1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Selefiye Nedir

Konu, 'İslami Kavramlar' kısmında selefi tarafından paylaşıldı.

  1. selefi

    selefi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Selefiye, İslam tarihi boyunca iki şekilde belirmiştir:

    Birincisi: İki asıl (Kitap ve Sünnet) ile ilişkisi yönünden ilmi bir menhectir. Çünkü Selefiye, hareket ve hayat için istenilen hükümleri elde etmeye çalışırken sadece Kitap ve Sünnet’e başvurur.

    İkincisi: Bu metodun uygulaması yönünden amel ve davranıştır.

    Selefiye, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabının ilmen ve amelen yürüdükleri yoldur. İşte Selefiye budur ve böyle olması gerekmektedir. Allahu Teala’nın, bu ilmi ve ameli yola olan merhametinin belirtilerinden biri, bu yol ile en üst seviyede ilişki kurmalarının bir sonucu olarak; kendileri yol ile yol da kendileriyle özdeşleşen kimseler ortaya çıkarmasıdır. İşte bu meydana geldiğinde, bu yolun ismi, bunların şahsiyetleriyle ilişkilendirilip, kendilerine bizzat yolun ismi verilen ve yolu uygulama konusunda herkesten önde olan kişilere “Selef” denildi.

    Tabiin, hedefe ulaştırmaları ve selef olmaları nedeni ile Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabına uydular.

    Tabii’nden sonra gelenler de, hedefe ulaştırmaları ve selef olmaları nedeni ile Tabiilere uydular ve bu ittiba, bu şekilde devam etti. İkinci asrın sonlarıyla üçüncü asrın başlarında bid’atların çoğalması ve özellikle de bid’atçı kelam ehlinin, Kitap ve Sünnet ile ilişkili icat ettikleri yeni bir takım yollar takdim etmeleri ve böylece işlerin karışması üzerine Ehl-i Sünnet, bu yolu diğer yollardan, selefin yoluna uyan kimseleri de sonradan gelenlere uyanlardan ayırt etmek için harekete geçti ve bu bağlamda ilim ehlinden bazıları bu yolun öncüleri ve ölçüleri olarak kabul edildi. İmam Kurci, “Tenkih’ül-Füsul Fi’l-Usuli Ani’l-Eimmet’il-İsna Aşer’il-Fuhul” isimli eserinde bu öncü isimlerin şunlar olduğunu zikreder: Malik, Şafi, Süfyan Es-Sevri, Abdullah bin Mübarek, Leys bin Sa’d, İshak bin Raheveyhi, Ahmed bin Hanbel, Süfyan bin Uyeyne, Evzai, Muhammed bin İsmail el-Buhari, Ebu Zür’a ve Abu Hatim er-Raziyan.( Bkz: İbn-i Teymiye, Der’u Taarudü’l Akli ve’n-Nakl, 2/95–98)


    Tabi ki, bu konuda zikredilecek âlimler sadece bunlardan ibaret değildir. Ancak, diğer âlimler bunlara tabi oldukları için sadece bunlar zikredilmiştir. Buraya kadar yaptığımız açıklamadan sonra konuyu maddeler halinde şöyle özetlemek istiyoruz:

    1- Her sloganın altında gerçekler ve yalanlar olduğu gibi, Selefiye’de de hem gerçeklik hem de gerçek dışılık bulunmaktadır. Bu nedenle kullanılan sloganın da önem ve zaruretine rağmen, sloganlara göre değil, gerçeklere göre hareket etmek gerekir.

    2- Selefiye, ilmi ve ameli bir yol olup, bu yolun önderleri Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabeleridir. Diğerleri ise sahabelere tabidirler. Bu nedenle, yanlışları düzelterek insanları doğruya iletme hakkı sadece sahabelere aittir.

    3- Selefiye’yi, hareket ve hayat hakkındaki anlayışının isabetliliğine emin olunmayan bazı şahıslarda özdeşleştiren kimselerin hata ve inhiraflarını ve yine Selefiye’yi bir örgüt, bir parti veya bir teşkilat olarak görenlerin dalalet ve bid’atçılıklarını anlamamız gerekmektedir. Bundan daha sapık olanlar ise, “falan kişi selefidir veya falan kişi selefi değildir” şeklinde Selefiye ismini fertlerle ilişkilendirenlerdir. Yine Selefiye’yi kendine sempati duyulan veya kendisine düşmanlık beslenilen fıkhi bir mezhep olarak görenlerin hata ve inhiraflarını da anlamamız gerekmektedir.

    Sihirbazların yolu, gerçekleri gizlemek ve insanlara olduğundan farklı göstermektir. Sihirbazlar; her zaman, ya şeytana dayanan hayal yoluyla insanların gözlerinde eşyanın suretini değiştirirler, ya da sözlü sihir yoluyla zihinlerde eşyanın hakikatini değiştirirler. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu iki gruptan da şiddetle sakındırmış ve ümmetini bunlardan gelecek tehlikelere karşı uyarmıştır. Ehl-i Sünnet biliyor ki, insanlık tarihinin en büyük sihirbazı; ahir zamanda ortaya çıkarak gözbağcılık ve hokkabazlıklarıyla insanları Allahu Teala’nın Tevhidi konusunda fitneye düşürecek olan Deccal’dir. Müminlerin ona aldanmamaları ve göstereceği hokkabazlıkları gerçekle karıştırmamaları için, onun gerçek yüzünü açıklayan birçok hadis-i şerif bulunmaktadır. Rahmet ve iyilik Peygamberi olan Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir hadis-i şeriflerinde yukarıda zikredilen sihirbazların her iki kısmından da sakındırmıştır. İmam Ahmed’in, Musnedi’nde Deccal ile ilgili rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: “Ümmetim hakkında Deccal’den daha tehlikeli olanlar ise; sapık imamlardır.”[ Senedi sahihtir]

    Bu hadis ile Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir taraftan Deccal fitnesini ortaya koyarken, bir taraftan da sapık imamların ortaya çıkarılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır.

    Bazı hadislerde, dünyadaki en büyük fitnenin Deccal olduğu rivayet edilmekle beraber, bu hadis, sapık imamların fitne, kötülük ve fesad bakımından Deccal’den de büyük olduğunu göstermektedir. O halde sapık imamlar kimlerdir?

    İmam: İlmi veya ameli herhangi bir hususta kendisine uyulan kimse demektir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de.” [4 Nisa/59] İbn-i Kesir Rahimehullah, âlimlerin ayette geçen “sizden olan emir sahiplerine” ifadesi ile ilgili açıklamalarını ve bunların âlimler mi, idareciler mi olduğu hakkındaki ihtilaflarını zikrettikten sonra, özetle bunların, hem âlimleri ve hem de idarecileri kapsadığını söylemektedir.

    O halde sapık imamlardan maksat, hem sapık idareciler ve hem de sapık âlimlerdir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanların salâhını bu iki grubun salâhına bağladığı gibi, fesatlarını da onların fesadına bağlamaktadır. İbn-i Mübarek Rahimehullah şöyle der: “Dini, hükümdarlardan, kötü âlimler ve rahiplerden başkası bozmadı.”

    İdarecilerin Fesadı

    İmam Buhari’nin, Sahih’inde rivayet ettiğine göre, Ahmesoğullarından bir kadın Ebu Bekir’e Radıyallahu Anhu şöyle sordu: “Cahiliyyeden sonra Allah’ın bizlere nasip ettiği bu durum üzerinde ne kadar kalacağız?” Ebu Bekir Radıyallahu Anhu: “İmamlarınız istikamet üzerinde bulunduğu sürece” dedi. Bunun üzerine kadın: “İmamlar da kimdir?” dedi. Ebu Bekir Radıyallahu Anhu şöyle cevap verdi: “Kavminin, kendisine itaat ettikleri reisleri olmadı mı?” dedi. Kadın: “Oldu” deyince, Ebu Bekir Radıyallahu Anhu: “İşte insanların imamları onlardır” diye cevap verdi.”[Buhari, Hadis no: 3934]

    İdarecilerin salâhı; İslam’la amel etmeleri, şeriatı uygulamaları ve hükümlerinde adil olmalarına; fesatları ise, Allahu Teala’nın dinini terk etmelerine ve insanlar arasında onun hükümleriyle amel etmemelerine bağlıdır. Ki, Ebu Bekir Radıyallahu Anhu, “İmamlarınız istikamet üzerinde bulunduğu sürece” diyerek, insanların fesadını imamların fesadına bağlamıştır. Hafız İbn-i Hacer Rahimehullah bu hadisin şerhinde şöyle der: “İmamlarınız sizin için istikamet üzere olduğu sürece” sözü, insanların, yöneticilerinin dini üzerinde olduğunun belirtilmesi içindir. İmamlardan kim bu durumu değiştirirse, hem kendisi sapar ve hem de halkı saptırır.”[Fethu’l-Bari 7/151]

    İdarecilerin hayattaki önem ve değerlerinden dolayı Şari’, Müslümanları, kendilerine bir zarar gelse dahi, idarecilerini düzeltmek için onları kontrol altında tutmalarını ve gereken çabayı göstermelerini emredip teşvik etmektedir. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: “Cihadın en faziletlisi (üstünü), zalim sultanın yanında hakkı söylemektir.”[ Ahmed, sahih bir sened ile Ebu Ümame’den rivayet etmiştir]

    Tabi ki bütün bunlar, Müslüman idareciler hakkındadır. Kâfir idarecilere gelince, Müslümanların mutlaka onları azledip işbaşından uzaklaştırmaları gerekmektedir. Kadı İyad şöyle der: “Şayet idareci dinden çıkar veya şeriatı değiştirir ya da bid’at ehlinden oluverirse, idarecilik vasfını kaybederek itaatı düşer ve Müslümanların onu azledip uzaklaştırmaları gerekir.”

    Âlimlerin Fesadı

    Buhari ve Müslim’in, Abdullah bin Amr bin As’tan Radıyallahu Anhu merfu olarak rivayetlerine göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Allahu Teala ilmi, çekip alarak değil, âlimleri çekip alarak bitirir. Âlim kalmayınca, insanlar cahil liderler edinirler. Bunlar da kendilerine sorulan sorulara bilmeden fetva verirler, hem kendileri sapıtır, hem de başkalarını saptırırlar.”

    Birçok ilim ehli; örnek salih imamları, onların güzel davranış ve sözlerini, insanlara ve memleketlere dokunan iyiliklerini; zalim idarecilerin zulüm ve fesatlarına karşı çıkan örnek âlimleri; davranışlarıyla isimlerini İslam tarihine hayırlı kimseler olarak geçirenleri zikretmek için adeta kendi nefislerini adamışlardır. Ancak bunları zikrederken karşı cepheyi yani sapık idarecileri ve sapık âlimleri de unutmamışlardır. Ben, hakkın karşısında durup yok etmek isteyen veya insanların arasında sapık düşünceleri yaymak için dini kisvelerini istismar etmek isteyen sapık âlimlerin prensiplerini zikredeceğim. Çünkü bunlar, bugün ve yarın bu sapıkların ortaya çıkarılması için Müslüman gence yardımcı olacaklardır. Zikredeceklerim, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in, sözlerinde ve kitaplarında sakındırdıkları prensiplerden başkası değildir.
  2. selefi

    selefi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Taklit, her yönü ile kötü olan bir şeydir. Onun, insanı diğer varlıklardan ayıran ve Allahu Tela’nın kulları üzerindeki en büyük nimeti olan akıl nurunu çalışmaz hale getirmesi, kötülük olarak yeterlidir. Zira şeytanın hakka tabi olanlardan hakkı uzaklaştırmasının, sonra da hayatlarından tamamen silip yok etmesinin yolu Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisinden dolayı Allah’a sığındığı tembelliktir. Selefiye daveti ise, aslında ümmette araştırma, çalışma ve keşfetme ruhunu canlandıran esasları ihya etmektir. Zira ümmetin böyle olması gerekir. Selefi daveti, ilmi yöntemleri ihya edip, fasit görüş ve müdahalelerden kurtarmaktır ki bu, aynı zamanda insanın araştırma konusundaki irade hürriyetini bağlayan bağları kırmaktır. Böylece ilmi yöntemin korunması, kişiyi fasit zan ve yalancı vehimlerden korurken, irade hürriyeti de kişiyi heva ve heveslerine kapılmaktan men eder. Taklit ehlinde heva; onu her şeyden emin kılan bir tembellik ve aklını donduran ve başkalarına teslim eden bir etkendir. Allahu Teala, hakkın mukabili olan zan ve hevayı aynı ayette birlikte zikrederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar ancak zanna ve nefislerin hevasına uyarlar. Hâlbuki andolsun ki Rablerinden kendilerine hidayet gelmiştir.”[53 Necm/23]

    Selefiye davası, her şeyden önce bütün kuvvetiyle zan ve hevayı ortadan kaldırmış, taklit, taassup ve mezhepçilik üzerine saldırı düzenleyerek ilmi araştırmaları her türlü vahim görüş ve ictihaddan uzak olan masum nassa yakın bir dereceye getirmiştir. İlmi yöntemleri ihya ameliyesi, birçoğu daha önceki âlimler tarafından araştırılan konuların tatbiki şeklinde başlamıştır. Mesela, Rasulullah’ın namazı, haccın hakikat ı ve bununla ilgili konular, zekâtın mahiyeti ve bununla ilgili hususlar, cenaze ve onunla ilgili meseleler bu kabildendir. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadisini okuyan kimse, bizzat okuduğu hadisten şer’i hükümleri çıkarmaya başladı. Ancak, Selefiye’ye hasım olan mezhep taraftarları ve mutaassıp kimselerin bu yeni müctehidlerin yeni meseleler hakkında araştırma yapmalarının daha doğru olacağını savunmaları üzerine bazı Selefi büyükleri(!) bunu reddettiler ve şöyle cevap verdiler: “Biz daha önce araştırılan konularda ilmi araştırma ve ictihad egzersizi yaparak daha büyük meselelere ve ince hükümlere ulaşmayı hedefliyoruz.”

    Bu cevap, mantıklı ve güzel bir cevaptır. Zira bu cevapla, bu çalışmaların bir basamak olduğu yoksa nihai bir çalışma olmadığı itiraf edilmektedir.

    Selefiler; mezhep mutaassıbı olan kitaplara başarılı reddiyeler vererek, halka bu kitapların masum delillere dayanmadığını, bilakis hata ve doğruları olan kimselerin görüş ve sözlerinden ibaret olduğunu açıklamak suretiyle bu kitapların ismetlerini düşürdüler. Bunun neticesinde ise, ilim meraklıları sağlam delillere dayanmayan fıkıh kitaplarından yüz çevirerek ya nasslara ya da gerçek delillere dayanan fıkıh kitaplarına yöneldi. Çalışkan gençler, sahih selefi metodunu gerçekleştirerek hedefe ulaşmak için çeşitli şekillerde başlayan bu mücadeleyi mescitlerde, çeşitli celse ve karşılaşmalarda devam ettirerek bir hayli mesafe kat ettiler. Bu tartışmalar esnasında her ne kadar mescitlerde seslerin yükselmesi, cehalet ile ittiham ve âlimlere saygısızlık gibi tasvip edilmeyen nahoş şeyler olmuşsa da ilmi konuları ve delilli ictihadları ihtiva eden kitapların vücut bulması da ancak bu sayede olmuştur.

    Nihayet eskiyi canlandırmak isteyen bu yeni akım, şerefli bir mevkiye ulaşınca, kendisinde kibir ve gurur belirtileri baş göstererek birinci devrin sonlarındaki hastalıklar yeniden yükselmeye başladı. Peki, bu yeni akıma ne oldu?

    Bu kimseler sürekli iç içe oldukları günlük meselelerin arasında Müslüman’ı nassa bağlamak istiyordu. Mesela, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem namaz kılış şeklini anlatan kitaplarla Müslümanların amel etmesini ve bu şekilde nassın ihyasını istiyorlardı. Ancak gençlik bunlara ilgi göstermedi. Zira bu kitapları ortaya sürenlerden bazılarının gayesi para kazanmaktı. İşte bunun neticesinde mezhepçi ve taassup taraftarı kitaplar yeniden zuhur ederek, Rasulullah’ın namaz kılma şekli, muhtasar olarak Rasulullah’ın namaz kılma şekline dönüştü.

    Bazı, Selefiler bu muhtasarın sadece hadis nasslarından ibaret olduğunu, özel ictihad ve görüşlerin kitaplardan çıkarıldığını zannederler. Hâlbuki tam aksine kalması gereken hadisler çıkarılmış ve sadece görüşler bırakılmıştır. Böyle yapanlara, “Neden böyle yaptınız” diye sorduğunuzda, “Avam tabakası kendisini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmasın ve fıkhı daha iyi anlasın” diyerek cevap verir ve “Eğer delilleri öğrenmek isterlerse kitabın aslına müracaat etsinler” diye eklemede bulunurlar.

    İleri sürülen bu bahaneler ilk taklitçilerin ileri sürdükleri bahaneler ile aynıdır. Nitekim Selefi imam Muhammed bin İdris eş-Şafii Rahimehullah, “el-Ümm” isimli değerli kitabını telif ettikten sonra öğrencileri, şerh şeklinde notlar yazarak ilaveler ve çıkartmalar yapmaya başladırlar. İmamın vefatından bir müddet sonra etbalarından bazıları, Şafii fıkhını avam için daha anlaşılır hale getirme gayesi ile atağa geçerek kitapları kısaltmaya başladılar. Ancak bunu yaparken imamın görüşlerini olduğu gibi bırakırken delilleri çıkardılar. İşte Şafii mezhebi bu şekilde teşekkül etti. Hâlbuki İmam Şafii Rahimehullah, taklitten men eden bir kimseydi. Şayet vefatından önce, deliller zikredilmeden sadece görüşlerinin yazılması teklif edilseydi hiç şüphesiz buna razı olmayacak ve böyle yapmak isteyenlerin bu fiillerini sapıklık olarak nitelendirecekti. Şafii mezhebi gibi Hanefi, Maliki, Hanbelî gibi fıkhi mezheplerin teşekkülü de böyle olmuştur. Ancak, günümüz mezhepçikleri ise, imamları ve şeyhleri daha hayatta oldukları halde teşekkül etmiştir.!

    İmamlara gösterilen çeşitli batıl takdislerin gençler nezdinde kaybolup yok olması, imamların yanılıp, isabet eden beşer olmalarının anlaşılması neticesinde, artık iyi araştırma yapıp ilmi konulara hakim olan başlangıç seviyesindeki bir öğrenci bile Ebu Hanife’nin veya diğer imamlardan herhangi birinin hatasını ortaya çıkarabilmekte ve bütün çıplaklığıyla şu veya bu konudaki hatasını ilan edebilmektedir. Bu, sahih delillere dayanıldığı takdirde yadırganmayacak bir husustur. Ancak buna rağmen günümüz imamlarına(!) veya muhaddislerine karşı çıkmak, onların görüşlerini red etmek, affolunmaz bir suç ve günah sayılmaktadır.

    İlk selefiler, fıkhı dört mezhebe tahsis etmekten kurtararak genelleştirmeye çalıştıklarından dolayı, zahiri mezhebinin en büyük temsilcilerinden olan İbn-i Hazm’ın ve Buhari ile Müslim gibi hadis ehlinin görüşlerine de büyük önem verirken, bizim yeni dâhiler(!) dört mezhep dışına çıkmayı reddetmekte ve bunların dışındaki görüşleri ne kabul etmekte ne de saygı göstermektedirler. İşte zan ve taklidin durumu budur. İrade hürriyetine gelince, onun yeri burası değildir.
  3. raaem

    raaem Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Selefi salihin yani selef, seleffiye ile karıştırılmamalıdır denir.

    Selef (Arapça: سلف) veya Türkçe'de yaygın kullanımıyla Selef-i Salihin, İslam literatüründe kullanılan bir terimdir.

    Selef, Arapça'da 'önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak' anlamlarına gelir. İslami bir terim olarak ise; ilim ve yaşayış bakımından önder olan İslam peygamberi Muhammed'in sahabeleri ve tâbiîni de içine alan ilk dönem müslümanlarını ifade eder.[1]

    Bazı İslam alimleri ise selef terimini daha geniş tutarak sahabeler ve tâbiîn yanında tebei tabiini ve onlara uyanları da bu terimin içine alırlar.[2]

    İslam dininde selef kavramının oluşmasına ve onların üstünlüklerine delil olarak şu hadis zikredilir: İnsanların en hayırlısı benim asrım(daki ashâbım)dır. Sonra onları takib edenler(tâbiun), sonra onları takib edenler(etbâu’t-tâbiin)dir. Daha sonra birtakım topluluklar gelir ki onlardan kiminin tanıklığı yeminin önüne geçer, kiminin de yemini tanıklığının önüne geçer.[3]
    ***************
    Selefîlik (Arapça: السلفيةSelefîyye), temelleri İbn-i Teymiye tarafından atılmış olan İslâm dîniitikadî mezheplerinden biridir. Selef halefin tersidir ve tarihsel olarak önde olanlar anlamına gelir. Selefîyye, dinde selef kabul edilen kişilere hiçbir değişiklik yapmadan tâbi olmayı esas alır. İbnü'l Cevzî'nin kendi devrindeki Asarîİtikadî Mezhebi'nin bazı tâkipçilerine yönelttiği eleştrilerin ışığı altında Selefîyye, "Ta'til" (Muattıla i'tikadı) ile "Temsîl" (Mücessime ve Müşebbihe i'tikatları) arasında bir konuma hâizdir.[1]



    ikisi farklı değilmi ?
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş