1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

İslamda, İslam Dışında ve İlkel Dinlerde Dua

Konu, 'İslam'a Göre Makbul Dua ve Önemi' kısmında sungu tarafından paylaşıldı.

  1. sungu

    sungu Islam-TR Üyesi Kullanıcı

      
    Dua Sözcük anlamı:

    “Duâ”, da’vet ve da’vâ mastarları gibi mastar olup, “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” demektir.

    Ayrıca isim olarak duâ, “küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya olan talep ve niyaz” demektir.


    İslamî bir terim olarak duâ: “Allah’ın yüceliği karşısında kulun, aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardım dilemesi” demektir. Duânın ana hedefi insanın Allah’a halini arzetmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre, bu, Allah ile kendine inanan kul arasında bir diyalogu ve yakın ilgiyi ortaya koyar. İşte bundan dolayı duâya “münâcât” (Allah ile gizliden ve ruhsal konuşma) adı da verilmiştir. Ki insan, varlığını kabul ettiği o Yüce Güç karşısında duyduğu saygı ve ümit hisleri sebebiyle kendisinden daha üstün olanla irtibat ihtiyacını duymaktadır.


    Duâ tüm dinlerde vardır. Muhteva, şekil ve anlatım biçimine göre bazı türlere ayrılır. Asıl ve en yaygın olanı, “yalvarıp yakarmaktır”. Duâlarda insan, kötülükten kurtulmayı veya iyiye kavuşmayı diler. Bunu yaparken de önce Allah’a hamd ve şükür eder. Allah’ı üstün vasıflarıyla yüceltir.



    İslam dışında ve ilkel dinlerde duâ:


    İlkel topluluklarda görülen müşterek duâ, aile reisi, kabile başkanı veya rahibin yakarışlarına cemaatin katılması (âmin demesi) şeklinde olmaktadır. Kötülüklerden korunma veya dünya nimetlerinden faydalanma isteği duânın iptidai halinin tespitinde en belirleyici özelliktir. Hint mistisizminde Upanişad’lardan kaynaklanan ve yoganın psikotekniğine dayanan ibadetsiz bir duâ türü vardır. Hinduizm’de duâ inandırıcı sözlerle yapılır; ortak duâ sembolü bir çeşit besmele olan “om”dur. Budizm’de yüce varlığa karşı belirli bir duâ söz konusu olmamakla beraber Buda’ya duâ etmek ve ondan istekte bulunmak geleneği hakimdir. Şintoizm’de duâ, mabed veya evde tanrılara pirinç ve pirinç şarabı sunmakla yerine getirilir.

    Eski Meksika, Sümer, Bâbil, Mısır ve Yunan dinlerinde birbirine benzeyen ve duâ yerine kullanılan kolektif şiirler vardır. Maniheizm’deki duâda ruhu etkileyen düalist bir görüş hakimdir. Romalılar duâlarını genellikle Jüpiter mabedinde yaparlardı. Cermen dininde büyünün duâ üzerinde üstün bir gücü vardır. Ancak ilkel toplumlarda büyü ile duâ arasındaki sınırı belirlemek oldukça güçtür. Yunan dininde duâ geleneksel temizlikle başlar ve klasik yalvarma ile sona ererdi. Sümerler duâ esnasında ellerini başlarının üzerine koyarlar, sevinçlerini göstermek ve duânın inandırıcı olmasını sağlamak için ellerini alınlarına çarparlar, böylece ölülerine de saygı göstermiş olurlardı. Bu durum Doğu Asya’da özellikle Hint yogasında da görülmektedir.


    Duâ esnasında kutsal eşyanın öpülmesi, okşanması, çıplak ayakla etrafında dönülmesi gibi hususlar ilkel kabile dinlerinin özelliklerindendir. Hemen bütün ilkel kabile dinlerinde güneş doğarken ve batarken, ekim ve hasat zamanlarında kurallara bağlı olarak duâ edilir.




    Yahudilik’te duâ:


    Yahudilik’te duâ Allah’a yaklaşma vesilesi kabul edilir. İbranice “tephillah” duâ anlamına gelir. Tevrat’ta duâ için genel bir kavram ve belli bir sıra olmamakla birlikte altmış altı cümle doğrudan veya dolaylı olarak duâ ile ilgilidir. Yahudiler ayakları bitiştirmek, diz çökmek, baş eğmek, elleri göğe açmak ve Kudüs’e yönelmek suretiyle duâ ederler.Bilhassa ll. Tapınak’ın yıkılışından sonra yahudilerde toplu duâ da yaygınlaşmıştır. Günümüzde yahudiler günde üç defa (sabah, öğle ve akşam) duâ ederler. Ayrıca sinagogda cumartesi (sabbat) ve bayram günlerinde bunlara ek olarak duâlar ilave edilir. Sabah duâsında duâ atkısı talet (tallit) kullanılır, duâ kayışı da sol pazıya ve alna takılır. Duâ dili İbranice olmakla birlikte bazı eski Aramice duâlar da okunur. Duâ öncesinde temizlik yapmak ve özel âyin elbisesi giymek gerekir. Duâların büyük bir kısmını ihtiva eden Mezmurlar hem yahudi hem de hıristiyanlarca duâ sırasında okunmaktadır.



    Hıristiyanlık’ta duâ:


    Hıristiyanlıkta duâ dini hayat açısından büyük bir önem taşır. Duâ Tanrı’ya ulaşma, O’nu tanıma ve vicdanın sesi olarak nitelendirilir. Duânın temelinde Allah’a güven ve yüce bir inanış vardır. Luther’e göre duâ inancın eseri, Calvin’e göre Allah’ı kavrayabilme inancının her gün tekrarlanışıdır. İnciller’de Hz. İsa’nın tavsiye ettiği belli bir duâ şekli yoktur; sadece putperestler gibi duâ edilmesi yasaklanmıştır (Matta, Vl, 7). İnciller’in tamamında duâyı ilgilendiren yetmiş beş kadar cümle tespit edilebilmektedir. Hıristiyanlık’ta duânın belli esaslar çerçevesinde yapılması ilk defa İznik Konsili’inde (Miladi 325) kararlaştırılmış, daha sonra Vatikan bu esaslar üzerinde bazı değişiklikler yapmıştır. Duâda Hz. İsa temel unsuru teşkil etmekle beraber Allah ve Ruhulkudüs de duânın önemli rükünlerindendir.


    Günümüzde hıristiyanların günlük (sabah, öğle ve akşam), haftalık (Pazar), ve yıllık (paskalya) olarak keşişler ve rahipler gözetiminde manastırlarda yaptıkları duâ geleneği oldukça uzun bir geçmişe sahiptir (M.S.150). “Rabbin duâsı” Hıristiyanlık için toplu ibadetin doruk noktasını teşkil eder. Katolik kilisesinde günde yedi ayrı duâ saati bulunmaktadır. Ortodoks kilisesinin geleneğinde gün batarken okunan “Vesperum” günün ilk duâsını teşkil eder. Genel olarak kiliselerdeki duâ şekilleri pek fazla değişiklik göstermez.



    İslam’da duâ:


    Kur’ân-ı Kerim’de duâ ile ilgili âyetler geniş bir yer tutar. 200 kadar âyet doğrudan doğruya duâ ile ilgilidir. Ayrıca tevbe, istiğfar gibi kulun Allah’a yönelişini ve O’ndan dileklerini ifade eden çok sayıda âyet vardır. Konuyla ilgili âyetlerin bir kısmında insanların Allah’a duâ etmeleri emredilmiş, duânın usul, âdâb ve tesirleri üzerinde durulmuştur.




    Duânın gereği:


    Yüce Kur’ân’ımız incelendiğinde insanlarda dini eğilimin fıtrî (yaratılıştan, genlerine işlenmiş) olduğunu görürüz. A’raf suresi 172, 173. âyetlerde, şu şekilde açıklamalar buluruz:


    “Hani Rabbin, âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.” demişlerdi. Kıyamet günü, “biz bundan habersizdik” demeyesiniz.

    Şöyle de demeyesiniz: “Daha önce atalarımız şirke batmıştı. Biz de onların ardından gelen bir soyuz. Gerçeği çiğneyenlerin yüzünden bizi helak mı edeceksin?””


    Ve bu âyetlerden Allah’ı tanıma ve O’nun terbiyesine girmenin henüz dünyada hayat bulmadan evvelden başladığını anlarız. Görünürdeki gerçekler de bunun böyle olduğunu gösterir. Ayrıca,

    İsra suresi, âyet 44:


    “Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tespih etmesin; fakat siz onların tespihlerini anlamıyorsunuz. O Halim’dir, Gafûr’dur.”


    Ra’d suresi âyet 13:


    “Gök gürültüsü O’nu hamd ile tespih eder; melekler de O’ndan ürpererek.. Yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. O, tuzak kuranların hilelerini başlarına geçirmede çok güçlü olduğu halde, onlar ona karşı mücadele edip duruyorlar.”

    Hadid suresi âyet 1:


    “Göklerde ve yerdeki herşey Allah’ı tespih etmektedir. Aziz’dir O, Hakîm’dir.”


    Haşr suresi âyet 1:


    “Göklerde ne var yerde ne varsa Allah’ı tespih etmektedir. Aziz’dir O, Hakîm’dir.”


    Saff suresi âyet 1:


    “Göklerde ne var yerde ne varsa Allah’ı tespih etmektedir. Aziz’dir O, Hakîm’dir.”

    Cuma suresi âyet 1:


    “Göklerdekiler ve yerdekiler; o Melik, o Kuddüs, o Azîz, o Hakîm Allah’ı tespih ediyorlar.”

    Teğabun suresi âyet 1:


    “Göklerdekiler ve yerdekiler Allah’ı tespih ediyorlar. O’nundur mülk ve yönetim; O’nun içindir tüm övgüler. Herşeye gücü yetendir O.”



    Özellikle de Zariyat suresi 56. âyette şöyle buyrulur:


    “Ben cin ve insi (bilmediğiniz ve bildiğiniz her şeyi) sadece bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.”


    Bu gerçeklerden ve toplumdaki ateist ve din karşıtı kimselerin de dara geldikleri zamanlar gayri ihtiyarı Allah’a sığınmaları, dini eğilimin, kulluğun, duâya ihtiyacın, Allah’a yalvarmanın; kısacası, canlı cansız her şeyin Allah ile ilişkisinin fıtri (yaratılıştan genlere yerleştirilmiş) olduğunu gösterir.


    Kur’ân’ı Kerim’de, insanın çaresizlik içinde ve zor şartlarda duâya başvurma şeklindeki genel psikolojik makanizması üzerinde ısrarla durulmuştur. Bazı âyetlerde dini yöneliş veya duânın belirgin veya zayıf hale geldiği durumlar açıklanırken aynı zamanda bu yönelişin insan tabiatında fıtri ve külli bir motif olarak bulunduğu da ortaya konmuştur. Âyetlerin ifadesiyle, insan bir tehlike ve sıkıntıya düşünce bütün samimiyetiyle Allah’a yönelir; yatarken, otururken, ayakta dururken bıkmadan usanmadan duâ edip, iyilik ve başarı ister.


    Bununla birlikte bazı âyetlerde de insanın ihtiyaç ve sıkıntısının giderildiği, kendini emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda duâ isteğinin zayıfladığı, Allah’tan yüz çevirdiği, kendi güç ve yeterliliğini gözünde büyütüp bencil ve nankör olduğu, zalimce hareket ettiği vurgulanmaktadır:



    Yunus suresi âyet 12:


    “İnsana zorluk dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken, ayaktayken bize yalvarır. Ama sıkıntısını çözdüğümüzde, kendisine dokunan bir zorluk yüzünden bize hiç yalvarmamış gibi çekip gider. Haksızlığa aşırılığa sapanlara, yapmakta oldukları işte böyle süslü gösterilmiştir.”


    İsra suresi âyet 11:


    “İnsan, hayra davet eder gibi şerri çağırıyor. İnsan çok acelecidir.”


    Lokman suresi âyet 32:


    “Karabulutlar gibi dalga kendilerini kuşattığı zaman, Allah’a dini O’na özgüleyerek yalvarırlar. Fakat onları karaya çıkarıp kurtarınca, içlerinden sadece bir kısmı doğru yolu tutar. Bizim âyetlerimize ancak gaddar nankörler karşı çıkarlar.”

    Fussılet suresi âyet 49:


    “İnsan hayır istemekten/hayır için duâ etmekten bıkıp usanmaz. Kendisine bir şer dokunmaya görsün, hemen ümidini keser, yıkılır.”


    Zümer suresi âyet 8:


    “İnsana bir zarar/zorluk dokununca, Rabbine yönelerek O’na duâ eder. Sonra ona bir nimet lütfettiğinde, önceden O’na yalvarmakta olduğunu unutur. O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler, ortaklar isnat eder. De ki: “Birazcık nimetlen küfrünle. Hiç kuşkusuz sen, ateş halkındansın.”


    Fussılet suresi âyet 51:


    “İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan yatar. Kendisine şer dokununca, hemen duâya koyulur.”


    A’raf suresi âyet 189, 190 :



    “O, sizi bir candan yaratan, ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar (o ikisi) Rablerine duâ ettiler: “Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun ki kesinlikle şükredenlerden olacağız.”

    Ne zaman ki onlara (o ikisine) salih (bir çocuk) verdi, o ikisine verdiği şey hakkında onun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir.”




    Tevbe suresi âyet 75, 76:


    “Onlardan, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve iyilerden olacağız diye Allah’a söz verenler vardır.

    Sonra, Allah, onlara lütfundan verince, onda cimrilik ederler ve ilgisizce sırt çevirirler.”


    Yunus suresi âyet 22, 23:


    “Size karada ve denizde yolculuk ettiren O’dur. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgarla götürür, yolcular neşeyle eğlenirken şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her yandan saldırıp onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dinlerini Allah için arındırarak O’na yalvarırlar:- Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz.

    Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. –Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz.”


    Nahl suresi âyet 53, 54:


    “Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, Allah’tandır. Size bir zarar dokunduğunda, yalnız O’na sığınırsınız.

    Sonra, zararı sizden giderince, içinizden kimileri, Rab’lerine hemen tanrılar ortak ederler.”


    Lokman suresi âyet 31, 32:


    “Âyetlerini size göstermek için, gemilerin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, çok sabırlı ve çok şükreden bir kimse için, âyetler vardır.

    Gerçek şu ki, gölgeler gibi bir dalga onu kapladığında, O’nun için dinlerini arındırarak Allah’a yalvarırlar; ve onları karaya çıkararak kurtardığında ise, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.(şükredici olur) Ama, âyetlerimizi ancak, tam hain ve nankör inkar eder.”



    Zümer suresi âyet 8:


    “İnsana bir zarar/zorluk dokununca, Rabbine yönelerek O’na duâ eder. Sonra ona bir nimet lütfettiğinde, önceden O’na yalvarmakta olduğunu unutur. O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler, ortaklar isnat eder. De ki: “birazcık nimetlen küfrünle. Hiç kuşkusuz sen, ateş halkındansın.””


    Zümer suresi âyet 49:


    “İnsana bir zorluk/zarar dokunduğunda bize yalvarır yakarır; sonra ona bizden bir nimet lütfettiğimizde şöyle der: “Bu bir ilim sayesinde verildi bana.” Hayır, öyle değil; o bir fitnedir ama onların çokları bilmiyorlar.”


    Rum suresi âyet 33:


    “Ve insanların başına bir sıkıntı gelince, Rab’lerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir kesim, Rab’lerine ortaklar koşarlar.”


    Ankebut suresi âyet 65:


    “Gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Onları karaya çıkarıp kurtardığında ise, bir de bakarsın ki, ortak koşmaya başlarlar.”


    İsra suresi âyet 67:


    “Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, yalvardıklarınız kaybolup giderler. O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, boş verirsiniz. Ve insan, çok nankördür!”


    İşte bu olumsuz gelişmeleri önlemek amacıyla ilahi dinler, insan şuurunda dini inanç ve duygunun mümkün olduğu kadar canlı, etkili bir halde bulunmasını sağlamanın bazı çarelerini insan için görev haline getirilmiştir. Bu görevler, ibadetlerdir. Özellikle de ibadetlerin özü ve beyni olan duâdır. Bunun yanında bilhassa refah ve rahat ortamlarda insanın Allah’ı hatırlamasın öngörülmüştür. Böylece, bu inancın kontrolü altında bencil isteklerine kapılmamasını sağlamak hedeflenmiştir.


    Duâ ve ibadet, görünüşte, yaratılışı gereği insanın Allah’a doğru olan bir yöneliştir. Böyle olmakla birlikte, bir başka boyutu da, Allah ile kul arasındaki, Allah’ın rahmet ve şefkatinin gereği olan bir ilişkidir. Ve bu ilişkide kesinlikle Allah ile kul arasında bir vasıta söz konusu değildir. O nedenler duâ kulluğun en ileri mertebesi ve ibadetlerin en önemlisidir. Ve kul duâsıyla değer kazanır. İbadet ve duâ kulda Allah bilincini canlı ve sürekli kılar. Bu bilinç sayesinde kul, boyun eğer. Bu küçülme ve saygı, Allah’ın rahmet ve merhametini, bereketini çeker. Bu nedenle duâ, ibadetin beyni kabul edilmiştir.



    Mümin suresi âyet 60:


    “Rabbiniz buyurmuştur ki: “Duâ edin bana, cevap vereyim size. Kibre saparak bana ibadetten uzaklaşanlar, aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir.”

    Furkan suresi âyet 77:


    “De ki: “ Duânız yoksa, Rabbim sizi ne yapsınYalanladınız; bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır.”
  2. hayalet

    hayalet Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    hocam ALLAH RAZI OLSUN
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş