu küfri dine katılma konusunda ısrar ederlerse, mecliste olup bitenleri kabul ederler ve yasama yapmaları için halen birilerini seçerse onları tekfir etmekten çekinmeyiz.

    Bu tafsilatın iyi bilinmesi gerekir. Bizim bu konuda geçerli olarak özür gördüğümüz ya da tekfiri muayyene indirgeme de tekfirin manisi olarak gördüğümüz şey; (oy kullanan kimsenin)kasıtsız olarak[13] yapmasıdır. Bunun da anlamı; mübah olan hatta haram olan bir şeyi, bir kimsenin yapmaya kalkması veya yapmayı istemesidir. Bunu yaparken kastetmeden, istemeden küfre, seçmede küfre, şirke düşmesidir.

    Bunun (hata) kaynağı, bu meclislerin hakikatinin bilinmemesidir. Bize göre bu konuda muayyen tekfirin önündeki mani budur yoksa kişinin yasamada; itaatin küfür ve büyük şirk olduğu konusundaki cehaleti (bilmemesi) değildir. Bunu yaparken yasa koyanların olması, onlara itaat yahut yasama hakkının onlara verilmesi kastı olması gerekir. Daha önce de geçtiği üzere peygamber (s.a.v) bu konuda mazeret kabul etmemiştir.

    Aynı şekilde bilinmesi gerekir ki, yasa koyanlara itaat sadece bir meselede dahi olsun küfürdür. Tabiî ki itaat konusu yasama ve küfür ise durum böyledir. Fakat kim de; yasa koyanlara mübah ya da küfre götürmeyen bir günah konusun da itaat ederse küfre girmez…

    Bunun açıklaması ise şöyledir: yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento), milletvekili, hâkim veya tağut; içki içmeyi, ölü hayvanın etini yemeyi, faiz yemeyi yahut zina etmeyi emretse ve emredilen kimse de ikrah altında ise, ittifak ile bunları yapmasında bir sakınca yoktur. İkrah altında değil ise korkudan, müdahane[14] olarak yapmış ise bu kimse masiyet işlemiş bir günahkârdır.

    Şayet hâkim, yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) vb. bir kanun koyarak yasa çıkarır; içki satışı, içilmesi veya ölü hayvanın etinin yenilmesi veya faiz yemek mübah olduğunu söylerse yahut çıkarmış olduğu kanunda ölü hayvan eti aynı şer-i olarak kesilmiş hayvan gibidir yahut ta ayette buyrulduğu gibi “muhakkak ki satış, faiz gibidir” der ise, bu tür şeylere tabii olmak, kabul etmek, itaat etmek konusunda Allah Teâlâ şu ayetinde buyurduğu gibi: “Onlara itaat ederseniz, sizlerde onlar gibi olursunuz.”

    Burada “itaat etme” den kastedilen; bilfiil bunların yenilmesi, içilmesi, yerine getirilmesi veya işlenilmesini gerekli kılmaz. Bilakis bu konularda, bunları yasalaştırarak değiştirenlerle aynı görüşte olma, ittifak içerisinde olma, kabul etme, benimseme de açık bir küfürdür. Bunları yapması, işlemesi de hükmü değiştirmez.

    Müslim sahihinde rivayet ettiği üzere: “Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise kâfirlerin ta kendisidir.” Bera’ bin Azib’den rivayetle gelmiştir. Bu ayetin iniş sebebi ise Yahudiler aralarında şöyle derlerdi: bizlerden değerli bir kimse zina etse cezalandırmayız fakat zayıf, değersiz bir kimse zina etse recmederek cezalandırırız. Fakat daha sonraları Yahudiler bir araya gelerek herkes için geçerli olacak bir karar aldılar: bizden her kim değerli olsun, değersiz birisi olsun suç işlerse yüzünü karaya boyayacağız ve kamçılayacağız. Yani recm yerine bunların yürürlüğe koydular.

    İşte her kim de bu tür bir yasamaya onay verir, kabul ederse aynı fikre sahip olursa kafir olur. Açıkça görüldüğü gibi bu kimse zina etmese de fark etmez.

    Kişinin sadece onaylaması, kabul etmesi, bunu din[15] edinmesi; Kişinin milletvekillerinde, hüküm koyanları yasama hakkına sahip görmesi de böyledir. Nitekim bu konu anayasalarında da böylece yer almaktadır. Bu apaçık bir küfür ve çok net bir şirktir.

    Her halükarda tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) içki içmeye veya faiz yemeye zorlayamaz. Zaten bunları yapmak onlara göre şahsi bir özgürlüktür.

    Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) içki fabrikalarını, içki içilen yerleri korusalar da, ruhsatlar verseler de, bunların yapılmasını, satılmasını meşru görseler de, onlar için en önemli olan, insanlardan istedikleri şey; kanunlarına ve düsturlarına saygı gösterilmesi, bu konuda ki Allah’a ortaklarının tanınmaları, kabul edilmeleri ve yasama hakkının onlar da olduğudur. Yasamanın sadece onlara ait olduğunun kabullenmesidir ki, bu ise onlar içim apaçık bir küfür, apaçık bir şirk olarak yeter.

    Yukarıda zikrettiklerimizden anlaşılan bir diğer mesele ise: Milletvekili yahut Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) ya da bunların yardımcılarından dünyevi bir konuda onlardan yardım alınarak; bir esirin kurtarılması, zor bir işin kolaylaştırılması, bir zulmün def edilmesi, elde edilemeyen bir hakkın elde edilmesi konularında tekfire gitmenin hata olduğudur. Biz bu müşriklerden yardım almayı kerih görsek de yardım alanları tekfir etmeyi hata görürüz.

    Bizler insanları daimen onlarla alakaların koparılmasına çağırmaktayız. İnsanları; Onlardan ve küfri yasama makamlarından da tamamen açıkça beri olmanın gerekliliğine davet ediyoruz. Onlara buğuz etme, tamamen ayrılma, onlardan yardım almayı sonlandırma ancak zaruret halinde onlardan yardım almaya çağırıyoruz. “Zaruretler yasaklı olan şeyleri mübah kılar”

    Biz bu yüzden Milletvekili yahut Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) ya da bunların yardımcılarından dünyevi bir konuda bunlardan yardım alanları tekfir etmiyoruz. Elbette bunlardan yardım alan kimse yardım alırken de; bunların batıl işlerinin onaylamadan, onları kendilerinin yerine (milletvekiliğine) geçirmeden, işlemiş oldukları şirklerinde aynı görüş ve inanca sahip olmadan yahut onların işlemiş olduğu bir küfrü işlemeden yardım almış olması gerekir.

    Herkesi çepeçevre sarmış olan bela hususların da dikkat edilmesi gerekir. Soru soran kimse kısa cevap istemiş olsa da, bazı konularda ben meseleyi biraz uzun tuttum. Zira bu meseleler çok tehlikeli meseleler olduğu için; kolaylık sağlaması için genel olarak bu tür şeyleri zikrettim ki; insanlar arasında kolaylıkla anlaşılsın yayılsın ve elden el dolaşsın istedim.



    Elbette mümin bir muvahhid bu anlattıklarımızı karşıdaki kimseye anlattıktan hemen sonra; öyleyse alternatif ne? Ne yapalım? Diye itiraz edebilir…

    De ki: Alternatif, tevhidin gerçekleştirilmesi ve bütün amelleri iptal eden, cehennemde de sonsuz kalmaya sebep olan ve muttakiler için hazırlanmış olan, genişliği yeryüzü ve gökyüzü genişliğin de olan cennetlere girmek için şirkten uzaklaşılması gerekmektedir.

    “…Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al- İmran, 185)

    Yoksa sen bu alternatiften daha güzel ve daha büyük bir alternatif mi istiyorsun?

    Bu hususta değinilmesi gereken bir husus ise; İslam ümmetinin kuvvet ve şerefinin yeniden elde etmesi, Allahın şeriatının hâkim kılınması için haram ve şirk vesilelerine başvurulmaz. Allah’ın katındakilere, masiyet ile ulaşılmaz. Allah’ın yardımı ise hiçbir zamana şirk koşularak elde edilmez.

    Dinimizde, davetimizde ve Allahın hükmün de en büyük maslahat ve en öncelikle yapılması gereken; insanları şirk karanlığından kurtarıp tevhid nuruna kavuşturmaktır.

    Söyler misiniz bana; bunları gerçekleştirmek için şirk vesilelerine sarılmak caiz olur mu hiç? Akıllı bir kimsenin söyleyeceği bir şey mi, bu? Nasıl olurda yerine getirilmesi gereken görev itibariyle; yıkılması gereken(şirk ve tağut) vesile olabilir ki?

    Söyler misiniz bana; şirk, şirk ile değiştirilebilir mi, inkâr edilebilir mi, def edilebilir mi? Yahut ta necaset başka bir necaset ile temizlenebilir mi?

    Bu dinin, en büyük gönderiliş gayesi; tevhidin gerçekleştirilmesi, tevhidin yeryüzünde ikamesi ve yeryüzüne tamamen yerleşmesidir. Bütün peygamberler bunun için gönderilmiş ve bütün kitaplar bunun için indirilmiştir. Gönderilen bütün peygamberlerin ve bütün kitapların yegâne gayesi tevhidin gerçekleştirilmesidir.

    Bu yolda en güzel örnek, rehber ve önder peygamberlerdir. Rabbimiz şöyle buyurur: “İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.” (Enam, 88-89)

    “İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” (Mümtehine, 4)

    Bu konuda tek çıkar yol ve tutulması gereken yegâne yol hiç şüphesiz bu millet (din) üzerine hareket etmektir. Yapılacak davette tamamen bu tevhide yönelik olmalıdır. Gençlerde tamamen bu yönde eğitilmeli, sadece ve sadece tevhidin gerçekleşmesi için cihada hazırlanmalı, nebevi bir menhec üzere yeryüzünde tevhidi ikame için yetiştirilmelidir.

    Tevhide davete ve bu konularda nefis muhasebesine gerek yok; sen Anayasa kanunlarına sarıl…

    Cihada gerek yok; sen parlamenter bir harekete katıl! Anayasal mücadele ve yasal muhalefete devam et…

    Aynı bu konular da, erbabının(rablerinin)dediği ve her zaman iftihar ettikleri gibi…

    Bizler bunların dediği gibi asla demiyoruz çünkü bizler rabbimizin dediğini diyoruz: “De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar bilerek Allah’a çağırırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf, 108)

    Allah rasulünün (s.a.v) vasfettiği cihad; şer-i islam’ın zirvesidir.

    Seleme İbnu Nüfeyl el-Kindî (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:"Ümmetimden bir grup, hak yolunda mücadeleye (hiç ara vermeden) devam edecek, Allah da, onlar(la mücâdele sebebi) ile bazı kavimlerin kalplerini saptıracak ve bunlardan (alınanlarla) onların rızkını sağlayacaktır, bu hal kıyamet gününe, Allah'ın va'dinin gelme anına kadar devam edecektir... Mü'minlerin (fitne sırasında emniyette olacakları) asıl yerleri Şam'dır.

    Allah itaat ederek vefat etmek, masiyet ederek vefat etmekten şüphesiz daha hayırlıdır…

    Allah tealadan beni ve kardeşlerimi tevhid üzere sabit kılmasını, bizleri tevhid askerlerinden ve yardımcılarından kılmasını ve bizlere kendi yolunda şehid olarak son nefesimizi vermeyi nasip etsin….

    Davamızın başı ve sonu Allaha’ hamd etmektir…

    Muhammed El Makdisi
    Suvaka Cezaevi
    1417 h. Zil Hicce Ayı/Gazze

    TERCÜME: EBU NİDAL EL-ENSARİ


    [1] Örneğin: Murakabe ve gözetleme gibi isimlerle isimlendirilmemiştir. Yasama meclislerini bu tür isimlendirmelerle isimlendiremeye kalkışanlar bu fitneye maruz kalmış, şirk ve küfürlerini kapamak için öne sürülmüş isimlerdir.

    [2] Doktor Hani Hayr.

    [3] Yasama, yargı ve yürütme…

    [4] Görüldüğü gibi Ürdün meclisin de diğer birçok küfür ve şirk olsa da en azından Allah’ın üzerine yemin ediliyor. Fakat Türkiye de Allah üzerine de yemin edilmiyor: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.” Çev.

    [5] Aynı bugünümüzde yasama şirkini işleyen meclislerinde yer alan yasama görevini üstlenenlerin müşriklerin durumu gibidir.

    [6] İmam Ahmed, Tirmizi rivayet etmiştir. Hadisin bütün geliş yolları sahihtir.

    [7] Dikkat et! Bu ayetin iniş sebebidir. Sahabe sözü değildir. Yani sahabe ictihadından kaynaklanan bir tefsir değildir.

    [8] Şeyhin burada dikkat çekmek istediği; yasama kaynağI kuran ve sünnet olmayan bir meclis nasıl olurda çıkarmış olduğu bir yasayı İslami diye isimlendirebilir ki? Ayrıca Şeyh tamamen Ürdün devletinin meclis ve milletvekillerinden ve orada uygulanan yasamadan bahsetmektedir. Ürdün dışındaki Türkiye gibi tamamen laik ve demokratik, temelleri Atatürk ilke ve inkılâpları üzere kurulmuş bir ülke görmüş olsa acaba neler diyecektir! Çev.

    [9] Bu tür bilgilere çok basit ve çabuk ulaşılabilmektedir. Hatta ben genel bir kütüphanede dahi bunları(Meclis zabıtlarını) buldum. (Türkiyede de bu tür zabıt ve arşivlere ulaşmak çok basittir. Çev.)

    [10] Bu insanlara Müslüman milletvekilleri demekten kaçındığımız için “Sakallı milletvekilleri” dedik. Ürdün anayasasında 95. maddesin de yer aldığı üzere on kişi ve daha fazlası yasa teklifi sunabilir.

    [11] Bu kimse, yasama konusunda şirk koştuğu gibi aynı şekilde “isim ve sıfatlarda” da şirk koşmuş kimsedir. Allah’ın müşerri’(yasa koyan)ismi, seçilenler tarafından alınmıştır öyleyse onlar; vasıf itibariyle rab, tağut ve milletvekili olarak sadece rabbe ait olan bu vasfı üstlenmiş olmaktadırlar. Yasa koyma Allah’ın sıfatlarından bir sıfattır. Allah’ın isim ve sıfatlarının kabul edilmemesi ise Allah’ın dışında başka bir kimsenin bu sıfatlarla sıfatlanması şeklinde gerçekleşir ki, bu seçilen kimseler bu isim ve sıfatlarla sıfatlandırılmaktadırlar. Yani müşriklerin Allah teala’nın isim ve sıfatlarını kabul etmeyip, kendi ilahlarına Allah tealanın “Aziz” isminden aldıkları “Uzza” ismini vermeleri gibi. Ayette buyrulduğu gibi” Kalpleri birbirine benzedi.”

    [12] Arapça orijinal metin de“İntifaul Kast” olarak geçmektedir. Biz bu cümlenin çevirisine “kasıt olmaksızın” cümlesini koyduk. “İntifaul Kast” ise tekfirin engellerinden olan hata engelinin bir gereğidir. Yani kişinin yapmış olduğu fiili arızi hallerden dolayı meydana gelen bir hata sonucu işlemesidir. Şeyh Ebu Muhammed(Allah esaretten kurtarsın)“intifaul kastı” aynen şu şekilde tarif etmektedir: “İntifaul Kast; kişinin kendisini küfre götüren söz ve ameli kasıt ve irade dışı yapmasıdır.” Çev.


    [13] “İntifaul Kast; kişinin kendisini küfre götüren söz ve ameli kasıt ve irade dışı yapmasıdır.” Mesela kişinin uyku halinde, aşırı sevinç halinde yahut hata ile bir şey yapması. Çev.

    [14] Müdahene: gücü yettiği halde, haram işleyene mani olmamak, dalkavuklukyaparak, birinin gönlünü alırken, İslamiyet’in dışına çıkmak, günaha girmektir. Çev.

    [15] Bunu kendisine menhec edinmesi, kabullenmesidir. Bize göre kişinin bir şeyi din edinmesi için kişinin inanmasına gerek yoktur.
  15. Hatve

    Hatve Davamda samimi olduğum gün burada olmayacağım.. Kullanıcı

    Konu Güncel
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş