Bimillahirrahmanirrahim.


Bilindiği üzere günümüzde bazı kişiler şirk işleyen hakkında ayrıma giderek, böyle bir kişinin hüccetten önce herhalukarda fiilini nazarı itibara alarak müşrik diye isimlendirileceği, ancak kafir diye isimlendirilmesinin وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّىٰ نَبْعَثَ رَسُولًا ''Biz Rasul göndermedikçe azap ediciler değiliz'' (İsra/15) ayeti uyarınca kendisine inkar edenin azaba müstehak olacağı risalet hüccetinden sonra mümkün olacağına kail olmuşlardır.

Oysa bu ayetten sadece mükezziplerin azabı hakedeceği anlamı çıkmaktadır.

Sonra azap ise hem dünyada bir takım yaptırımlar hem de ahirette cezalandırılma şeklinde olur.

Halbuki müşrik diye isimlendirmek de dünyada müslümanlarla bir tutulmaması bakımından bir tür azap çeşididir. Bu durumda hüccetten önce azap yoktur kaidesine kendileri muhalefet etmiş oluyorlar.

Biz bu makalemizde bu görüşün sıhhatini ele alacağız inşaAllah.

Birincisi Bu kişileri böyle bir söz söylemeye iten sebep şirk ve küfür lafızlarının luğavi hakikati üzerinden giderek mantık yürütmeleri olmuştur.

Mesela onlar şöyle derler: Müşrik mademki rabbine eş koşandır o halde bu; ister hüccetten önce olmuş olsun isterse hüccetten sonra olmuş olsun şirk koşmuştur! O halde Böyle biri fiiline nisbetle herhalukarda müşrik olur.!

Buna verilecek cevabımız Allah ın yardımı ve tevfiki ile şudur: İslam dini; Şar'i nin onunla ne kastettiği bilinsin diye kelimenin luğavi külli ve genel anlamını kayıt altına alan kendine hass bir takım özel ıstılahlar getirmiştir. Bu esas kuşkusuz sahih bir islami anlayışa sahip olmaya götüren ve Şari tealanın muradını anlamaya yardımcı olan kuralların en önemlilerindendir. Bu husus ilim ehli arasında ihtilafsız kabul edilen bir kaidedir. Dolayısı ile bir lafzın luğavi genel anlamını kayıt altına alan şeri delillerin olmaması durumu hariç, o lafzın mücerred luğavi anlamına başvurmak şarinin maksadını anlama konusunda izlenilecek emin ve sahih bir yol değildir. Ancak sadece böylesi kayıt altına alan nassların olmaması durumlarında o kelimenin luğavi anlamı mutlak olarak kullanılabilir.

Bu, belirtildiği üzere sahih islami anlayışın olmazsa olmaz kaidelerindendir. O halde biz şeri bir hüküm hakkında konuştuğumuzda mücerred olarak onun luğavi anlamı üzerinden hareket ettiğimiz takdirde isabetli bir hüküm vermemiz mümkün değildir. Aslında bu uslup mürcienin ve onları imanın tarifi ve amellerin iman isminin kapsamına girmesi konusunda destekleyen ehli sünetten maturidi ve eşarilerin uslubudur. Nitekim onlar bu konuda sadece kelimenin luğavi manasına itibar etmişlerdi.

Bu meselede Kadı Ebu bekir El bakıllani şöyle demişti;

فإن قال قائل: خبرونا ما الإيمان عندكم؟ قلنا: الإيمان هو التصديق بالله تعالى، وهو العلم،

Bize sorsalar ''size göre iman nedir?'' diye. Deriz ki; ''iman luğatta tasdiktir. Tasdik ise bilmektir''

Delilimiz ise Yusuf as ın kardeşlerinin babalarına söylediği şu sözdür: وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لَّنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ

''Biz doğruyu söylesek bile sen bize iman edicek (inanacak) değilsin'' (Yusuf/17) اي بمصدق لناYani musaddik (tasdik edici) değilsin.'' Bu da gösteriyor ki iman tasdiktir.(Bitti)

Görüldüğü gibi burda imanın tefsirinde sadece luğata yönenilmiştir. Ehli sünnetin bu izaha verdiği cevap meşhurdur. Bu konuya girecek değiliz, zira bu başka bir konudur.Bunu sadece, şeri bir mesele ele alınırken salt luğata yönelmenin hatalı oluşuna delil olarak zikrettik.

Şeriata yöneldiğimizde ise şeriat bize luğavi açıdan bir fiile bulaşan failin o ismi almasını bir takım şartların oluşmasına ve engellerin kalkması kaydı ile kayıtlamıştır. Luğat konusu ise iştikak bahsi ve iştikak hükümlerinin konusu ile ilgilidir.

Luğavi olarak herne kadar bir kimse fiili işlemesi sebebi ile o ismi alıyor gözükse de şeri açıdan o kişiyi o isimle isimlendirmek için bu yeterli değildir. İsimlendirme konusunun luğat ile direk irtibatı olmasından yola çıkarak, meselenin luğatta olduğu gibi kayıtsız şartsız şeri bir hakikat olduğunu söylemek konuyu mecrasından saptırmaktır.

O halde onların; ''Müşrik mademki rabbine eş koşandır o halde bu, ister hüccetten önce olmuş olsun isterse hüccetten sonra olmuş olsun farketmez! Böyle biri fiiline nisbetle herhalukarda luğavi açıdan müşrik olur.!'' hükmünü olduğu gibi şeriata intikal ettirmek yerinde bir söz olmamış olur.

Kelimenin türemiş kökü itibari ile delil getirilmesi sahih olursa muhalifimiz bunu diğer küfür, fısk, hırsız, iftiracı veya zani gibi tüm esma(isimler) babına da tatbik etmesi lazım gelir.Halbuki aynı sözleri burda söylemekten kaçınmaktadır.

Aynı mantık ile gidersek şöyle demekte hakkımızdır: ''Kafir, madem rabbinden gelen hakikati örtendir, o halde bu ister hüccetten önce olmuş olsun isterse hüccetten sonra olmuş olsun farketmez.! Böyle biri fiiline nisbetle herhalukarda luğavi açıdan kafir olur.!''

Ya da Zani, mademki zina fiilin işleyendir, o halde ister bu hüccetten önce olmuş olsun isterse hüccetten sonra olmuş olun farketmez! Böyle biri fiiline nisbetle herhalukarda luğavi açıdan zinakar olur.!

''Hırsız, madem bir malı çalan kimsenin adıdır, o halde bu ister hüccetten önce olmuş olsun isterse hüccetten sonra olmuş olsun farketmez.! Böyle biri fiiline nisbetle herhalukarda luğavi açıdan hırsız olur.!''

Yani bu durumda malın üzerinde yada failin üzerindeki şartları nazarı itibara almadan hırsız deyip haddi tatbik etmemizi gerektirir. Oysa meseleye bu tür bir yaklaşım, Hırsıza hırsız demek için de zaniye zani demek içinde muhakkak oluşması gereken şartlar, ve kalkması gereken engelleri rafa kaldırmak anlamını taşır. Esasen bunu akıl sahibi biri iddia edemez.!

Esma ve ahkam konularında ve özellikle insanlara yönelik iman ve küfür hükümleri vermek babında bu uslubu almak en zayıf bir görüş olması bir yana bizzat muhaliflerin bile kabul ettiği şart ve engelleri iptal etmeği gerektirdiğini aşikar oldu biiznillah.

Bu konuda Şeyhul islam İbn teymiyye nin şirk ismi risaletten sonra sabit olduğu gibi risaletten önce de sabit olur sözünü dayanak yapmak, Şeyhin sözünü mecrasından saptırmak ve muhkemler varken kalplerinde eğrilik olanların yaptıptığı gibi müteşabihe tutunmak olur. Bir başka önemli husus, biz islamın aslını mücmel anlamda tahkik etmiş kişilerden bahsediyoruz. Aslen islama intisap etmeyenler için kendilerini nisbet ettikleri dinleri itibari ile hüccetten önce onlara müşrik ve kafir isimleri elbette verilir. Oysa ehli islam kendini islama nisbet ederek zahiri ahkamda müslümanlar hükmüne tabidirler. İslama müntesipler için hüccet, asli kafirlerde hakkında olan durumun aksine cezalandırma için gerekli olduğu gibi isimlendirme için de gereklidir.

İbn teymiyyenin delil aldıkları bu sözü bizzat onun muhkem sözlerine döndürüldüğünde inşaAllah aydınlanır. Şöyle ki, kendisi bizzat tekfir kaidelerinin en büyüyü ve mühim olanı ıtlak ve takyid babı hakkında şöyle der:

''İşin hakikati şudur; nasıl ki evvelkilere şar'inin nasslarındaki umum lafızlar isabet etmişse, sonradan gelenlere de imamların sözlerinde gelen umum lafızlar isabet etmiştir. Herne zaman imamları ''kim bunu söylerse kafir olur'' derken işittiklerinde bu sözü duyan kişi, bu sözün söyleyen tüm kişilere şamil olduğunu sanmıştır. Ve tekfirin muayyen hakkında geçerli olan bir takım şart ve manilerinin olduğunu veya mutlak tekfirin muayyen tekfiri ancak şartların oluşup engellerin kalkmasından sonra gerektirebileceğini düşünemediler.''(Onun sözü bitti)

Bu açıklama genel bir olup şirk konusu ise bu kaideden müstesna değildir. Dolayısı ile hiç kimse ''Şirk işleyene müşrik hükmü verilir ama kafirliğine hükmedilmesi hüccetin ikame edilmesine bağlıdır'' diyemez. Bu ayrım batıldır bunu iddia eden herkim olursa olsun delaleti açık nasslarla gerek imamlardan gerekse de şeriattan delil getirmesi gerekir.

İlim ehlinden bu ayrımın batıllığını ifade sadedinde Necidin İmamı Muhammed bin Abdulvahhab ra in şu sözü kafidir.

فمن صرف شيأ منها لغير الله فهو كافر مشرك

''Kim ibadetten herhangi birşeyi Allah tan başkasına sarf ederse kafir olur müşrik olur'' (Onun sözü bitti)

Kuşkusuz bu sözde hiç bir hata yoktur.

Nitekim ayeti kerimede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır

وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

(Senden öncekilere şöyle vahyettik: Eğer sen şirk koşacak olursan and olsun tüm amellerin boşa gider ve zarara uğrayanlardan olursun.) (Zümer/65) Görüldüğü gibi şirk işleyen için hem kafir hem de müşrik ismini kullanarak ayrıma değinmedi.

Lafızların manaya delaleti hakkında mühim kaideler.

Tenbih:Şehadet kelimesi La ilahe illallah ın, ıstılahta üçüncüleri olmayan iki zıddı vardır ve bunlar birincisi küfür lafzı ikincisi ise şirk lafızıdır. Her ikisi de genel anlamda aynı şeyi ifade etmeleri ile birlikte bazen herbiri özel bir anlamı ifade eder.


''Kafir bir müşrik olur'' sözü iki lafız arasındaki lafzi teradüfü yani eş anlamlı oluşlarını gösterir. Bu lafızlar iman islam,fakir miskin lafızları gibi bazen yanyana ayrı anlamları ifade etmek için gelirler, bazen de ayrı yerlerde gelerek aynı anlamları ifade ederler. Bu anlamlar kelamın siyakına göre belirlenir.


Eğer lafızlar manalarının çoğalması ile birlikte çoğalırsa bu durumda farklı lafızlar olurlar. İnsan ve delalet ettiği mana, ve şecar(ağaç) ve delalet ettiği anlam gibi. Eğer lafızlar çoğalıp manaları bir olursa bu durumda bunlar müteradüf yani eş anlamlı olurlar. İnsan ve beşer lafızları gibi. (Bu iki lafzın delalet ettiği anlamda herne kadar cüzi bir tartışma olsada bu örneklendirmemize zarar vermez.) Eğer lafız tek bir tane olup da manası çoğalırsa bu durumda da müşterek olur. Ayn lafzı gibi. Hem casusa, hem pınara hem de malum göze kullanılması gibi.

İbn Abdulvahhab ra sözünde zahir olduğu üzere mutlak kullandığı halde böyle birine kafir ismini de verdi. Oysa muhalifin iddiasına göre şirk koşana müşrik deneceği ancak kafir olarak isimlendirilmesi hüccet ikamesinden sonraki yüzçevirmesine bağlı idi. O halde sorarız Muhammed bin Abdulvahhab ra bu kişiye ne zaman ve nerede hüccet ikame etti?


Yine kitap ve sünnetin nasslarını iyice tedebbür ettiğimizde kafir ve müşriklerin nimetlerden yararlanma itibari ile gerek dünya ahkamı gerekse ahiret ahkamında eşit tutulduğunu görürüz.

O halde kafir hakkında ne söylenirse müşrik hakkında da o söz söylenir. Çünkü netice itibari ile her ikisi de dinin aslını bozar ve kişiyi islam milletinden çıkartır. Selefin nasslarına baktığımızda onlardan bu ikisinin arasını ayırdıklarını göremiyoruz. İtikadi konulardan olan kuranın mahluk oluşu konusu hakkında nasıl davranmışlarsa muayyen bir helali haram haramı helal yapma yada bir vacibi inkar etme konularında aynı kaideleri işletmişlerdir.

Özellikle ibn teymiyye ra kendi zamanında kabirlere ibadet amellerinin sarf edildiği bir dönemde sufilerin önderleri ile mücadele etmiş ve aynı kaideyi onların da durumuna tatbik etmiştir.Değişik coğrafyalarda farklı kafir türleri ile bir çok ilişkide bulunan selefimizden hiç kimse, islam dışı dinler hakkında böyle bir ayrıma gitmemiştir. Ne fıkıh ne de siyer kitaplarında bunlara müşrik deriz ama kafir diyemeyiz diye bir ifade bildiğimiz kadarı ile yoktur.

Bilakis nasslar kafir olarak isimlendirmenin hüccetin ikamesine bağlı olmadığına açıkça değinir.

Bunlardan en açık olanı beyyine suresindeki şu ayettir.

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

''Kitap ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine beyyine (açık delil) gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdir.''(Beyyine/1)

Bu ayette açıkça kendilerine beyyine yani Allah tealadan açık bir hüccet gelmeden evvel de onlara kafirler ifadesi kullanılmıştır. O halde sorarız Sizin müşrik deriz ama kafir olması hüccetin ikamesine bağlıdır sözünüz nerede kaldı?

Sebe süresinde Belkıs kıssasında ayet şöyle der:


وجدتها وقومها يسجدون للشمس من دون الله

''Onu ve kavmini Allah tealayı bırakıp güneşe taparken buldum.'' Bir sonraki ayette ise

وصدهاما كانت تعبد من دون الله إنها كانت من قوم كافرين

''Onu Allah tan başka ibadet ettikleri saptırmıştı, kuşkusuz o kafir bir kavimdendi.'' diye geçiyor.

İlk ayet onları Allah tan başkasına ibadet etmekle yani şirk ile vasıfladıktan sonra ikinci ayette onun kafir bir kavimden olduğunu söyledi. Oysa kafir olarak isimlendirilmeleri Süleyman as ın onlara risaleti ulaştırmasından önce idi.


Yine bir başka ayette

وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

''Her kim, Allah ile bareber diğer bir ilâh’a, onu isbat edecek bir delili olmamasına rağmen, ibadet ederse onun cezası ancak Rabbinin katındadır. Gerçek şudur ki, kâfirler felâh bulmazlar.'' (Müminun/117)

Bu ayet de Allah ile birlikte bir başkasına ibadet etme ameli olan şirk fiili ile başladı ve sonunda böyle birilerinin kafir olduklarını söyledi. Bu ayetler her iki lafzın eş anlamlı müteradif olduklarını ifade eden delillerdendi.

Sonra şöyle deriz: Bu kimselerin sözünün lazımına göre ise insanlar mümin kafir şeklinde değil de mümin kafir ve müşrik diye üçe ayrılması lazım.

Halbuki kurana göre insanlar kafir ve mümin diye ayrılırlar ve üçüncü bir grup yoktur. Müşrikler ise kafir ismine dahil olurlar tıpkı münafıklar gibi.


هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنكُمْ كَافِرٌ وَمِنكُم مُّؤْمِنٌ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

O, sizi yaratandır. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mü’mindir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.(Teğabun-2)

Bu ayetin tesirinde İbn Abbas ın şöyle dediği rivayet edilir:

إنه تعالى خلق بني آدم مؤمناً وكافراً، ثم يعيدهم يوم القيامة كما خلقهم مؤمناً وكافراً

''Allah teala adem oğullarını kafir ve mümin olarak yarattı. Sonra kıyamet günü onları yarattığı gibi kafir ve mümin olarak döndürecektir.'' İbn Abbas ra nın bu tefsiri, kendilerine hüccet ulaşmayan fetret ehlinin imtihan edileceklerine delalet eden nakiller ile birlikte değerlendirildiğinde, ahirette

onların da kafirler kategorisine dahil edildiğini gösterir. Nitekim ahirette üç değil sadece kafir ve mümin diye iki grup olucaktır. Oysa muhalifin iddasına göre müşrik diye kategori bulunması gerekirdi.


Mutlak olarak ayrı yerlerde kullanıldığında her iki lafzın birbirinin anlamını kapsamasına örnek ise şu ayetlerdir.

مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

Kalbi, aklı iman ile huzur ve sükûn bulduktan sonra, küfre zorlananlar hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, tekrar küfre saplanırsa, gönlünü küfre açarsa, işte Allah’ın gazabı, hışmı bunlaradır. Onlara büyük bir azap vardır.(Nahl-106)

Bu ayetteki küfür icmaen şirki de kapsar. Mutlak olarak kullanıldı ve içine küfrü de aldı.

Yine

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا

Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz derin bir sapıklığa düşmüştür.(Nisa-116)

Bu ayetteki şirk icmaen küfrü de kapsar. Aksi halde Allah ra ve rasulüne söven veya din ile istihza eden bir kafirin bu ayetin kapsamına girmediğini söylemek olur.

Her iki lafız arasında aslında özel tanım ve genel tanım itibari ile tefavut(farklılık) bulunabilir. Ancak bu, külli olarak farklı olduklarını göstermez. Mesela müşrik kişi şirki ile dalalette olduğu için bu durumu ile hakka isabet edememiş ve hakkı örtüp gizlemiştir. Bu açıdan kafirdir.

Aynı şekilde kafir kişi de küfrü ile Allah tealanın ibadetinden şeytanın ibadetine intikal ettiği için müşrik birisi olmuş olur. Görüldüğü gibi cinsul-ahass'da (özel tanımda) ayrılırlarken cinsul-eam'da (genel tanımda) birleşirler.

Nitekim ibn teymiyye nin de dediği gibi kafir, kafir iken Allah tealaya ibadet etmez bilakis küfür üzere iken başka birine ibadet ediyordur. Aksi halde Allah a ve rasulüne söven bir kafirin hala Allah tealaya ibadet eden biri olduğunu söylemek gibi batıl bir söz söylemek olur.!

''Kafir kişi kafir olmaya devam ettiği sürece o hal üzereyken Allah tealaya ibadet etmiyor demektir.Ancak böyle biri şeytana ibadet ediyordur.İster bunu açıktan yapsın ister gizli. Yahudiler gibi mesela.! Kuşkusuz yahudiler Allah tealaya ibadet etmemektedirler ve onlar ancak şeytana ibadet ediyorlar. Çünkü Allah tealaya ibadet ancak onun şeriatı ve emrine uyarak olur. Velevki Ona ibadet ettiklerini iddia etmiş olsunlar. Çünkü Allah teala, kendisi ile Allah a ibadet ettikleri değiştirilmiş ve nehyedilmiş amellerini kerih görüyor ve onlara buğz edip yasaklıyor. O halde bunlar ibadet olamazlar. Dolayısı ile kafir oldukları sürece tüm kafirler Muhammed sav ın ibadet ettiğine ibadet etmiyorlardır.''[Fetava: 16/535]


Onları, sözlerinin sahih olduğu zannına sebep olan ikinci şey İmam İbn teymiyyenin sözlerinde geçen şirk ve küfür ifadelerinin mukayyet olarak kullanılmasıdır.

Onun sözünden bir kaç misal..

''Biz rasulün getirdiklerini tanıdıktan sonra zaruri olarak şunu biliriz: O sav ümmetinden ölmüşlerden ne nebilere ne de salihlere neden başkalarına dua etmeyi meşru kılmadı. Ne istiğase lafzı ile nede bir başka lafız kullanarak bunu yapmadı. Tıpkı ölüye yada ölü dışındakilere secde etmeyi meşru kılmadığı gibi. Bilakis biz O sav in tüm bunlardan nehyettiğini biliyoruz. Ki tüm bunlar Allah tealanın ve rasulünün haram saydığı şirklerdendir. Fakat cehaletin galip gelmesi risalet bilgilerinin müteahhirlerin arasında yaygın olmaması nedeni ile kendilerine rasulun getirdikleri beyan edilmediği sürece bu gibi kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir.'' Bekriye reddiye-2. cilt sy 731


''Bu şirk, eğer kişiye hüccet ikamesi yapıldıktan sonra vazgeçmeden yapılmaya devam edilirse bunu yapanlar emsali olan diğer müşrikler gibi öldürülürler.Müslümanların mezarlığına defnedilmez ve namazı da kılınmaz. Ancak böyle biri cahil ise ve ilim kendisine ulaşmamış ise ve Nebi sav in müşriklerle savaş sebebi olan şirkin hakikatini bilmiyorsa böyle birinin küfrüne hükmedilmez. Özellikle bu şirklerin islama müntesipler arasında çoğaldığını göz önüne almamız gerek. Böyle biri bu gibi şeylere yakınlık ve Allah a itaat zannederek inanırsa böyle biri müslümanların ittifakı ile dalalettedir ancak hüccet ikamesinden sonra kafir olur.'' (Fitye fi tazimil meşayih/34)


Bu sözlerdeki istidlal vecihleri şudur: İbn temiyye faillere müşriktirler dedikten sonra lakin kafir sayılmaları risalet hüccetine bağlıdır dedi. Bu söz zannlarınca onlar faile direk müşrik denebileceğini ama kafir diye isimlendirmelerinin hüccet ikamesinden sonraki duruma göre belirleneceği şeklindeki iddialarını kanıtladığını gösterirmiş.


Bu görüşe bir kaç açıdan cevap verilir:

1- Yukarıda izah ettiğimiz üzere Müşrik isminin kafir ismine dahil olduğu açıklamıştık. Bu gerçeğine binaen kişiyi islamdan çıktığını ifade etmesi bakımından islamın mukabilindeki tüm manaları kapsaması için alimler tekfir veya ikfar fiilerini kullanmışlardır. Yani küfrü özel bir küfür türü olan müşrik kişiyi islamdan atmak için de tekfir etmek veya ikfar etmek tabirlerini kullanmışlardır. Aynı şekilde küfrü özel bir küfür türü olan mülhid inkarcıları veya zındıkları islamdan atmak için de öyle.

Kısacası tekfir etmek tabiri ıstılahta islamın mukabilindeki tüm küfürler için kullanılmış genel bir kavramdır. Müşrik ismi bundan müstesna değildir. Müşrikin müşrik diye isimlendirilmesi için işrak etmek veya teşrik etmek diye özel bir tabir kullanma gereği duyulmadığı gibi zındık veya mülhid içinde öyle... Bazen söz konusu kişinin durumunu tekid için veya aralarındaki müradiflik yani eş anlamlılık ilişkisinden dolayı her iki ifadeyi kullandıkları da vakidir. Yukarıda naklettiğimiz Muhammed bin Abdulvahhab ın sözünde olduğu gibi.

---------


Yukarıda izah yazılan kafir ve müşrik isimlerinin aynı olduğunu ifade eden nakiller ve kaideleri iyice kavradıysan, İmam İbn teymiyyenin şirki amellere bulaşan kişilere mutlak olarak müşrik ismi verdikten sonra ''lakin bunların muayyen olarak tekfir edilmeleri hüccet ikamesine bağlıdır'' tarzındaki sözlerinin aslında hüccet ikamesinden önce de müşrik denilemeyeceğini ifade ettiğini anlarız.


O halde tekfir edilmez sözü müşrik de sayılmaz sözü gibidir. İbn teymiyye nazarında ikisi arasında bir fark yoktur ve hatta fark olmadığını açıkça tasrih ettiği nakillere araştırmalarımız nisbetinde ulaşamadık.

Üstelik sözü dinlenilir hiç bir alim ayrıma gitmeden her ikisini de aynı bab altında değerlendirerek, müslüman birinin şirk işlemesi durumunda müşrik denmeyeceğini açıkça belirtmişlerdir. Örnek vermek gerekirse Muallimi rahmetullahi aleyh şöyle der:

" فنحن وإن قلنا في صورةٍ من صور السؤال ونحوها : إنَّ هذا دعاءٌ لغير الله تعالى وعبادةٌ وشرك ، فليس مقصودُنا أن كلَّ من فعل ذلك يكون مشركًا ، وإنما يكون مشركًا مَنْ فَعَلَ ذلك غيرَ معذور، فأما من فعلها معذورًا ، فلعلَّه يكون من خيار عباد الله تعالى ، وأفضلهم وأتقاهم"

''Herne kadar isteme çeşitlerinden bir çeşit hakkında, ''bu Allah tealadan başkasına dua etmektir, bu bir ibadettir ve şirktir'' desek de: Bundan maksadımız bu işi yapan herkesin müşrik olacağını ifade etmek değildir. Özrü olmayan (hakiki bir) müşrik olur. Özür sahibi olana gelince; Bu kimse özelde Allah tealanın en hayırlı, faziletli ve takvalı kullarından biri bile olabilir.''


İbni teymiyyenin ayrım yapmadan küfür hakkında işlettiği kaideleri şirk babında da işletip gözettiği bizzat Necid daveti alimleriden Şeyh Abdullatif ibn Abdurrahman bin Hasan da ifade etmektedir.

İbn teymiyye ve ibn kayyimi kastederek derki: ''Her iki şehy de küfrü, riddeti ve şirki gerektiren fiileri işleyenlere fiilerinin gereği olarak mutlak hüküm verirlerdi. Kişinin işlediği fısk, şirk veya küfürse bunun gereği olarak hükmederlerdi. Ancak bu türden mutlak ifadeelerin verilmesine özür olacak şer'i herhangi bir engel bulunduğunda hariç. (Yani bu durumda hüküm vermezlerdi.)'' (Necid imamları fetvaları ibn huzeyma baskısı/3/338)

Tüm bu izahlar Abdurrahman bin Hasan ra sözü ile birlikte bizzat ibn teymiyyenin açıkça müşrik ile kafir arasında bir ayrım yapmadığının delilidir.

Dolayısı ile İbn teymiyyenin sözlerinde muhalifimize delil olabilecek hiç birşey yoktur ve iddalarını delil olabilmesi için ibn teymiyyeden bunu açıkça tasrih ettiği bir sözünü getirmeleri gerekir. Biz şuan olmayan birşeyin olmadığına yönelik konuşmaktayız. Halbuki kendileri bizzat delil getirmeleri gerekirdi. Bizden olmayan bişeyin delilini istemeleri olacak iş değil. Nitekim iddia sahibine delil getirmek düşer kaidesi gereğince bunu kendilerinin yapmaları gerekir.

2- İbn temiyyenin nakilinde bu gibileri hüccetten sonra şirk fiilerinden hala çekinmezlerse müslümanların mezarlarına gömülmeyeceklerini ve namazlarının kılınmayacağını söylemektedir.

Bunlar müslüman olmayanlara uygulananan zahiri dünyevi hükümlerdendir ve bunun uygulanmasını ancak hüccetin ikamesinden sonra şirk amellerinden vageçmemeye bağlamıştır. Bu sözün mefhumu muhalifine göre hüccet ikame edilmediği için hücceti redd edip etmediği bilinmeyenin durumu namazının kılınıp müslümanların mezarlarına defnedilmesi demek olur ki bu ise kuşkusuz zahiren müslümanlıklarına hükmedileceği demektir. Hiç kimse zahiren müşrik dediği birinin cenaze namazını kılıp müslümanların mezarına defnedileceğini iddia edemez. O halde bu kişiler dünya ahkamına göre müşrik değil müslümandırlar sonucuna çıkıyor.

3- İbn teymiyye müşrik olurlar ifadesini mutlak olarak kullandıktan sonra genelde lakin harfi ile şerh düşer ki buna arap dilinde istidrak denir. Yani hükmü bir olan yada birbirlerine benzeyen şeylerin arasını ayırmak için lakin harfi getirilir. Tamamen farklı şeyler için lakin harfi getirilmez Bunun anlamı ''müşrik olurlar lakin müşrik diye isimlendirilerek müşrik hükmü uygulanmazdan evvel şu gereklidir'' anlamına gelir.

Bu kimseleri bu görüşe sevkeden bir diğer unsur: Nasslarda cehennemliklerin kafirler olarak adlandırıldığını görmeleridir. Nitekim bu, yani cehennemliklerin şeri nasslarda kafirler olarak isimlendirilmesi haktır. Ancak bundan; Cehennemi haketmeden önce kafir değillerdi tarzında bir anlamı çıkarmak hatalıdır. Nitekim yukarıda bunun batıllığını bizzat kurandan ayetlerle izah etmiştik.

İsra-15 ayeti olan (وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّىٰ نَبْعَثَ رَسُولًا) ''Biz Rasul göndermedikçe azap ediciler değiliz'' ayeti, cehennemi hakedenleri kafir olarak vasıflayan ayetlerle birlikte ele alındığında; rasul gelmeseydi azap görenler arasında olmazlardı, dolayısıyla cehennemde olmasları kendilerine rasul geldiği anlamına gelir, ayrıca kafirler olarak da isimlendirildiler. Demekki rasul gelmesi iki şeyi icap ettirir: Birincisi kafir ismini almayı, ikincisi azabı haketmeyi.! tarzında bir anlayışa götürmüş. Oysa her konuda olduğu gibi muhkem nasslara başvurup müteşabihi terketseydiler bu gibi şüphelerden salim olurlardı.


Bu şüpheyi ise inşaAllah ''Azabı hakettirecek vasfın ne olduğunun beyanı'' başlığı altında ele alacağız.

Bu başlıkta azabı haketmelerinin sebebinin müşrik ve kafir olmaları değil, bilakis hem müşrik, hem kafir ve hem de mükezzip olduklarını ispat etme konusunda olucaktır. Buraya kadar anlatılanlardan özetle bu görüşün hem akli hem de nakli delilere dayanmayan bidat bir görüş olduğunu anlamış olduk.

Devam edicek.