1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Oy Kullanmanın Hükmü

Konu, 'iLMi Munazaralar' kısmında Tihame tarafından paylaşıldı.

  1. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Bilindiği üzere yıllardır bu ülkede belirli zaman aralıklarında parlamentoya vekil tayin etmek için seçimler yapılmakta, insanlar haftanın belirli bir günü koşarak sandık başlarına gitmekte ve her hangi bir partiye oy vermekte ya da hiçbir partiye oy vermeden boş oy atmaktadırlar. Belirli bir oy oranına sahip olan partilerin milletvekilleri demokrasinin ibadet yeri olan parlamentoya girerek bir müddet orada çıkardıkları kanun ve yasalarla tüm ülkeyi yönetmeye çalışmaktadırlar. Görevde kaldıkları sürece birçok kanun ve yasa çıkarmakta, çıkardıkları bu kanun ve yasalarla insanları yönetmektedirler.

    Ey Okuyucu! Bil ki bugün yaşadığımız şu ülkede belirli aralıklarla yapılan demokratik seçimlere katılarak oy kullanmak apaçık bir şekilde Allah’a şirk koşmaktır. İşte şimdi sana bu meseleyi en anlaşılır ve en sade haliyle anlatmaya çalışacağız.

    Öncelikle yine burada tağut kavramının anlamını hatırlatmak gerekiyor. Konumuz açısından ele aldığımızda tağutun anlamı ; Allah’ın indirdiği hükümleri bırakarak kendi kafalarından kanun ve hüküm çıkaran kişi kurum ve kuruluşlardır. O halde daha işin başında bugün demokrasinin parlamentolarında kanun ve hüküm çıkaran, yasa koyan, hüküm vaaz eden bütün parlamenterler birer tağut konumundadırlar. Sana emredilen şey ise öncelikle tağutu inkar etmendir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “Şüphesiz hak, bâtıldan iyice ayrılmıştır. Artık her kim tağutu red ederek, Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır.” (Bakara, 2/256)

    Kendin için belirli seçim dönemlerinde yeni yeni tağutlar seçmen, Allah Teala tarafından sana emredilmemiştir. Bilakis sana tağutları reddetmen, inkâr etmen ve onları tanımaman emredilmiştir. Bu emre rağmen her üç-beş yılda bir kendine yeni tağutlar seçmek üzere demokratik sistemin öngördüğü bir şekilde seçimlere katılman, Allah’ın hakimiyetini inkâr ederek bu hakkı tağutlarda görmenin ve dolayısıyla Allah’a şirk koşmanın en açık göstergesidir. Diğer taraftan bu seçimlere katılmak hükmetme, yönetme ve idare etme yetkisini Allah’tan başkasına yani milletvekillerine vermek olduğu için sahibini İslam dininden çıkaran bir ameldir. Çünkü onlara bu yetkiyi vermek onları veli edinmektir. Bir mükellefin sahih bir imana sahip olması için ise tağutun cüzlerinden biri olan velayetini reddetmesi gerekmektedir. Şimdi de velayet kavramını kısaca açıklayalım.

    Veli : “Bir işin idare ve bakımını üzerine alan, otorite, dost, yardım eden, himaye eden, anlaşmalı, temsil yetkisine sahip olan, başkası üzerinde onun adına tasarruf yetkisi olan”anlamlarına gelmektedir.

    Öyleyse kişinin sevdiği, dost olduğu, savunduğu, itaat ettiği, emri altına girdiği, kanun çıkarma yetkisi tanıdığı, muhakeme olduğu merci, kişi, kurum, kuruluş ya da devlet velayet yetkisi verdiği yerdir.

    Bugünün cahiliye toplumu oy kullanarak velayetini tağutlara vermekte ve Allah’tan başkalarını veli edinmektedirler. Müslümanların velisi ise Allah Subhanehu ve Teala’dır. Çünkü müslümanlar, O’na boyun eğerek O’nun ilahlığını kabul ederler. O’nun gönderdiği dini tasdik edip, kanunlarını benimseyerek uygularlar ve Allah’ı kendilerine dost kabul ederler. Böylece cennet ehli olmayı hak ederler. Kafirlerin velisi ise tağuttur. Çünkü kafirler, Allah Tebareke ve Teala’nın dinine boyun eğmezler, kanunlarını reddederler. O’nu kendilerine dost edinmezler. Kafirler idare ve yaşam şeklinde, kanun ve nizam belirlemede Allah’a değil de, kendileri gibi beşer olanlara tabi olarak tağutların velayetini Allah’ın velayetine tercih ederler. Böylece velileri olan tağutlar gibi cehennem ateşinde ebediyen kalmayı hak ederler. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; kafirlerin velileri ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara, 2/257)

    Allah Azze ve Celle yüce kitabındaki birçok ayetinde hakimiyetin yani kulların fiillerine dair emirler ve yasaklar koyma yetkisinin daha açık bir ifade ile haram/yasak ve helal/serbest belirleme hakkının sadece ve sadece kendisine ait olduğunu, hükmünde hiçbir ortak kabul etmediğini apaçık bir şekilde beyan etmiştir. Bu nedenle Allah’tan başka hiçbir kimsenin insanların yaşamlarına dair kanun ve hüküm çıkarma yetkisi yoktur. İnsanı Allah Teala yaratmıştır ve insanoğlunun uyması gereken kuralları da ancak O belirleyecektir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “İyi bilin ki! Yaratmak da, emretmek de (hükmetmek de yalnızca) O’na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (A’râf, 7/54)

    “Hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 12/40)

    İmam Taberi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Allah Teala, yarattığı hiçbir mahluku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. İnsanlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilafları çözme, insanları ve işlerini idare etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sadece O’nun hakkıdır.” [1]

    Allah Teala’nın izin vermediği konularda, O’nun kanunlarına muhalif kanunlar çıkarmak veya yasalar düzenlemek insanı şirke götüren amellerdendir. Bugün yeryüzündeki devletler, O’nun bu yetkisini kendilerinde görmekte, diledikleri şeyleri yasak, dilediklerini ise serbest bırakmaktadırlar. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak kabul etmez.” (Kehf, 18/26)

    “Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri ettiler? (şeriat kıldılar / kanun olarak belirlediler)”(Şûrâ, 42/21)

    Seyyid Kutub (rahimehullah) şöyle demiştir: “Kim olursa olsun Allah’ın koyduğu şeriattan başka bir şeriatı ve hükmü, Allah’ın yaratıklarına vaaz etmeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü kullarına yalnız ve yalnız Allah hüküm vaaz eder. Aciz ve eksik kimseler beşeri hayatı için hüküm koyamazlar. Koymaları mümkün değildir.” [2]

    İslam’da kanun ve hüküm çıkarma yetkisi tamamen Allah Teala’nın bizzat kendisine ait iken demokratik sistemlerde ise durum tamamen farklıdır. Bu sistemlerin kutsal kitabı olan anayasalarında da beyan edildiği üzere Allah’ın hakimiyet yetkisi beşerlere, meclislere ve millete verilmiştir.

    Madde 5 – Egemenlik
    (1) Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir.
    (2) Türk Milleti, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır.
    (3) Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.

    Madde 6 – Yasama Yetkisi
    Yasama yetkisi, Türk Milleti adına, Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

    Görüldüğü üzere günümüz beşeri sistemlerinde hakimiyet hakkı ancak milletindir. Millet bu yetkisini belirli zamanlarda yapılan seçimlerde oy verme vasıtası ile başbakan, cumhurbaşkanı ya da parlamenterlere devretmektedirler. Halktan yasama yetkisini devralanlar ise artık bu noktada tek söz sahibi olup, kendi isteklerine göre yasa ve kanun çıkarırlar. İslam şeriatını hiçe sayarak diledikleri fiillerin işlenmesini serbest bırakırlar, diledikleri fiillerin işlenmesini ise yasaklarlar. Kelimenin tam anlamıyla yasama hakkını bilfiil kullanarak diledikleri şeyleri haram, diledikleri şeyleri de helal kılarlar. Bu idareciler dilleri ile Allah’ın helalini haram, haramını helal kılmadıklarını söyleseler dahi hal ve tavırlarıyla serbest bir hale getirmekte ve çıkarmış oldukları yasalarla onları meşrulaştırmaktadırlar. Zira haramı helalleştirmek sadece dil ile olan bir şey değildir. Bazen hal ve tavırlar da haramı helal saymanın bir göstergesidir. Mesela, bugün olduğu gibi karşılıklı rıza ile zinanın mübah kılınması, bizzat devlet eliyle genelevlerin açılması, buna ruhsat verilmesi, belirli yerlerde içki içilmesinin ve satışının yapılması için ruhsat verilmesi, faizin serbest bırakılması ve faizle çalışan bankaların açılması için ruhsat verilmesi, birden fazla evliliğin kanun dışı sayılması, İslam’ın miras hukukunun bir kenara atılıp mirasta kadın ve erkek eşit pay alır denilmesi gibi… Bunların tümü, açıkça haramı helal kılmaktır. Yine şer’i cezaların yürürlükten kaldırılması bunun yerine bu suçlara değişik cezalar öngörülmesi de bu şer’i hadlerin inkâr edilmesi anlamına gelmektedir.

    İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle demiştir: “Bilindiği gibi; Allah’ın, Rasulü ile göndermiş olduğu emir ve nehiyleri yürürlükten kaldıran, müslümanların, yahudilerin ve hristiyanların ittifakıyla kâfirdir.” [3]

    Kur-an’ı Kerim bizlere, Allah’ın dışında helal (serbest) haram (yasak) belirleyen merciilere destek vererek itaat eden insanların bu merciilere ibadet ettiğini bildirmektedir. O halde her kim tağuti rejimlerin seçimlerine katılarak oy verirse Allah’a ait olan hakimiyet yetkisini Allah’tan başkasına vermiş ve O’ndan başka rabb edinmiş olur. Ayrıca onlara itaat ettiğinden dolayı onlara ibadet etmiş ve müşrik olmuştur. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa kendilerine sadece tek ilâh olan Allah’a kulluk yapmaları emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31)

    Bu ayette Allah Teala ehli kitabın din adamlarını rab edindiklerini bildirmektedir. Bilindiği gibi kitap ehli putperest bir topluluk olmayıp, Allah’tan başkasına secde etme, kurban kesme gibi fiili bir ibadet eylemi yöneltmemektedirler. Aynı şekilde din adamlarının gökyüzünü ve yeryüzünü yarattıklarına, semadan su indirdiklerine inanmamaktadırlar. O halde burada şöyle bir soru gündeme gelmektedir. Acaba kitap ehli olan kimseler din adamlarını nasıl rab edindiler ? Diğer bir ifadeyle hangi fiillerinden dolayı Allah Teala onları böyle büyük bir suçla suçlamaktadır ? Bu konuda en net bilgi bize hiç şüphesiz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelmektedir.

    Adiyy bin Hatim (radıyallahu anh), bu ayet-i kerimeyi okuyan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’e: “Bizler onlara ibadet ediyor değiliz” dediğinde Rasulullah ona şöyle demişti:

    “Allah’ın helal kıldığını onlar haram sayınca, siz de haram saymıyor musunuz?Yine onlar Allah’ın haram kıldığını helal sayınca, siz de helal saymıyor musunuz?”

    Adiyy bin Hatim: “Evet” dediğinde ise Rasulullah şöyle buyurmuştur :

    “İşte bu, onlara ibadettir.” [4]

    İbn Teymiyye (rahimehullah) Ebu-l Buhteri’den bu ayet hakkında şu sözü rivayet etmektedir: “Onlar din adamlarına namaz kılmadılar. Şayet din adamları onlara ruku ve secde etme şeklinde kendilerine ibadet etmelerini emretseydi ehli kitap din adamlarına bu noktada itaat etmezlerdi. Ancak Allah Teala’nın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını da haram tanımaları hususunda kendilerine itaat edilmesini emrettiler de onlar da bu emre itaat ettiler. İşte onların din adamlarını rab edinmeleri bu şekilde olmuştur.” [5]

    İmam Beğavi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Onlar Allah’a karşı gelerek din adamlarının helal gördüklerini helal, haram gördüklerini haram kabul ederek onlara itaat ettiler. İşte böylece rab edindiler.”[6]

    Seyyid Kutub (rahimehullah) ise şöyle demiştir: “İslam, sadece Allah’ın uluhiyetine inandıktan ve kulluk vecibelerini sadece O’na takdim ettikten sonra, hüküm ve kanunda da sadece O’na ittiba etme esasına dayanır. İnsanlar, Allah’ın şeriatından başka bir şeriata tâbi olurlarsa ; her ne kadar davaları iman olsa dahi imanları asla kabul edilmeyen ve müşrik olarak tavsif edilen yahudi ve hristiyanlar hakkında söylenen söz, onlar hakkında da geçerli olur.” [7]

    İşte bundan dolayıdır ki bugün Allah’ın helallerini haram, haramlarını ise helalleştiren tağutlara itaat eden kimseler bu itaatleri sebebiyle itaat ettiği mercii rab edinmiştir. Böylelikle bu kimseler itaati yani ibadeti Allah’tan başkasına yaparak Allah’tan başka rabler edinmiş ve müşrik olmuşlardır.

    Bugün beşeri kanunlarla hükmedenler bu yaptıklarını ilericilik, modernlik, çağa ayak uydurma olarak isimlendirmektedirler. Bununla beraber onlara göre İslam’ın hükümleri geçmiş asırlara ait olup tamamen bedevi toplumuna uygun hükümlerdir. Ancak insanoğlunun yaratıcısı Allah Subhanehu ve Teala yarattıkları için en güzel ve en doğru hükümlerin kendi hükümleri olduğunu belirtmekte, bununla beraber insanların hükümlerini ise cahiliye hükümleri olarak isimlendirmektedir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “Onlar, hala cahiliye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir kavim (topluluk) için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide, 5/50)

    İbn Kesir (rahimehullah) şöyle demiştir:“Allah Teala, her hayrı kapsayıcı, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor. Yes’ak ; Cengiz Han’ın Kur-an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslam’a girdikleri halde bu kitabı anayasa kitabı olarak görmeye devam ettiler. Allah’ın kitabı ve Rasulullah’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla büyük küçük her meselede yalnız Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” [8]

    Şeyh Ahmed Şakir İbn Kesir’in yukarıdaki geçen sözünü yorumlayarak şöyle demiştir: “Bununla beraber, müslümanların kendi ülkelerinde dinsiz, putperest avrupa kanunlarından alınma bir kanunla hüküm vermeleri nasıl caiz olur ? Hatta o öyle bir kanun ki içine istedikleri gibi bozup değiştirdikleri keyfi arzular, bâtıl görüşler dahil olmuştur. Bunu ortaya koyan, koyduğu kanunun İslam şeriatına uyup uymadığına hiç aldırış etmez. Bu beşeri sistemlerin konumu güneş gibi açıktır. Küfrü nettir. Bundan kesinlikle hiçbir şüphe yoktur. İslam’a mensup olan bir kimsenin bunlarla amel etmede, yahut bunlara uymada, yahut bunları kabul etmede hiçbir mazereti olamaz.” [9]

    Seyyid Kutub (rahimehullah) ise şöyle demiştir:“Hükümranlıkta hak iddia eden kimse, uluhiyetin ilk şartında Allah’la mücadeleye girişmiş olur. Bu kimse ister fert, ister insanların bir tabakası, ister bir parti veya grup, ister bir millet, isterse bütün dünyanın meydana getirdiği alemşümul bir insan kitlesi olsun. Uluhiyetin ilk şartı olan hükümranlık üzerinde Allah’la mücadeleye giren ve kendine hükümranlık izafe etmeye çalışan kimse küfre girmiştir, apaçık bir kâfirdir.” [10]

    Yeryüzünün neresinde olursa olsun insanların sevk ve idaresi için meclislerde ve parlamentolarda Allah’ın indirdiği hükümler bir kenara bırakılıp, yerine beşer ürünü lanetli kanun ve yasalar getiriliyorsa, bu kanunlarla hükmediliyorsa yapılan fiil ayan beyan küfürdür ve böyle bir eylem içerisinde olanlar da kâfirdirler. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/44)

    Seyyid Kutub (rahimehullah) şöyle demiştir: “Şart ve cevabı umumi, böyle kati ve kesin bir hüküm. Zaman ve mekanın hududunu aşarak, herhangi bir nesil ve herhangi bir cemiyette Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen her ferde şamil umumi bir kaide. Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, uluhiyetin reddi demektir. Teşri, hakimiyet uluhiyetin değişmez özelliklerindendir. Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmedenler, bir taraftan Allah’ın uluhiyetini ve uluhiyetin özelliklerini reddetmekte, diğer taraftan uluhiyet hakkını ve ona ait özellikleri kendi şahsı için iddia etmektedirler. Bu da küfür değilse, hangisi küfürdür ?” [11]

    Artık mü’minlerin yapması gereken kâfir olduklarında şüphe olmayan bu yöneticilerle tüm bağları koparmak, onları, meclislerini ve bu tağuti rejimlerin ayakta kalmasını sağlayan tüm kişi, kurum ve kuruluşları reddetmektir. Çünkü kafirleri dost edinmek tevhid akidesi ile çelişen ve çatışan bir durumdur. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

    “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kafirleri veliler (dost) edinmesinler. Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz.” (Âli İmrân, 3/28)

    “Ey iman edenler yahudi ve hristiyanları veliler edinmeyin! Onlar birbirlerinin velileridirler. Sizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.”(Mâide, 5/51)

    Şeyh Süleyman bin Abdullah (rahimehullah) şöyle demiştir: “Allah Teala, yahudi ve hristiyanları dost edinmelerini mü’minlere yasaklamış ve mü’minlerden onları dost edinen kimsenin onlardan sayılacağını bildirmiştir. Bu ise ; mecusileri, putperestleri ve diğer kafirleri dost edinen bir kimsenin hükmünün, dost edindiği kafirlerin hükmü gibi olduğunu ve o kimsenin onlardan sayıldığını göstermektedir.” [12]

    Son olarak, La ilahe illallah diyen, namaz kılan ve oruç tutan bir kimse Allah’ın kanunlarının dışında başka kanunlar koyduğu veya o kanunlarla hükmettiği zaman onun kafir olacağı konusunda endişe eden zihinlere şöyle bir misali veririz ; “İçki içmek helaldir” diyen bir kimsenin hükmü nedir ? Şüphesiz bu kimse kafirdir İslam dininden çıkmıştır. Herhangi bir müslüman bu kimsenin küfründen şüphe eder mi ? İşte “içki içmek helaldir” diyen kimse ile “hırsızın cezası iki ay hapistir” diyen kimse arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü her iki emir de yüce Rabbimiz tarafından buyrulmuştur ve bu Allah’ın hükümlerini değiştirmektir.

    Şankıti şöyle demiştir: “Kur-an’ı Kerim’in naslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytanın dostları vasıtası ile koydurduğu, İslam şeriatına muhalif beşeri kanunlara tabi olanların kafir ve müşrik olduklarından ancak onlar gibi Allah’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kafir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [13]

    Ve alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.



    DİPNOTLAR

    [1] (Câmiu’l-Beyân: 15/234)

    [2] (Fî Zilâl-il Kur-ân: 13/109)

    [3] (Mecmûu’l Fetâvâ: 8/106)

    [4] (Tirmizi: 3095 ; Taberâni, el-Kebîr: 17/92)

    [5] (Mecmûu’l Fetâvâ: 7/76)

    [6] (Meâlimu’t-Tenzîl: 3/285)

    [7] (Fî Zilâl-il Kur-ân: 7/265)

    [8] (Tefsîr’ul Kur-ân’il Azîm: 5/2364)

    [9] (Umdetu’t-Tefsir: 4/173)

    [10] (Fî Zilâl-il Kur-ân: 8/403)

    [11] (Fî Zilâl-il Kur-ân: 4/257)

    [12] (ed-Dureru’s-Seniyye: 8/127)

    [13] (Edvâu’l-Beyân: 3/259)
  2. ruhisukut

    ruhisukut Önce tanı sonra bağlan! Kullanıcı

    Rabbim cümlemizi hak yolunda sabit kılsın inşaallah. Bir sualim olacaktı;

    Oy kullanan cahil birisinin hükmü nedir?
  3. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    İnşaAllah..

    Cahil derken.. İslamı görmemezden gelen mi yoksa islamı bilmeyen mi?
  4. ruhisukut

    ruhisukut Önce tanı sonra bağlan! Kullanıcı

    Diyelim benim ailem tevhidi tam manasıyla kavramayan, akaidi ilmi boyutta bilmeyen ve namaz kılan, oyda kullanan cahil kişiler. Bunların hükmü nedir?
  5. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Üst kısımdan alıntı olarak cevaplıyorum..

    Seyyid Kutub (rahimehullah) ise şöyle demiştir:“İslam, sadece Allah’ın uluhiyetine inandıktan ve kulluk vecibelerini sadece O’na takdim ettikten sonra, hüküm ve kanunda da sadece O’na ittiba etme esasına dayanır. İnsanlar, Allah’ın şeriatından başka bir şeriata tâbi olurlarsa ; her ne kadar davaları iman olsa dahi imanları asla kabul edilmeyen ve MÜŞRİK olarak tavsif edilen yahudi ve hristiyanlar hakkında söylenen söz, ONLAR HAKKINDA DA GEÇERLİ OLUR.”
  6. Süfyan-ı Sevri

    Süfyan-ı Sevri Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Oy vermenin mutlak olarak baska bir seriata tabi olmak manasina geldigini nerden biliyoruz ?
  7. U_Bedevi

    U_Bedevi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Burada yanlışsınız Seyyid Kutub Allah ona rahmet etsin bu cümleyi kullanırken eminim başka bir konu için söylemiştir aksi taktirde mısırdaki kişilerin %90 sizin değimiznizle müşrik olmuş olur ki bunun islamda yeri yoktur. Ayrıca seyyid kutub'un milletvekilliği seçimlerine katılmasıda var hadi cahiliye diyelim ona ki öyle de değil o zaman eğer seyyid kutub şehadet tazelemediyse kafir mi olmuş oldu ?
  8. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    20170328_194731.jpg
  9. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Birincisi bu cümleyi ben kurmadım..
    İkincisi ben kendi düşüncemle cevap verirsem;
    İşkence dönemi diye bir dönem olmazdı siyer kitaplarında çünkü darün nedveyle Allah Rasulü aralarında anlaşır ve hiç bir sıkıntıya girilmezdi.....
  10. U_Bedevi

    U_Bedevi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Burda yahudi ve hristiyanların Mesih'i alimleri,önderleri rab olarak kabul etmesinden bahsediyor buradaki kasıt eğer müslümanlar da alim,bilgin ve önderlerini RAB olarak kabul eder ve onların sözlerini Allah'ın şeriatının ortağı kabul ederlerse bu müslümanlar içinde geçerli olur yoksa oy verince rab olarak kabul etmiyor. BAllah'a ortak ilahlar kabul edilmesinden bahsediyor kimse oy verdiği kişiyi rab olarak kabul etmiyor meseleyi karıştırmayın. Sizin alıntı yaptığınız yer bambaşka siz ayeti kendinize uyarlamışsınız.
  11. U_Bedevi

    U_Bedevi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Darun nedve çok ayrı birşey çünkü müşriklerin amacı islamı yok etmekti ve böyle bir durumda cihat farzdı ve anlaşma yapılamazdı eğer senin dediğin gibiyse Hudeybiye'nin şartları müslümanların aleyhine olmasına rağmen maslahat bu yönde olduğu için müşriklerle anlaşma yapıldı siyerde örnek çoktur inşallah...
  12. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Evet önderleri...
    Yine üst taraftan alıntıyla cevap veriyorum..

    “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa kendilerine sadece tek ilâh olan Allah’a kulluk yapmaları emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31)

    Bu ayette Allah Teala ehli kitabın din adamlarını rab edindiklerini bildirmektedir. Bilindiği gibi kitap ehli putperest bir topluluk olmayıp, Allah’tan başkasına secde etme, kurban kesme gibi fiili bir ibadet eylemi yöneltmemektedirler. Aynı şekilde din adamlarının gökyüzünü ve yeryüzünü yarattıklarına, semadan su indirdiklerine inanmamaktadırlar. O halde burada şöyle bir soru gündeme gelmektedir. Acabakitap ehli olan kimseler din adamlarını nasıl rab edindiler ? Diğer bir ifadeyle hangi fiillerinden dolayı Allah Teala onları böyle büyük bir suçla suçlamaktadır ? Bu konuda en net bilgi bize hiç şüphesiz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelmektedir.

    Adiyy bin Hatim (radıyallahu anh), bu ayet-i kerimeyi okuyan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’e: “Bizler onlara ibadet ediyor değiliz” dediğinde Rasulullah ona şöyle demişti:

    “Allah’ın helal kıldığını onlar haram sayınca, siz de haram saymıyor musunuz?Yine onlar Allah’ın haram kıldığını helal sayınca, siz de helal saymıyor musunuz?”

    Adiyy bin Hatim: “Evet” dediğinde ise Rasulullah şöyle buyurmuştur :

    “İşte bu, onlara ibadettir.”

    İbn Teymiyye (rahimehullah) Ebu-l Buhteri’den bu ayet hakkında şu sözü rivayet etmektedir: “Onlar din adamlarına namaz kılmadılar. Şayet din adamları onlara ruku ve secde etme şeklinde kendilerine ibadet etmelerini emretseydi ehli kitap din adamlarına bu noktada itaat etmezlerdi. Ancak Allah Teala’nın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını da haram tanımaları hususunda kendilerine itaat edilmesini emrettiler de onlar da bu emre itaat ettiler. İşte onların din adamlarını rab edinmeleri bu şekilde olmuştur.”
  13. U_Bedevi

    U_Bedevi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    anlatamadığımız şey şu bizde kabul ediyoruz ki Allah'ın haramlarını helal sayan veya onlara tabi olanlar apaçık bir şirk içindedir. Fakat bir insanın oy kullanması, onun haramları helal helalleri haram kabul ettiği anlamına gelmiyor. senin mantığına göre gidersek yeryüzünde Allahın yardımcıları olmak da şirke girer öyle değil mi?
  14. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    MOĞOL KRALI CENGİZ HAN VE ‘YESAK’ ADLI KANUNNAMESİ
    بسم الله الرحمن الرحيم

    Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

    Kitabullah’ın tamamen terk edilerek başka kanunlarla insanlara hükmedilme meselesi, İslam tarihinde sadece Tatarlar döneminde vuku bulmuş bir hadisedir. Bu hadise vuku bulmadan önce hiçbir dönemde Allah’ın kitabı bütünüyle yönetimden uzaklaştırılmamıştır. Her ne kadar ferdî bazı meselelerde Kitabullah ile hükmedilmese de, bütünüyle kaldırılması asla söz konusu olmamıştır.

    O dönemde yaşayan âlimler, fıkıh ve dirayetleri ile meseleyi hemen çözüme kavuşturarak ümmetin önünü açmışlardır. Acaba bu günde bizim önümüzü açacak ve günümüzün “Yesak”ları hakkında fetva verecek âlimlerimiz var mıdır? Nerede böylesi alimler?

    Evet, yaramız gerçektende çok büyük. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

    İslam tarihi içerisinde günümüzle birebir uyumluluk arz ettiği için Tatarlar ve onların anayasası olan“Yesak”[1] adlı kitap hakkında birkaç söz söylemek istiyorum ki, bu sayede okuyucu iki tarafı da kıyas ederek günümüz ‘Yesak’ları hakkında doğru bir bakış açısına sahip olsun.

    İslam âlimlerinin belirttiğine göre Tatarlar, önceleri aslî kâfir iken daha sonraları İslam’ı kabul etmiş; ama İslam’ı kendi değerleri içerisinde değil –tıpkı toplumumuzda olduğu gibi– kafalarına göre şekillendirmiş bir millettir.

    Esasen tevhid kelimesini ikrar ediyor, Resulullah’a hürmet ederek namaz ve oruç gibi ibadetleri ara ara yerine getirmeye çalışıyorlardı. Tabii bunu hepsi değil, içlerinden bir kesim yapıyordu. Bununla birlikte cihadı terk ediyor, ehli kitaptan gerekli miktarda cizye almıyorlar, Müslüman olduklarını dile getirmelerine rağmen İslam ahkâmını uygulamıyorlardı.

    Tatarların lideri Cengiz Han’dır. Cengiz Han, hicrî 559 dokuz yılında yönetime gelmiş, 623 yılında da ölmüştür. İktidarı ele geçirdiğinde hâkimiyetini genişletmek istemiş, ardından Çin’e, Horosan’a, Buhâra’ya ve benzeri İslam diyarlarında yönelmiş ve buralara hâkim olmuştur. Bir memleketi ele geçirdiğinde öldürme politikasına sarılır ve insanları hunharca katlederdi. İmam Zehebî’nin de dediği gibi, Müslümanı öldürmek onun nazarında pireyi öldürmekten daha basit bir işti.[2]

    Tatarların “Yesak” adlı bir kanun kitabı vardı. Bu kitap, İslam beldelerine giren ilk beşerî anayasadır. Cengiz Han’dan sonra bir kısmı İslam’ı kabul eden ve‘Ben de Müslümanım’ diyen Tatarlar, tıpkı Müslümanların Kur'an ve Sünnete muhâkeme oldukları gibi o kitaba muhâkeme olur ve onun yasaları çerçevesinde yargılanırlardı.

    Bu hadisenin meydana gelişi hicrî 7. yüzyılın bitimi, 8. yüzyılın başlarındadır.

    Cengiz Han, halkını idare etme ve kendisinden sonra gelenler için uyulacak bir kitap olması kastıyla bir kanun kitabı çıkarmaya karar verdi. Moğol dilinde‘Düzenlemeler’ anlamına gelen “Yesak” kelimesi, şu anda Türkçede de aynen kullanılmaktadır. Şu kadar var ki, bu ifadenin başına Türkçedeki ‘ana’ kelimesi ilave edilerek “Anayasa” şeklinde söylenmektedir.

    Cengiz Han’ın bu kitabında genele ve özele hitap eden düzenlemeler, hükümler ve kanunlar vardı. O, halkı bu yasalara uymaya zorlar, uymayanları kılıç zoruyla itaate getirirdi.

    Bu kitabın geneli, kendi arzu ve isteklerinden oluşan hükümleri ihtiva etmekteydi. Ama İbn Kesir’in de belirttiği gibi[3] bazı kurallar Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinlerden alıntılanmıştı.

    O dönemin âlimlerinden “Subhu’l-A‘şâ” adlı eserin sahibi olan Ahmed b. Ali el-Fezârî[4] rahimehullah şöyle der:

    “Cengiz Han ve kendisinden sonraki takipçilerinin izlemiş oldukları yol, Cengiz Han'ın ortaya koymuş olduğu “Yasa” adlı kanunnamenin metodu üzere hareket etmekti. Bu kanunname, Cengi Han'ın aklından ihdas ettiği, kafasına göre düzenlediği, içerisinde bir takım hüküm ve had cezalarının bulunduğu bir kitaptır ki, çok azı Muhammedaleyhisselam'ın Şeriatına uygun iken, büyük bir çoğunluğu ona muhaliftir. Cengi Han bu kanunnameye “el-Yasa'l-Kübrâ/En Büyük Kanunname” adını vermiştir. Kendisinden sonra devam etmesi ve evinin küçük çocuklarının ezberlemesi için yazılmasını, hazine sandığına konulmasını emretmiştir."[5]

    İmam Makrizî[6] rahimehullah’da şöyle der:

    “Cengiz Han, Unk Han'ı yenip devleti ele geçirince bazı kurallar ve cezalar belirleyerek bunları "Yasa" diye adlandırdığı bir kitaba aktardı. İnsanlardan bazıları buna “Yesak” da demektedir; lakin asıl ismi “Yasa”dır. Bu yasaların belirlenmesi sona erince çelikten mamul sayfalar üzerine nakşettirdi. Cengi Han bu yasaları halkı için bir şeriat haline getirdi ki, onlarda, Allah sonlarını getirene dek ona sıkıca bağlandılar. Cengi Han yeryüzü dinlerinden her hangi bir din mensubu değildi. Onun haberlerine vakıf isen zaten bunu bilirsin. Çıkarmış olduğu "Yasa" adlı kanunname, kendinden sonrakiler arasında devam eden kesin bir hüküm şeklini aldı ki, onlar kesinlikle onun hükümleri dışına çıkmıyorlardı. Cengi Han ölünce ardından gelen çocukları ve halkı "Yasa" adlı kanunnamenin hükmüne, tıpkı ilk dönem Müslümanlarının Kur'an'ın hükümlerine bağlandıkları gibi bağlandılar ve bunu, asla muhalefeti söz konusu olmayan bir din haline getirdiler.”[7]

    İbn Kesîr rahimehullah,“Yesak”da yer alan hükümlerden bazısını şu şekilde zikreder:

    • Zina eden kişi, ister evli olsun ister bekâr mutlaka öldürülür.
    • Homoseksüellik yapan öldürülür.
    • Kasten yalan söyleyen öldürülür.
    • Büyü yapan öldürülür.
    • Casusluk yapan öldürülür.
    • Çekişmekte olan iki kişinin arasına giren ve bu iki kişiden birisine yardım eden öldürülür.
    • Durgun suya işeyen öldürülür.
    • Durgun suya dalan öldürülür.
    • Sahibinin izni olmaksızın bir esire yemek yediren veya su içiren veya bir şey giydiren öldürülür.
    • Kaçak birini görüp de sahiplerine veya hükümete teslim etmeyen öldürülür.
    • Bir esire yemek yediren veya yiyecek bir şeyi bir kimsenin önüne atan öldürülür. Çünkü yiyeceği önüne atılmamalı, aksine bizzat eliyle ona vermelidir
    • Bir kimse bir başkasına yemek yedirecekse önce kendisi o yemekten tatmalıdır. Misafir emir olsa bile, böyle yapmalıdır. Ama esire yedirmemelidir.
    • Bir kimse yemek yer de yanındakine yedirmezse öldürülür.
    • Bir hayvanı boğazlayan kimse o hayvan gibi boğazlanır. Hayvanı boğazlamamalı, aksine karnını yararak öncelikle eliyle kalbini tutup çıkarmalıdır...”[8]
    Moğollar içerisinde İslam’ı ilk kabul eden kimse Teküdar’dır. Teküdar, Cengiz Han’ın torunu olan Hülago’nun oğludur. Kendisi İslam’a girdikten sonra adını ‘Ahmed’ olarak değiştirmiştir. Bu hadise 681 yılında meydana gelmiştir.

    İbn Teymiyye, “Mecmuu’l-Fetâvâ” adlı eserinde Tatarların genel yapısını şu şekilde izah eder:

    “Tatarların geneli namaz, zekât, hac gibi farz olan ibadetleri eda etmiyor ve aralarında Allah’ın hükmü ile hükmetmiyorlardı. Aksine bazen İslam’a uyan bazen de ters düşen kendi kanunlarıyla hükmediyorlardı…”[9]

    Tatarlar bu yönleri ile tıpkı şu anda Türkiye’de yaşayan insanlar gibidirler.

    Onlar, aralarındaki ihtilaf ve anlaşmazlıklarda Kur’an ve Sünnetten önce kralları Cengiz Han’ın çıkarmış olduğu kitap olan “Yesak”a müracaat eder ve onun içerisinde yer alan hükümlere göre yargılanırlardı. Yani onların idare kitabı “Yesak” idi.

    Bu günkü insanlarda “Ben Müslümanım” demelerine rağmen Allah’ın kitabını ve Rasûlullah’ın Sünnetini bir tarafa bırakmışlar, kendilerini başka başka kitap ve yasalarla idare etmeye başlamışlardır.

    Bu açıdan onlar Tatarlarla bire bir benzerlik arz etmektedirler.

    Tatarların bir diğer özelliği de ibadet ve taatleri bütünüyle terk etmeleridir. Onlar “Ben Müslümanım” demelerine rağmen İslam’ın öngördüğü ibadetleri yapmıyor, terk ediyorlardı. Bu günün insanı da “Ben Müslümanım” demesine rağmen ibadet ve taatlerin tamamını terk ediyor, azı hariç İslam’ın emir ve yasaklarını hiç dikkate almıyor. İşte Bu gibi nedenlerle onlara, yani Tatarlara çok benziyorlar.

    Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullah, Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen Tatarların küfre girdiğine dair fetva vermiş ve onları tekfir ederek kendileri ile savaşılması gerektiğini belirtmiştir.

    Şeyh, onların tekfirini iki nedene bağlamıştır:

    1. Şeriatın emir ve yasaklarına bağlanmamaları, yani ameli bir bütün olarak terk etmeleri,
    2. Aralarında Allah’ın hükümleri ile değil, kendi koymuş oldukları hükümlerle hükmetmeleri.[10]
    İşte bu iki neden onlar hakkında İbn Teymiyye’yi üstte değindiğimiz fetvayı vermeye sevk etmiştir. Acaba Şeyh, şu günümüzü görse ve insanlarımızın hallerine vakıf olsaydı nasıl fetva verirdi?

    Cevabını size bırakıyorum…

    Tatarların durumu ile bugün adı Müslüman olan ülkelerin yöneticileri de birbirlerine oldukça benzemekteler. Tatarlar da bugünkü devletler gibi şeriatın hâkimiyetini isteyen muvahhitleri öldürüyor veya zindana atıyorlardı. Günümüz yöneticileri de Allah’ın dininin hâkim olmasını isteyen kimseleri ya öldürüyor ya da zindanlara atıyorlar.

    Burada günümüzün yöneticileri ile Tatarlar arasında bir kıyaslama yapacak olsak inanın, günümüzdeki yöneticilerin şirk bakımından daha ileri olduklarını söyleyebiliriz, zira Tatarlar şirk kanunlarını sadece kendi aralarında uygularlarken; günümüz yöneticileri bu kanunları tüm kullara ve tüm diyarlara uygulamaya çalışıyorlar. Tatarlar, Irak ve Şam gibi istila etmiş oldukları bazı beldelerde kendi kanunlarını uygulamamış, bu belde halklarının kendi şeriatları ile idare olunmalarına müsaade etmişlerdir. Bu bakımdan günümüzün idarecileri küfür ve zulüm bakımından Tatarlardan daha ileri ve daha şedittirler.

    O dönemde yaşayan İslam âlimleri, Tatarların tüm bu anlatılan özelliklerine, yani ‘La İlahe İllallah’ demeleri, namaz kılmaları ve oruç tutmalarına rağmen sırf aralarında Allah’ın kitabı ile hükmetmeyi terk edip“Yesak” adlı kanunnameyi idare kitabı yaptıkları için İslam dairesinden çıktıklarına ve kâfir olduklarına dair fetva vermişlerdir.

    Üstte de değindiğim gibi, bu fetvayı verenlerden birisi Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullah’dır.

    Onların kâfir olduğuna dair fetva veren âlimlerden bir diğeri de İbn Teymiyye’nin talebelerinden birisi olan İmam İbn Kesîr rahimehullah’dır. O, Maide Suresi’nin 50. ayetinin tefsirinde Cengiz Han’ın ihdas etmiş olduğu “Yesak” adlı kanun kitabıyla alakalı olarak şöyle der:

    “…Allah, kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanmayan câhiliyye hükümlerinin sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların, Cengiz Han diye bilinen krallarından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm dinine mensup muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengiz Han'ın mücerret görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah'ın kitabından ve Rasûlullah’ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davranan birisi kâfirdir, Allah ve Rasulünün hükmüne dönene dek kendisi ile savaşmak vaciptir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez.”[11]

    İbn Kesîr rahimehullah aynı fetvayı “el-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserinde de tekrarlamaktadır. Orada“Yesak” adlı kitapta mevcut olan bazı hükümleri zikrettikten sonra şöyle der:

    وفي ذلك كله مخالفة لشرائع الله المنزلة على عباده الانبياء عليهم الصلاة والسلام، فمن ترك الشرع المحكم المنزل على محمد بن عبد الله خاتم الانبياء وتحاكم إلى غيره من الشرائع المنسوخة كفر، فكيف بمن تحاكم إلى الياسا وقدمها عليه؟ من فعل ذلك كفر بإجماع المسلمين.

    “Tüm bu hükümlerde, Allah’ın peygamberlerine indirdiği şeriatlara muhalefet vardır. Her kim peygamberlerin sonuncusu olan Abdullah’ın oğlu Muhammed aleyhisselam’a indirilmiş muhkem şeriatı terk eder de (Tevrat ve İncil’in ki gibi) hükmü yürürlükten kaldırılmış şeriatların kanunlarına başvurursa kâfir olur. (Böyle birisi kâfir oluyorsa) peki ya “Yesak” adlı kitabın kanunlarına başvuran ve onu Muhammedaleyhisselam’ın şeriatının önüne geçiren kimsenin durumu ne olur? Her kim böyle yaparsa Müslüman âlimlerin icmasıyla kâfir olur.” Zira Yüce Allah buyurmuştur:“Onlar hâlâ Cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Oysa kesin olarak iman eden bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Mâide, 50)“Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”(Nisâ, 65) [12]

    İbn-i Kesir’in değindiği mesele gerçektende çok önemlidir. Yani, bir insan Kur’an’ın hükümlerini bırakıp herhangi bir mesele hakkında Tevrat’ın ve İncil’in hükümleriyle hükmetse, bu insanın durumu çok tehlikelidir. Böylesi birisi âlimlerimizin fetvasına göre kâfir olur. Oysa işin aslına bakıldığı zaman Tevrat ve İncil asılları itibariyle Allah tarafından indirilmiştir. Bir insan, hükmü kaldırıldıktan sonra Allah tarafından indirilen bir başka kitapla bile hükmettiğinde kâfir oluyorsa, peki ya hiç Allah tarafından indirilmeyen kitaplarla hükmettiği zaman durumu ne olur?

    Bu insan diğerlerine nazaran “kâfir” ismini almaya daha çok hak sahibi değil midir?

    Bu iki şeyi iyi düşünmek ve aralarındaki benzerlikleri iyi kıyas etmek gerekir.

    Dolayısıyla o dönemin âlimleri Tatarların yapmış oldukları işin küfür olduğunu söylemişlerdir. Acaba o âlimler, şu asrımızı ve yaşamış olduğumuz şu vakıayı görseler ne derlerdi?

    Allah’a yemin ederim ki, bu günkü beşerî kanun ve anayasalar, Cengiz Han’ın “Yesak” adlı kanunnamesinden daha rezil ve daha haktan uzak durumdadırlar. Çünkü Cengiz Han bu kanunnameyi oluştururken aslı semavî olan kitaplara müracaat etmiş ve bazı hükümleri onlardan almıştır. Hatta İbn Kesir’inde dediği gibi, bu kanunnamede İslam şeriatından bire bir alıntılanmış kanunlar bile vardı. Bu günkü Cengiz Hanlar ise kanunnamelerine İslam şeriatından en ufak bir hükmü bile koymamaktalar. Kıyaslama yapıldığında acaba hangisi daha kötü gözükmektedir?

    Kararı siz verin.

    İslam âlimlerinin, Allah’ın kitabının haricinde bir kitapla hükmeden ve idarede bulunan yöneticiler hakkında verdiği fetvalar veya söylemiş oldukları sözler, günümüzü objektif bir şekilde değerlendirebilmemiz açısından önemlidir.

    Bu gün bizler Allah’ın kitabını terk ederek kanun yapan kimselerin küfre girdiğini ve dinden çıktıklarını söylerken, birileri çıkıp bunun yalnızca bize ait bir fikir olduğunu, bizden başka kimsenin böyle bir şey söylemediğini, ve bizlerin bu anlamda marjinal kaldığımızı iddia etmekteler. Bu insanlara uzun uzadıya cevap vermek yerine Allah için “Yesak”hakkında âlimlerimizin söylediği sözleri ve verdiği fetvaları güzelce değerlendirmelerini tavsiye ediyorum. Onlar bu fetvaları tarafsız ve objektif bir şekilde değerlendirdikleri zaman görecekler ki, Cengiz Han’dan sonra gelen bütün âlimler, Kur’an’ı bırakarak halkını “Yesak” ile yönettiği için hem onun, hem etbaının, hem de böyle yapan tüm insanların kâfir olduğuna dair fetva vermişler ve bu noktada en ufak bir tereddüt geçirmemişlerdir. Hatta onların fetvalarını etraflıca inceleyen kimseler, bu noktada onların ne kadar keskin cümleler kullandıklarına şahit olacaktır. O dönemde böyle fetva veren âlimler, Cengiz Han’ın “Yesak”ından daha rezil ve daha kötü olan şu mevcut beşerî anayasaları görselerdi farklı bir şey mi söyleyeceklerdi?

    Allah için bunu düşünelim.

    Burada konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için bir başka örnek daha vermek istiyorum. Vereceğim örnek Timurlenk olacak. Timurlenk, Allah’ın kitabını terk edip idaresini Cengiz Han’ın “Yesak” adlı kitabı ile yapan yöneticilerden birisidir. O, devletini idare ederken Kur’an ve Sünnetten önce “Yesak”ı itibara alır ve onun hükümlerine göre devletini yönetirdi. Bu nedenle İslam âlimleri, onun da tıpkı Cengiz Han ve torunları gibi küfre girdiğini ve kendisinin bu ameli nedeniyle dinden çıktığını söylemişlerdir.

    İbn Hacer’in en önemli talebelerinden birisi olan İmam Sehâvî rahimehullah şöyle der:

    “Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına dayanmış ve onları temel esas haline getirmişti. Bundan dolayı birçok âlim, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları kaim olduğu halde (yine de) onun kâfir olduğuna dair fetva vermiştir.”[13]

    İbn-i Arabşâh[14] rahimehullah da şöyle demiştir:

    “Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına inanan birisi idi. Bu kanunlar, İslam Dinine nispetle fıkhın detayları mesabesindedir. O, bunları Muhammed aleyhisselam’ın yolu üzere icra ederdi. Bu nedenle hocamız Hafizuddin Muhammed el-Bezzazî[15], Alâeddin Muhammed el-Buharî[16] ve diğer büyük İslam âlimleri, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın ortaya koyduğu bu kanunları İslam kanunlarının önüne geçirenlerin kâfir olacağına dair fetva vermişlerdir.”[17]

    İmam Şevkanî rahimehullah, Cengiz Han’dan ve onun“Yesak” adlı eserinden söz ettikten sonra şöyle demektedir:

    “…Sonra bu kötü yola ve küfrî işe Timurlenk tabi oldu. O, saltanatını sürdürürken “Yasa” kitabından başkasıyla amel etmezdi.”[18]

    İşte tüm bu nakiller, Allah’ın kitabını bırakıp yerine insan kaynaklı kanunlar koyan ve bunlarla halkları idare eden kimselerin kâfir olacağını ifade etmektedir.

    Günümüz vakıasını değerlendirmede problem çeken kimselere, bu yazıda yer alan fetvaları dikkatli ve tarafsızca tekrar tekrar okumalarını tavsiye eder, selim bir kalple Allah’a yaklaşanların en zor meseleleri bile kolaylıkla halledebilecekleri gerçeğini yeniden hatırlatırız.

    Rabbim hepimizi doğru yoluna ve razı olduğu hayata muvaffak eylesin. (Âmîn)


    [1] Bu kitabın bir diğer adı da “Yâsa”dır. Biz bazen “Yâsa” bazen de “Yesak” diye tabir edeceğiz.

    [2] Siyeru A‘lâmi'n-Nübelâ, 22/243.


    [3] Bkz. Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, Maide Suresi 50. ayetin tefsiri.

    [4] Bu âlim, fıkıh, tarih ve Arap Edebiyatında son derece kabiliyetli ve yetenekli birisidir. “Subhu’l-A‘şâ” adlı 14 ciltlik eseri onun en meşhur kitabıdır, diyebiliriz. Telif ettiği daha başka eserleri de vardır. Hicrî 756 yılında doğmuş, 821 yılında da vefat etmiştir. Bkz. el-A‘lâm,1/188.

    [5] Subhu’l-A‘şâ, 4/310, 311.

    [6] İmam Makrizî, hicrî 766 yılında dünyaya gelmiştir. İslam tarihçisi bir âlimdir. Aslen Ba’lebek’li olup Mısır’da vefat etmiştir. Defalarca hatiplik, hisbe ve imamlık görevine getirilmiştir. İmam Makrizî’nin ortaya koyduğu eserler sayılamayacak kadar çoktur. 200 ciltten fazla eser meydana getirdiği ifade edilmiştir. 845 yılında Mısır’da vefat etmiştir.

    [7] “el-Hutat”, 2/220, 221.


    [8] Bkz. el-Bidâye ve’n-Nihâye, 13/139.

    [9] Bkz. sf. 28/505.

    [10] Mecmuu’l-Fetâvâ, sf. 28/505.

    [11] İbn-i Kesir: 5/2364. Son cümlenin orijinali şu şekildedir:

    ومن فعل ذلك منهم فهو كافر يجب قتاله، حتى يرجع إلى حكم الله ورسوله

    [12] Bkz. 13/139.

    [13] ed-Davu’l-Lâmi‘, 3/49.

    [14] Künyesi Ebu’l-Abbâs olan İbn-i Arabşâh, hicrî 854 yılında vefat etmiş büyük bir İslam âlimidir. Küçük iken babasıyla birlikte zorla Şam’dan Semerkand’a hicret etmek durumunda bırakılmıştır. Semerkand’da iken Farsça ve Türkçe gibi birçok dil öğrenmiştir. Yaşamış olduğu o bölgenin bütün adet ve geleneklerine çok iyi bir şekilde vakıf olduğu ve oranın insanını en iyi şekilde değerlendirdiği için “Acâibu’l-Makdûr fî Nevâibi Teymûr” adlı eseri bu alanda yazılmış en nefis kaynaklardan kabul edilir. O, bu kitabında Timurlenk’in şahsi durumunu ve gerek İslam’a, gerekse İslam âlemine verdiği zararları çok güzel bir şekilde ele almıştır. Bkz. Şezerâtu’z-Zeheb, 7/280-284.

    [15] Hafizuddin Muhammed b. Muhammed el-Kurdî. Bu zatHanefilerin büyük imamlarındandır. İbn-i Bezzazî diye meşhurdur ve Fetevâ-i Bezzaziyye’si ile ün yapmıştır. 827 yılında vefat etmiştir. bkz. Şezerâtu’z-Zeheb, 7/183.

    [16] Muhammed b. Muhammed el-Buhârî. Bu zat Hanefilerin büyük fakihlerinden birisidir. İran’da doğmuş Buhara’da yetişmiştir. Zamanındaki en büyük âlimlerden kabul edilmiştir. Hatta ulemadan bazısı onun için “Asrın Allamesi” nitelendirmesinde bulunmuştur. Meşhur mutasavvıf İbn-i Arabî’ye yazmış olduğu “Fâdihatu’l-Mulhidîn ve Nâsihatu’l-Muvahhidîn” adında meşhur bir reddiyesi vardır. Zalimlere karşı dik duruşlu bir şahsiyettir. Bkz. Şezerâtu’z-Zeheb, 7/241, 242.

    [17] Acâibu’l-Makdûr fî Nevâibi Teymûr, sf. 455.

    [18] Akdu’l-Ceman fî Hudûdi’l-Buldân.
  15. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Hz.Ebubekir der ki;
    İslamda hudeybiye fethinden daha büyük fetih olmamıştır. Fakat Muhammed Aleyhisselamla Rabbi arasındaki şey hakkında halkın görüşleri kısa ve dardı.
    Kullar, acele ederler.
    Yüce Allah ise, dilediği işi kıvamına gelip olgunlaşmadıkça yapmakta, kullar gibi acele etmez. Vakıdi megazi 2/610
  16. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Kardeşim; evet cümleyi siz kurmadınız, ama meseleleri birbirine karıştırıyorsunuz. Bu da çok büyük sıkıntı olur.
    Seyyid Kutub (rahimehullah), oy verme durumunda genel hükmü (küfür, tekfir) söylemekte fakat size kardeş genel halkı sormuyor, ana babasını soruyor, siz ise kitabdan aynı alıntılamayı yaparak muayyen tekfire hükmediyorsunuz. Haddinizi bilin.
    Muayyen tekfir konusunda izlenecek usul ve oy kullananan (cahil) halkın hükmü hakkında Seyyid Kutub'dan başka ilim ehli âlim yok mudur? Hatta yine muvahhid olub ve konunun mutehasısı olan ilim ehli âlimler mevcud olub eserlerinde tekfirin engellerinden bahsederken sizin aktardıklarınızda böyle bir şey göremiyoruz.

    Seyyid Kutub (Allah rahmet eylesin) gerçekten dava ve hareket adamı, genel olarak cahiliyye düzenlerine karşı muslumanların nasıl hareket etmesi gerektiği hakkında taktikalar sunmakta, cahiliyye düzenlerini ve rejimlerini tekfir etmekte; fakat eserlerinde müslüman ferdleri muayyen olarak tekfire yanaşmamaktadır. Buradaki inceliği göz ardı ederseniz, cahiliyye rejimin savunucuları ile İslamı hassasiyetle hareket etmek isterken cehaletinden, tevilinden dolayı hata işleyen müslümanı aynı kefeye koyarsınız. Nitekim de maalesef öyle oluyor. Size, bilhassa sitemizde mevzuyla alakalı (özellikle İlmi Munazaralar bölümünde) konu başlıklarını incelemenizi öneririm.
  17. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Tamam hocam sizin dediğiniz doğru.. Bu konuyu buraya açmakla hata ettiğimin farkındayım.. Zaten amacım cedel de olmadığı için konutan alıntı yaptım. Hakkınızı helal edin..
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş