1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

İlmi Konu Munazara

Konu, 'iLMi Munazaralar' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    MUNAZARA
    [​IMG]

    Munazara ; bir araya gelen iki kişinin veya iki tarafın gerçeği, doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile , öne sürdükleri görüşlerini , kesin delillere dayandırarak belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bütün fikri güçleriyle savunmaları, ve böylece beraberce düşünce üretmeleri, hakikatin ortaya çıkması için kaideli olarak karşılıklı konuşulması anlamına gelen bir terimdir.
    Onlarla en güzel şekilde tartış. (Nahl 125)

    Munâzara edecek kişi, gerçeği aramakta kaybını arayan kimse gibi olmalıdır. (Taşköprüzâde)
    Munâzarayı kendisinden istifâde edilmesi umulan âlimlerle yapmalıdır. (İmâm-ı Gazâlî)

    Munazara kelime olarak nazar kökünden türemiştir. İlmi münakaşa mahiyetindedir ve bu vasfı ile zıt görüşlü kişiyi susturmak esasına dayanan "CEDEL"den ayrılır.

    Cedelde taraflar savundukları tezi mantık ve kelime oyunlarıyla sonuna kadar götürürler ve peşin hükümlerle hareket edip tartışırlar.
    Munazarada ise ileri sürülen delilleri inceleyip araştırarak bunların uygun olup olmadığına varılır.


    Munazara teşkil eden münakaşalarda; ya sadece nass, icma ve kıyasa dayanılır veya savunulan görüşü desteklemek için her türlü bilgiden istifade edilir.
    Şurası muhakkaktır ki; "munazara", ilim elde etme yollarından birisidir.

    Usulu ile munazarayı yapılırsa bu bir nimettir.

    "... Allah ile beraber başka bir ilah mı var? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, siz kesin delilinizi getirin haydi! (Neml 64)

    Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik. (Zariyat 38)

    "Ey Muhanımed! Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mucadele et (tartış-munazara, delil v.s.). Doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir." (Nahl,125)

    Bu ayetin açıklamasında Şehid Ustad Seyyid Kutub Tefsiri zilal'de şöyle demiştir :

    Fİ ZİLAL İL KUR'AN

    NAHL 125- İnsanları Rabbinin yoluna maharetli bir yöntemle ve güzel öğütlerle çağır, onlarla üslupların en güzel, en etkilisi ile tartış. Hiç şüphesiz Rabbin, yolundan sapanları herkesten iyi bildiği gibi, doğru yolda olanları da herkesten iyi bilir.

    Kur'an-ı Kerim davetin temellerini ve ilkelerini bu esaslara dayandırıyor ve bunlarla kullanılabilecek yöntem ve yolları belirliyor.
    Onurlandırılmış peygamberin ve ondan sonra O'nun dinine çağrıda bulunacak davetçilerin yolunu belirliyor. Öyleyse yüce Allah'ın bu Kur'an'da belirlediği davetin ilkelerine bir göz atalım:
    Davet, Allah yoluna yapılan bir çağrıdır. Davetçinin şahsına ve milletine yapılan bir çağrı değildir. Davetçinin, bu çağrı ile Allah'a karşı görevini yapmaktan öte bir kazancı yoktur. Onun sözkonusu edilebilecek bir üstünlüğü yoktur. Ne dava üzerinde ne de kendisi aracılığı ile doğru yola gelenler üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Bunların ötesindeki mükafatını vermek ise Allah'a aittir.


    Hikmet ile davet etmek: Muhatapların durumlarını ve şartlarını gözönünde bulundurmayı, her defasında ne kadar anlatılmasının uygun geleceğine, ağır gelmeyeceğine dikkat etmeyi, insanların bünyeleri hazırlanmadan, onlara yükümlülükler yağdırmamayı, onlara nasıl hitap edileceğini, iyi seçmeyi, şartlara ve durumlara göre bu hitap yöntemlerini ve yollarını çoğaltmayı gerektirir.
    Acelecilik, duygusallık ve tepkisellikle işi zora koşup, bu konuların hepsinde ve diğer konularda hikmetin sınırlarını aşmamayı gerektirir.


    Güzel öğütle davet etmek: Yumuşak şekilde kalplere girmeye, tatlılıkla, duyguların derinliklerine inmeyi gerektirir. Gereksizce azarlama ve zorlamaya başvurmamayı icap ettirir. Bilgisizlikten veya iyi niyetten kaynaklanmış olabilecek hataları yüze vurmamayı, deşifre etmemeyi zorunlu kılar. Zira öğüt vermedeki yumuşaklık, çoğu zaman katı kalpleri bile doğru yola iletir, birbirinden nefret eden gönülleri kaynaştırır. Neticede azarlama, çıkışma ve rencide etmekten daha iyi sonuçlar doğurur.

    Güzel bir şekilde tartışma: Muhatabın üzerine yüklenmek yok. Onu horlamak yok. Çirkin görmek yok. Böylece muhatap, davetçinin amacının tartışmada üstün gelmek olmadığına kesin kanaat getirmeli ve bunu hissettirmelidir. Tek amacının gerçeğe ulaşmak olduğunu anlamalıdır. İnsanların nefislerinin kendilerine özgü bir gururu ve inadı vardır. Yumuşaklıkla yanaşılmadıkça, savunduğu düşüncesinden vazgeçmez ki, yenildiğini hissetmesin. Tartışmada savunulan görüşün değeri ile kişinin kendi onurunun değeri çabucak birbirine karışır. Bu sefer görüşünden vazgeçmeyi onurundan, saygınlığından ve değerinden ödün vermek şeklinde değerlendirir. En güzel biçimde tartışmak ise, bu hassas gurur duygusunu garanti altına alır. Karşısındaki adamın kendi kişiliğinin korunduğunu, değerinin ve onurunun garanti altında olduğunu, davetçinin bir gerçeği dile getirmekten, Allah için bu gerçeğe iletmekten başka amacı olmadığını, kendi kişiliğini güçlendirmek, görüşünü sağlamlaştırmak ve muhatabının görüşünü çürütmek için çalışmadığını gözler önüne serer!
    Davet eden insanın duygusallığını ve savunma heyecanını tatmin etmek için Kur'an-ı Kerim, yüce Allah'ın kimlerin kendi yolundan saptığını ve kimlerin de doğru yolda yürüdüğünü daha iyi bildiğine işaret etmektedir. Tartışmaya girmeye gerek yoktur. Açıklamak yeterlidir. Bundan sonrası Allah'a kalmıştır.
    Dil ile davet ve delillerle tartışma dairesi dışına çıkılmadığı sürece, davetin metodu ve ilkeleri bunlardır.


    Ama davet edenlere saldırı yapıldığında durum değişir... Saldırı sıcak bir savaşı ifade eder. Hakkın onurunu korumak, batılın üstünlüğünü bertaraf etmek için aynısı ile karşılık vermek gerekir. Burada da karşı saldırıya geçerken sınırlar aşılmamalı, aşırılıklara ve ölünün organlarını kesmeye varmamalıdır. İslâm, adalet ve itidal dinidir. Barış ve saldırmazlığı öngörür. Kendisini ve müslümanları saldırılardan korur. Fakat kendisi saldırganlık yapmaz:

    Seyyid Kutub ; Fi zilal il Kuran Tefsiri , Nahl suresi 125. ayet tefsiri

    Taraflar İslam'daki munazarayı yaparken ilmi delillerini ortaya koyar , Allah ve Rasulunun hükümlerine teslim olursa, bundan herkes hem mustefid olur, hemde cahiliyye insanlarından farkı göstermiş olurlar.
    Bu endişelerle Hakkın ortaya çıkması için bir araya gelerek Kuran sünnet ölçüsünde delillerle meseleleri anlamaya çalışılabilir. Yeterki taraflar munazarayı bilerek katılsınlar.

    İlmi seviyeden düşük olanların ilmi bir şey ortaya koyuyorum diye heva ve hevese uyarak münakaşaya dalması, sonunda da kendini ilim adamıymış gibi sanarak ben munazara yaptım demesi munazaraya iftiradır.
    Tabi ki kimse kendini cedel yaptım, cedelciye yakıştırmak istemez. Bundan dolayı istismar edilen İslam için faydalı olan munazaranın hem kendisi hem adı terk edilemez. Ayrıca bundan mahrum kalınması İslama-muslumana zarardır !

    Cedel tarifini munazaraya verenler, kendi görüşünü Kur'an ve sünnetin önüne geçirmeye çalışanlar cedel toplantılarının mudavimleridir.
    "Allah'ın ayetleri üzerinde inkâr edenlerden başkası mücadele etmez?" (Mu'min, 40)
    İnsanlardan kimi de vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile, ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır. (Hac, 8)

    Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur. (Mu'min 56)
    Çünkü onlara peygamberleri, delillerle geldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi. (Mu'min 83)


    Rasûl-u Ekrem (sav)'in "Şeytan; namaz kılanların kendisine uymalarından ümidini kesmiştir. Fakat aranızda fesad çıkarmakla da yetinir." (M. Yusuf Kandehlevî, Hayatu's Sahabe (Hadislerle Müslünıaıılık), İst: 1977, Divan Yayını, c. V, sh. 1773) .

    Ehl-i sunnet ve'l cemaatin muctehid imamları ilmi, "ma'lûm olanın, olduğu hâl üzere bilinmesidir" (İmam Ebû Muin en-Nesefi, Bahru'l Kelâm fi Akaidi'1 Elıli'I-İslâm, Konya:1977 sh.15) şeklinde tarif etmişlerdir.

    Ayrıca ilim "haber, duyu organlarının faaliyetleri ve istidlâl (akıl yürütme) ile elde edilebileceği" hususunda muttefiktirler.
    (Sadru'1 İslâm Ebu Yusr Muhammed Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, İst:1980, sh. 8.)

    Eğer munazarada; şer'i hududlara riayet olunursa, mağlûp olan da, galip gelen de bir çok meseleyi öğrenmiş olur. Yeter ki munazarada taraflar, hevâ ve heveslerine kapılıp, birbirini yenme hırsına temayul etmesinler.

    Bu noktada İmam-ı Burhanuddin Zernûci'yi dinleyelim; "Kelâm ve munazara ilmini ihtiyaçtan fazla öğrenmek ise mekruhtur.

    Rivayet edildiğine göre, İmam-ı Azam Ebû Hanife, oğlu Hammad'ı bundan sakındırmıştır.
    Bunun üzerine oğlu Hammad: "Babacığım!.. Bana yasakladığın şeyi, senin yaptığını görüyorum" dedi.

    İmam-ı Azam buyurdu ki: "Evlâdım!.. Bizler münazarada biri ile konuşurken, arkadaşımızın ayağının hak yoldan kayması endişesiyle herbirimizin başı üstünde uçmasından korktuğumuz bir kuş varmış gibi davranırdık, ona göre hesaplı konuşurduk. Halbuki sizler konuşurken, münazara ederken, herbiriniz arkadaşınızın ayağının kaymasını (sapmasını) istiyorsunuz. Bu, arkadaşının kâfir olmasını istemek gibidir. Kim arkadaşının kâfir olmasını isterse, arkadaşı kâfir olmadan kendisi, kâfir olur. Mantık ve benzeri ilimlerle meşgul olmaktaki ölçü de böyledir."
    (İmam Burhanuddin ez-Zernuci, Ta'limu'l Mutealinı İst.1980, sh.17)

    Sırat-ı mustakîm üzere olan iki mü'min; munazarada heva ve heveslerine kapılır, şeytâni vesveselere gönüllerini açarlarsa, birbirlerini tehlikeye sokmuş olurlar.
    Her insanda gâlip gelme arzusunun, fıtrî olarak bulunduğu da bilinmektedir. Ancak "gâlip gelme" nedir? suali çok önemlidir.
    Eğer mesele; sırf Allah (cc) rızası için ilim elde etmek ve o ilim ile amel etmek ise, "gâlip" veya "mağlûp" ayrımları saçma olur!.. Çünkü munazarada; her iki taraf da birbirinden çok şey öğrenirler.
    Bu noktada Rasûl-u Ekrem (sav)'in "Her şeyin bir yolu vardır. Cennetin yolu da ilimdir" (Es-Seyyid Ahmed el-Haşimi, Muhtaru'l Ehâdisi'n Nebeviyye ve'l Hikemi'! Muhammediyye Tercümesi, İst.1978, (4. bsm.) sh.119, Hadis No: 945.) meâlindeki müjdesini hatırlamak durumundayız.

    Munazara eden iki mü'min; birbirlerine cennetin yolunu gösteriyorlarsa, mesele yoktur. İşte munazarada dikkate alınacak ilk husus budur.

    Günümüzdeki "munazara" usûllerine dikkat edecek olursak ; galip gelmek için her türlü yolu mubah gören, itham ve iftiralarla hedefe varmaya gayret eden insanların "munazara" yoluyla ilim elde edebilmeleri mümkün müdür? suali oldukça önemlidir.
    Ayrıca muhkem âyetlerle ve mutevatir sünnetle sabit olan hususları bile sırf gâlip gelebilmek arzusuyla te'vile yeltenen insanların, "munazara" yapmaları ne gibi neticeler doğurur?

    Kâ'b b. Malik'ten rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasûl-u Ekrem (sav)'in:
    "İlmi, âlimler arasında bulunup ilim satmak için veya sefihlerle çatışıp onları yenmek için, veyahut şöhret yapmak, insanların dikkatini üzerine çekmek için tahsil eden kimseyi Allahû Teâla (cc) cehenneme koyar" (Mansur Ali Nasif, Tac Tercemesi, İst. 1976, Müt. Bekir Sadak, c. I, sh.113. Hadis No:131) buyurduğu bilinmektedir.

    Munazara hususunda aşırı hassasiyet gösteren kimselerin bu hususları, çok iyi tefekkur etmeleri gerekir.
    Rasûl-u Ekrem (sav)'in şer'i ilimleri üç ana esasla izah ettiği malumdur. (Sunen-i İbn-i Mace, İst: 1401, Çağrı Yayın. c. I, sh. 21. Hadis No: 54.)
    Bunlar:
    1. Mûhkem âyetler.
    2. Nesholunmamış sünnet (Sünnet-i kaime).
    3. Kitap ve sünnetten çıkarılmış hükümler (Ferizatu'n âdiletun).

    Dolayısıyle İslâmî bir meselede münazara ederken; tarafların, bu üç esasa vâkıf olmaları gerekir. Kaldı ki, delâlet-i ve subût-i zanni olan konularda; müçtehid imamlara tâbi olmak vaciptir. (İbn-i Abidin, Raddu'l Muhtar Are'd Durri'1 Muhtar, İst.1982, Şamil Yay., c. I, sh. 93-99.)

    Bu durumda, mü'minlerin munazaradan sakınmaları zaruri olur.
    İmam Burhanuddin Zernucî bu hususta şunları kaydeder:
    "Büyük âlimlerin vefatından sonra ortaya çıkan bu cedel ve hilâf ilmi ile meşgul olmaktan sakın. Zira bu ilimler öğrenciyi, fıkıh bilgisinden uzaklaştırır, ömrü zâyi eder, müslümanlar arasında nefret ve düşmanlık getirir.
    Cedel ilmiyle uğraşmak fıkhın ve ilmin ortadan kaldırıldığının işareti olduğu gibi, aynı zamanda kıyametin alâmetlerindendir." (İmam Burhanuddin ez-Zernuci, Ta'linıu'l Mutealinı, İst:1980, sh. 58.)

    Şimdi kendi kendimize soralım: "günümüzde munazara ve munakaşa; mü'minler arasında ilmin yayılmasına mı, yoksa nefret ve düşmanlığın gelişmesine mi sebep oluyor?"
    Eğer bu suale "ilmin yayılmasına sebep oluyor" diye cevap verebiliyorsak, mesele yoktur.
    Munazara ve munakaşa halinde olan mu'minlerin; şer'i hududlara riayet hususunda titiz davranmaları gerekmektedir.
    Birbirlerinin ayıp ve kusurlarını anarak, hedefe varmaya çalışılmamalıdır.
    Birbirlerini itham ve iftira yollarına düşülmemelidir .

    Ebu Umâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    "Hidayet üzere olan bir millet, ancak cedel ile (iç mücadeleyle) delâlete düşer" (İmam-ı Ahmed b. Hanbel, el-Musned, İst: 1401, c. V, sh. 252, 253.)
    Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu söyledikten sonra, delil olarak şu âyeti okudu: "Onlar: "Bizim tanrımız mı yoksa O mu daha iyidir?" dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir" (Zuhruf 58).

    [Tirmizî, Tefsir, Zuhruf, (3250); İbnu Mâce,Mukaddime 7.]

    Yine Ebu Umâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    "Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de cennetin ortasında bir ev kurulur."
    (Tirmizi, Birr 58, (1994); Ebu Dâvud, Edeb 8, (4800); İbnu Mâce, Mukaddime 7, (51); Nesâî, Edeb (6, 21))

    - Ebu Hurayra (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:
    "Kur'an hakkında münakaşa küfürdür"
    [Ebu Davud, Sunnet 5, (4603)]
    İbnu'l-Museyyeb (rahimehullah) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbının (radıyallahu anhum) arasında otururken, bir adam Hz. Ebu Bekir'e hakaretâmiz sözler sarfederek cefa verdi.
    Ancak Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) adama karşı sukût etti. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. O yine sukût etti.
    Adam üçüncü sefer de eziyet verince Hz. Ebu Bekir (adama hak ettiği cevabı vererek) intikamını aldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hemen kalktı. Hz. Ebu Bekir:
    "Ey Allah'ın Rasûlu, yoksa bana darıldınız mı?" diye sordu.

    "Hayır"dedi. "Ancak semadan bir melek inmiş, sana söylediklerini tekzib ediyordu. Sen intikamını alınca melek gitti, şeytan oturdu. Bir yere şeytan oturdu mu ben orada duramam. "
    [Ebu Dâvud, Edeb, 49 (4896, 4897)]
    Mu'minler birbirlerinin velileri ve dostlarıdırlar. Eğer munazara ve münakaşa; aralarına kin ve düşmanlık koyuyorsa, terkedilmesi vacip olur.

    Hanefi fûkahası: "Mubah olan fiillerin yapılabilmesi için, o fiilin hiç kimseye eza vermemesi ve zûlme sebeb olmamasını şart görmüşlerdir."
    (İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, Beyrut, D.Ma'rife Yay. c. XXXVI, sh.188.)

    Eğer mubah olan fiil, bir başka mumine zarar veriyorsa veya zûlme sebeb oluyorsa, mubahlık zâil olur.

    İmam Ebu Hanife'nin Kelamı Ve Cedeli Yasaklaması

    1- “Basra’da heva ehli çoktur. Belki oraya yirmiden fazla gittim. Bazen bir yıl, bazen de daha fazla kaldım. Bu esnada kelam ilmini en hayırlı ilim olarak görüyordum.” [Menakibu Ebi Hanife, el-Kurdi sh: 137]

    2- “Ben kelam ilmi ile o kadar uğraştım ki, nihayet geldi parmakla gösterilir oldum. Biz Hammad b. Ebi Suleyman’ın meclisine yakın bir yerde oturuyorduk. Bu arada bir kadın gelip:
    “Bir adam var. Cariyesini sünnete göre boşamak istiyor. Ne yapmalı?” diye sordu. Ne yapacağımı bilemedim. Kadının bunu Hammad’a sormasını, sonra da Hammad’in ona ne cevap verdiğini gelip bana söylemesini istedim. Kadın aynı soruyu Hammad’a sorunca, Hammad ona:


    “Cariyeyi temizken (hayızlı değilken), onunla cima etmeden bir talakla boşar. Sonra o kadın erkeklerle evlenmeye hak kazanır” dedi. Bunun üzerine benim kelam ilmine ihtiyacım yok diyerek onunla uğraşmayı bıraktım. [Tarihi Bağdad, c: 3, sh: 333]

    3- ” Allah Amr b. Ubeyd’e la’net etsin. O, insanlara yararı olmayan kelama giden yolları açtı.” [el-Hervi, Zemmu’l-Kelam, sh: 28-31]
    Birisi Ebu Hanife’ye: “insanlardan bazılarının ‘Araz’ ve “Ecsam’ konusunda ihdas ettikleri sözlere ne diyorsun?” diye sorunca Ebu Hanife: “Bunlar felsefecilerin sözleridir. Sen ehl-i hadisin ve selefin yolunu tut. Sakın sonradan uydurulanlara tabi olma, her uydurulan bid’attir”dedi. [el-Hervi, Zemmu’l-Kelam, sh: 194]


    4- Ebu Hanife’nin oğlu Hammad diyor ki: “Babam birgün yanıma geldi. Kelamcılardan bazıları da yanımda bulunuyordu. Aramızda bir konuyu tartıştığımızdan dolayı seslerimiz de alabildiğine yükseliyordu. Onun eve girdiğini sezince yanına gittim. Bana:
    “Hammad: Yanındakiler kim?” dedi. Ben de:
    “Falan, falan ve falan” diyerek isimlerini saydım.
    “Peki neyi tartışıyorsunuz?” dedi. Ben de şöyle şöyle bir konuyu tartışıyoruz dedim. Bana:
    “Ey Hammad! Kelamı bırak” dedi. Hammad diyor ki:
    “Ben babamın böyle karma karışık işlerle uğraştığını görmedim. O, başkasına yasaklamış olduğu şeyi kendisi de yapmazdı. Ona:
    “Babacığım! Sen daha önceleri bana kelam ilmini öğrenmemi söylemiyor muydun?” dedim. O da:
    “Evet oğlum. Fakat bugün bunu sana yasaklıyorum” dedi. Ben de:
    “Niçin?” diye sordum.
    “Ey oğlum” dedi. “Bugün bu gördüğün insanlar daha önceleri bir kalp ve din üzere idiler. Daha sonra şeytan onların arasına düşmanlık koydu ve bundan ötürü ihtilaf etmeye başladılar.” [el-Mekki, Menakıbu Ebi Hanife, sh: 183-184]


    5- Ebu Hanife, Ebu Yusuf’a: “Sakın ha sakın! Halka dinlerinin aslını öğretirken kelamdan söz etme. Zira onlar seni taklid eden bir kavimdir. Sonra bununla uğraşırlar.” [el-Mekki, Menakıbu Ebi Hanife, sh: 373]


    1- İbni Batta, Ebu Bekr el-Mervezi’den rivayet ediyor:
    “Ebu Abdullah’ı şöyle söylerken işittim:
    Kim kelamla uğraşırsa felaha ermez, kim kelamla uğraşırsa Cehmiye’ye kayması kaçınılmazdır.” [el-İbane, c: 2 538]


    2- İbn Abdulber, İmam Ahmed’den rivayet ediyor:
    “Kelam”cı asla felaha eremez. Kelama bakıp da kalbinde hıyanet bulunmayan hiçkimse yoktur.” [Camiu Beyani’1-ilim ve Fadlihi, c: 2, sh: 95]


    3- el-Herevi, İmam Ahmed’in oğlu Abdullah’tan rivayet ediyor:
    “Babam, Ubeydullah b. Yahya b. Hakan’a bir mektup yazarak şöyle dedi: Ben kelam sahibi mütekellim değilim ve kelamın da herhangi bir değeri olduğunu zannetmiyorum. Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sünnetinden başka bir şey kabul etmiyoruz. Bunun dışında bir şeyde söz söylemek hoş değildir.” [Zemmu’l-Kelam, K-216]


    4- İbnu’l-Cevzi, Musa b. Abdullah et-Tarsusi’den rivayet ediyor:
    “Ahmed b. Hanbel’i şöyle derken duydum: Kelamcılarla oturmayınız. Sünneti savununuz.” [Menakıbu’l-İmam Ahmed, sh: 205]


    5- İbn Batta, Ebu’l-Haris es-Saiğ’den rivayet ediyor:
    “Kim kelamı severse, kelam onun kalbinden çıkmaz. Ve böylece kelamcının felaha erdiğini göremezsin.” [el-İbane, c: 2, sh: 539.]


    6- Yine İbn Batta Ubeydullah b. Ahmed’den rivayet ediyor:
    “Babam bize şöyle nasihatta bulundu.”
    Sünneti terketmeyiniz. Hadisle Allah size pek çok hayırlar verir. Siz siz olun, sakın cedel ve tartışmaya girmeyin, Zira kelamcı felaha kavuşamaz. Çünkü Kelam hayra da’vet etmez. Ne kelamı, ne de cedeli seviyorum. Sünnete sarılın, sahabenin eserine uyun, kendisinden yararlanacağınız fıkhı elde ediniz. Kalpleri sapkınların ve riyakarların kelamlarını terkedin. Cedelleşmeyin. Biz, bizden öncekilerin böyle sözlerle hiçbir alakaları olmadığını gördük. Onlar kelamcılardan kaçınırlardı. Kelamcılığın sonu hayır değildir. Allah bizi ve sizi fitnelerden korusun. Bizi de sizi de helak olmaktan beri kılsın.” [ A.g.e. (İbn Batta), c: 4, sh: 539]


    7- İbni Batta, İmam Ahmed’den rivayet ediyor:
    “Kelâmı seven bir kimseyi görürsen, ona karşı dikkatli ol!” [ A.g.e. c: 2, sh: 540]



    1- İbni Abdilber, Mus’ab b. Abdullah ez-Zubeyri’den rivayet ediyor:
    “Malik b. Enes der ki: Dinde kelamdan nefret ediyorum. Bizim beldemizdeki alimlerin, bu zamana kadar, insanları kelamdan alıkoyduklarını biliyorum. Cehm’in fikirleri, Kaderciler ve bunlara benzeyen şeylerle uğraşmak gerekmez. Ameli gerektirmeyen bir şeyin konuşulması lüzumsuzdur. Allah’ın dininde kelamı ihdas etmek benim hoşuma gitmiyor. Bu meselede susmak daha iyidir. Çünkü bulunduğum beldedeki alimlerin dinde yararı olmayan sözlerden alıkoyduklarına şahid oldum.” [Camiu Beyani’1-îlmi vefadlihi, sh: 415]


    2- Ebu Nuaym, Abdullah b. Nafi’den naklediyor:
    “Malik”i, şöyle derken işittim: Bir kimse Allah’a ortak koşmanın dışında tüm büyük günahları işlemiş olsa (bu arada kelamı da saydı) ve sonra ondan vazgeçse, cennete girer. [El-Hilye c. 6 sh. 325]


    3- El-Herevi, İshak b. İsa’dan naklediyor.
    “Malik derdi ki: Kim dini kelamla öğrenmek isterse zındıklık etmiş olur. Kim kimya ile uğraşırsa iflas eder, kim de hadisin garibini elde etme isterse yalancı olur.” [İshak b. İsa b. Necih El-Bağdadî. İbn Hacer onun hakkında “Saduktur. 214. Hicri senesinde vefat etti demiştir.” Takrib-ût Tehzib 1. cilt 60. sayfa ve Tehzib-ût Tehzib 1. cilt 245 sayfalara hal tercemesi için müracaat et]


    4- el-Hatib, İshak b. İsa’dan rivayet ediyor:
    “Malik’in dinde cidalleşmeyi ayıplarken şöyle dediğini duydum: Bize gelen cedelci kimseler, birbirlerinden ne kadar çok cedelci olurlarsa olsunlar, Cibril’in getirmiş olduğunu Nebi’ye (sallallahu aleyhi vesellem) geri çevirmemizi bizden istemektedirler.” [Zemmu’l-Kelam: K-173]


    5- el-Herevi, Abdurrahman b. Mehdi’den rivayet ediyor:
    “Malik’in yanına gitmiştim. Bu sırada bir adam ona soru soruyordu. Malik ona: ‘Herhalde sen Amr b. Ubeyd’in adamlarındansm. Allah ona la’net etsin. O, dinde ‘kelam’ bid’atini icâd etti. Eğer kelam bir ilim olsaydı, sahabe bu konuda konuşurdu. Tıpkı dinin ahkamı hakkında konuştukları gibi’ diye cevap verdi.” [Şerefu Ashabi’l-Hadis, sh: 5. Zemmu’l-Kelam:K-173]


    6- el-Herevi, Eşheb b. Abdulaziz’den naklediyor: “Malik’i şöyle derken duydum:
    ‘Bid’atlerden sakınınız.’ Bunun üzerine:
    Ey Abdullah’ın babası! Bid’atler nedir? diye sordular. O da:
    Bid’at ehli Allah’ın isimleri ve sıfatları, kelamı, ilmi ve kudreti hakkında konuşup sahabe ve tabiunun sustukları yerde susmayanlardır, dedi.” [Zemmu’l-Kelam: K-173]


    7- Ebu Nuaym, Şafiî’den naklediyor:
    “Malik’e heva ehlinden bazı kimseler gelmişti. Onunla dinde tartışmak istiyorlardı. Malik onlara: Bana gelince, kendi dinimi çok iyi biliyorum. Eğer sen dininde şek (şüphe) sahibi isen dinde tartış, diye cevap verdi.” [el-Hilye, c: 6, sh: 324.]


    8- İbni Abdilber, Ahmed b. Huveyz Mendad’dan naklediyor:
    O, Kitabu’l-îcarat’ın Hilaf bölümünde şöyle diyor:
    “Malik dedi ki: Heva, bid’at ve yıldız falıyla ilgili kitapların kiralık verilmesi caiz değildir. Bizim ashabımız (ilim ehli) yanında heva ve bid’at kitapları, kelamcıların, Mu’tezile’nin ve benzerlerinin kitaplarıdır. Bu kitaplar kiraya verilmişse kira akdi feshedilir.” [Camiu’l-Begani’1-İlmi ve fadlihi, sh: 416-417.]


    İmam Şafii'nin Kelamı Ve Cedeli Yasaklaması
    1- el-Herevi, er-Rebi b. Süleyman’dan rivayet ediyor:
    “Şafiî’yi şöyle derken işittim: Eğer bir kimse başka birisi için ilim kitaplarını vasiyet etse ve bu kitaplar içinde de kelam kitapları bulunsa, bu kitaplar vasiyete dahil edilmez. Zira kelam ilim değildir.” [Zemmu’l-Kelam, K-213 ez-Zehebi, es-Siyer, c: 10, sh: 30]


    2- el-Herevi, el-Hasan ez-Za’ferani’den rivayet ediyor:
    “Şafiî’yi şöyle derken duydum: Kelam konusunda bir kez cidalde bulundum. Bundan ötürü de Allah’a istiğfarda bulunuyorum.” [Zemmu’l-Kelam, K-213]


    3- el-Herevi, er-Rebi b. Süleyman’dan naklediyor:
    “Şafiî dedi ki: Her muhalife karşı cevap niteliğinde büyük bir kitap yazmak isteseydim, bunu yapabilirdim. Fakat ‘kelam’ benim işim değil, ben kelamdan hiçbir şeyin bana nisbet edilmesini istemiyorum.” [Zemmu’l-Kelam, K-215]


    4- İbn Batta, Ebu Sevr’den rivayet ediyor:
    “Şafiî bana: Kelam libası (elbisesi) giyip de kurtulan hiç kimse görmedim, dedi.” [el-İbnatu’1-kûbra, sh: 535-536]


    5- el-Herevi, Yunus el-Mısri’den rivayet ediyor:
    “Şafiî derdi ki: Allah’ın bir kimseyi şirkin dışındaki bir şeyle imtihan etmesi, kelam ile imtihan etmesinden daha hayırlıdır.” [Menakıbu’ş-Şafiî, sh: 182]


    Önemli İzahat:
    Bir zamanların İslam diyarı olan, halkından da müslümanların olduğu demokratik-lâik kültürün hızla yayıldığı toplumların kurumlarında ; dinsiz mülhidlerin aristo mantığından yola çıkarak, bağlayıcı bir değer, edeb, ölçü ve uslub olmaksızın diyalektik yapmaları, bunun neticesinde tez , antitez çarpıştırarark sentez elde etmelerine müslümanların soğuk ve uzak durmamaları için İslam'dan bir isim kılıf bularak munazara adı vermeleri munazaraya iftiradır, hakarettir.
    Bu toplumlarda yeni yetişen gençlerin, arabca ve islam kökenli olup hakikatin ortaya çıkması için kaideli olarak Kuran ve sünnetten delillerle karşılıklı fikir alışverişi yaparak ilmi ve seviyeli konuşulması anlamına gelen munazaraya, diyalektiğin misyonunu yüklediğinden karşı çıkma hatasını göstermektedirler.
    Bizlere düşen munazaraya İslamdaki orjin değerini vererek ilmi meselelerde müslümana yakışan bir edeb ve ölçü ile meselelerimize açıklık getirmektir.
    [​IMG]

    Munazara ve Diyalektik
    Munazara Cedel veya Diyalektik değildir :
    Belli kural ve kaideler çerçevesinde karşılıklı konuşma, herhangi bir hakikatin/hakikatlerin vuzuh ve inkişafı adına fikir teâtîsinde bulunma diyebileceğimiz `munazara`, aynı kanun ve esaslara dayanarak beyin fırtınası yaşamanın, müşterek düşünmenin, insaflı ifade ve beyanın ayrı bir unvanıdır.
    Biraz daha açacak olursak, munazara, iki veya daha fazla munazırın, herhangi bir konuda, okunup yorumlanacak bir obje, bir nesne vesaireyi doğru okuyup doğru yorumlamak suretiyle gerçeğe ulaşma gayreti; münazara esnasında ortaya konan mulâhaza ve bu mulâhazalara bağlı çağrışımların vaad ettikleri de nazar-ı itibara alınarak tam bir hakperestlik hissiyle bütün bir düşünce gücünün gerçeği bulmaya teksif edilmesi ameliyesidir.
    Yukarıda kısmen temas edilen hususlar çerçevesinde cereyan eden münazara, Kur`ân ve Sahih Sünnet`le tanıdığımız munazara usulüne uygun düşmektedir.
    Dolayısıyla da, bu şekilde gerçekleştirilen fikir yürütmelere ve her türlü mudâvele-i efkâra rahatlıkla `Kur`ânî` diyebiliriz ve bu türlü musâhabelere diyalektik demek kat`iyen doğru değildir.
    Günümüzde münazara adına, değişik platformlarda hemen çoğumuzun şahit olduğu tartışmalara gelince, bunlar büyük ölçüde, Aristo diyalektiğinin tarih boyu değişik istihâlelerden geçerek kısmen farklılaşmış versiyonlarından ibarettir ve böylesi tartışmalara münazara ve mudâvele-i efkâr demektense, cidal, mugalâta ve minvechin demagoji demek daha uygun düşmektedir.

    Bu şekilde cereyan eden hemen bütün tartışmalarda, böylesi fikir düellosuna iştirak eden herkesin bir kısım ön kabulleri vardır ve munazırlar, herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp yapıp kendi mulâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini vermektedirler.
    Öyle ki, bu hususta ölesiye bir gayret sarf eder; yer yer kelime ve mantık oyunlarına girer; hasımlarını ilzam etme, mahcup düşürme... gibi yakışıksız şeylere başvurur ve hakikate karşı hep kapalı dururlar.
    Hakikatin/hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek musâhabeyi bir cidal, bir mugalâta ve diyalektiğe çevirirler ki, artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme ve devre dışı bırakma (diskalifiye) mülâhazasıyla hareket eder ve bütün gayretleriyle böyle bir düşünce üzerinde yoğunlaşırlar.
    Bu tür bir musâhabeye ise kat`iyen münazara denmez; dense dense ona zihnî ve fikrî özürlülerin tartışması denir.

    Değişik platformlarda sık sık gördüğümüz gibi, bu tür tartışmalarda taraflar, kendilerini haklı göstermek için, meşru-gayrimeşru ellerinden gelen her şeyi yapar, mantıkî gibi görünen her yönteme başvurur; hasmını devre dışı bırakma adına rahatlıkla yalan söyler; değişik karalamalara girer; tahrik edip onun muvazenesini bozmak ister ve konuyu sürekli kendi ön kabullerine bağlı götürmeye çalışırlar.
    Böyle bir münazara veya münakaşada taraflar birbirlerini dinliyor gibi görünseler de dinlemiyorlardır; aksine her biri diğerinin düşünce hatalarını ve ifade sürçmelerini yakalamaya çalışmakta ve söz sırası kendine geldiğinde onu yerden yere vurmayı plânlamaktadır.

    Bu itibarla da bu tür kimseler, ilzam edilseler de, hep o devrilmiş düşüncelerini, harabeye dönmüş mülâhazalarını ikame etmeye çalışır; karşı tarafın beyanlarına, mütalâalarına asla hakk-ı hayat tanımaz ve hep bir fanatik gibi davranırlar; davranır ve görüşülen konuya bir katılımcı olmadan daha ziyade, bütün himmetini diğer münazırın zaaflarını tespite ve onun konuşmalarından süzüp elde ettiği mülâhazalarla ortaya farklı kombinezonlar koyup kendini ifade etmeye, maharet göstermeye ve alkış toplamaya sarf ederler.
    Beklediklerini bulur veya bulamazlar; ama böyle bir munazarada dünya kadar zamanın heder edilmesine rağmen herhangi bir hakikate ulaşılmadığı/ulaşılamadığı da açıktır.

    Aynı zamanda, bütün bunların yanında tamiri çok zor yaralanmalar olmuş; düşmanlıklar körüklenmiş, bencillikler daha bir azgınlaşmış, ruhlar hafakana girmiş, haset tetiklenmiş; kinler, nefretler, münazırları çatlama seviyesine getirmiş; derken umumî atmosfer maksadı aşan söz ve davranışlarla kirlenmiş, insanî değerlere saygısızlıkta bulunulmuş ve fertler arası münasebetlerde onarılması imkânsız kırılmalar meydana gelmiştir.
    Bizim düşünce dünyamız ve evrensel insanî kriterler açısından bu tür karşılaşmalara kat`iyen münazara denmez; zannediyorum buna diyalektik demek daha uygun düşecektir.

    Öyle ise şimdi bir iki cümle ile de olsa, gelip münazaranın yerine oturan diyalektikten bahsetmek yerinde olacaktır.
    Bakış icmalî bir bakıştır, üslûp da bizim üslûbumuz; ifade tarzı yadırganmamalı...

    Diyalektik, kesin olmayan ve çok defa muhtemel mülâhazalara bağlı cereyan eden hatta bazen gidip, eskilerin ifadesiyle mugalâta ve safsataya dayanan bir çeşit tartışmanın adıdır.
    Ona, cedelleşme, münakaşa etme ve birbirine sataşma sanatı da denebilir. Bazı düşünürlere göre, diyalektik, herhangi bir konuda ileri sürülen ve doğru olma ihtimali de bulunan kanaatlerin açıklanması ve müdafaasından ibarettir.. bilimden önce bilime yol sayılan, ama kat`iyen bilimin evsafını hâiz olmayan bir musâhabe tarzı şeklindeki yaklaşım da diyalektik adına ayrı bir tarif.. ve daha farklı bir sürü yaklaşım...

    Diyalektik bütün Orta Çağ boyu hitabın mukabili olarak formel mantığı ifade adına kullanılan bir sistem oldu. Hatta filozof Kant, bütün aldatıcı akıl yürütmeleri –mugalâta da diyebilirsiniz– diyalektik olarak adlandırdı ve tecrübî alan dışında bilgi elde etme veya ortaya koyma iddiasında bulunan kimseler, aklen çözümü ve izahı imkânsız gibi görünen ve neticede gidip tenakuzlara (çelişki) dayanan ne kadar birbirine ters tezler varsa, diyalektik sayesinde o zıtlıkları aşmaya ve telife çalıştılar; belki bir manada problemin üstesinden de geldiler!
    Hegel, diyalektiğe tarihî bir buud kazandırarak, bütün tabiî hâdiselerin, hususiyle de manevî derinliği olan olayların tarih içindeki gelişmesi gibi çarpık anlayışları da ona bağlayarak sistemi bütün bütün farklılaştırdı ve ayrı bir kalıba ifrağ etti.
    Daha sonraları ise, Karl Marks tarihî maddecilik diyalektiğini işte bu telakki üzerine kurdu ki, zamanla hemen bütün insanlık az-çok bu felsefeden müteessir olarak mantığı da, muhakemeyi de, fikir yürütmeyi de tamamen bu şeytanî sisteme bağlayıverdi. Böylece bir kere daha Faust, Mefisto`ya yenik düşüyor ve düşünce hayatı itibarıyla diyalektiğin paletleri altında presleniyordu.
    Oysaki bizim münazara şeklimiz, herhangi bir konuda fikir yürütmemiz çok farklıydı ve tamamen hakkın emrinde ve hakkı tutup kaldırma istikametinde gerçekleşiyordu.
    O tamamen bizim temel kültür kaynaklarımıza bağlı gelişmiş ve `fenn-i münazara` unvanıyla bilinen bir kısım disiplinler çerçevesinde oluşmuş ve oluşuyordu. Bu disiplinlere göre, hakkın hatırı âlî tutuluyor ve hiçbir hatıra feda edilmez.
    Munazırların birbirini mahcup etmesi kat`iyen söz konusu değildir. Birbirini utandırmak bir yana, haklı çıktığında hasmını utandırmak dahi insanî değerlere saygısızlık sayılır.
    Aslında böyle disiplinli bir karşılaşma ve konuşmada daha ziyade hakkın ortaya çıkması veya vuzuha kavuşması esas kabul edilir. Konu dinî olduğu takdirde aslî ve fer`î şer`î deliller göz önünde bulundurularak münazara ona göre cereyan eder.


    Alim Şemseddin Ahmed Karabaği, Seyyid Lokman, Nakkaş Osman ve katiplerin meclisi. Şahname-i Selim Han’dan. Ressamı Nakkaş Osman. 1581

    [​IMG]
  2. KavlulFasl

    KavlulFasl Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    İslam'i Istılah Lügatına girerken belki de ''MUNAZARA'' olarak girmiştir ki bunu uygun görmüş olabilirler ancak;Günümüzde bir çok kavram aslının dışında ''KAVRAM KARGAŞASI'' ile kendi Asliyetini ve Öz Kimyası ve Kimliğini kaybetmiştir...

    ÖRNEĞİN Bir Çok İnsanın ; İSTİŞHADİYE (Şehadet Eylemi) ne İNTİHAR EYLEMİ demelri gibi v.s örnekleri çoktur.

    Cezekallahu Hayran Kesira akxi Konuyu Kemallendirmişsiniz..
  3. iMaNLiGeNC

    iMaNLiGeNC Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    sözünüzü anlamadım biraz açarmısınız
  4. KavlulFasl

    KavlulFasl Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Demek istedim ki; Konuyu ''Kemallendirmişsiniz'' ş manada ''Fani bir İnsan olmanıza rağmen,getirdiğiniz Delilleri Kayda alarak gördüm ki Konuya Hakkını vermişsiniz ve bizim anladığımız İslam Istılahda ki Manasına Layık olarak ''KEMALİNE ERDİRMİŞSİNİZ'' yani ''SONUÇ'' landırmışsınız..

    Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helak olanın açık bir delille helak olması; yaşayanın da açık bir delille yaşaması için böyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkiyle işitendir, bilendir.(Enfal Süresi 42.Ayet)

    Bu, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. (6/83)

    Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı. (12/35)

    İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir delil (ayet) değil mi? (26/197)

    Allah-Subhanehu ve Teala dahi ''DELİL'' ile Kelam, Vayh ediyor bizlerde ''Selefi Salih'in'' e uygun bir Metodla hareket etmeliyiz.

    Google Huccet değildir..

    Bu Ayetler ile Sabit ki ABDULHAK akxi Nakli ve Akli (DELİL) lerini getirerek yazdığı için Mutmain oldum..

    Sizde İnşallah Nakli ve Akli Delilleri getirin ''MUNAZARA'' konusuna son noktayı koyalım..


  5. IsLaM4eVeR

    IsLaM4eVeR لا اله الا الله - Lâ ilahe illallah Site Admin

    Ek Kural : Artık sitede 100 mesaj altı kişiler münazara forumunda konu açamayacaklar. Katılımdaki kaliteyi arttırmak için böyle bir karar aldık.
  6. Habibullah

    Habibullah İyi Bilinen Üye Site Emektarı Kullanıcı

    gunumuzdeki tartismalari gordukten sonra atismalari ,bagirmalari,kufurlesmeleri,bir cok vasiflari kolayca yapistirmadaki ustaliklar,gercekten cok guzel aciklanmis.....
  7. Süleyman Incek

    Süleyman Incek Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Tevhid-ehli alimlerimiz neden bu konuda gayretli degiller? (Kacirdiysam af ola)
    Internet Hadis inkarcilari ile sapik Sofilerin veya sistemin belamlarin yaptiklari münazaralari ile dolu ...
    Hem Hadis inkarcilarini hem de sapik sofileri susturacak bir babayigit yok mu ....
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş