MUKADDİME


Hamd alemlerin rabbi Allah’a mahsustur. Salat ve selam, Allah’ın Rasûlü, nebilerin ve rasullerin sonuncusu Hz. Muhammed’e, ailesine, sahabelerine ve kıyamete kadar O’nun yolunda yürüyenlere!? olsun.
Muhakkak ki Müslümanların genel idarecileri olan halifeler ümmetin aynasıdır. İktidar sahibinin halkı, onun siyasetinden, ümmeti onun gidişatından, toplumu onun ahlakından tanınır. Dolayısıyla diğer alt kademedeki yöneticiler de aynı konumdadır.
İdareci olan kimseye bakılır, böylece idare ettiği insanların nasıl oldukları bilinir. Ancak bunun yanında insanlar da derece derecedir. İçlerinde emîrine itaat edenler ona tabi olanlar mevcut olduğu gibi, tabi olduğunu gösterip gerçekte muhalif olanlar, zahiren bağlılığını ilan etse de hakiki durumunu gizlemeye çalışanlar bulunmaktadır.
İtaat ve bağlılığın hakikati, emirin ilkelerini ortaya koyar ve bu, ümmetin aynasını oluşturur. Bundan dolayı Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (r.a) halifelik üzere kendisine biat edildiği gün, -Allah’a hamdedip, o’nu layıkıyla övdükten sonra- şöyle demiştir:
“Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmasam da sizin yöneticiniz oldum. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olun, yanlış yaparsam beni düzeltin. Doğruluk bir emanettir. Yalansa hainliktir. Aranızda zayıf olan onun hakkını alıncaya kadar nezdimde güçlüdür. Aranızda güçlü olan ise kendisinden hakkı alıncaya kadar nezdimde zayıftır. Hiçbir kavim cihadı terk etmiş olmasın ki Allah onları zilletle damgalamasın. Aralarında fuhuşun yayılmış olduğu her kavmin üzerine de muhakkak umumi belalar inecektir. Allah’a ve Rasulûne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Eğer Allah’a ve Rasulûne isyan edersem benim sizden itaat isteme hakkım yoktur. Haydi, namazınıza kalkın. Allah (c.c.)’ın Rahmeti üzerinize olsun”
Muhakkak ki Allah’a ve rasûlüne itaat İslam ümmetinin aynası ve şîarıdır. Toplum bununla bilinir. Doğruluk ve ıslah, istikamet ve ihlas bu itaat vesilesiyle ortaya çıkar. Ümmet bu itaat üzere idare edilir. Yöneticiye bağlılık ve itaat bununla gösterilir.
İşte halife olan sahabeler ve onlara tabi olanlar bu yol üzere yürümüşlerdir. Böylece adaleti yaymışlar, hak hakim olmuş, saadet her tarafı kuşatmış, insanların makamları yükselmiştir. Bu sayede yeryüzünün iktidarı onların eline geçmiştir. Ve bunun neticesinde İslam dinini yaymışlardır. İnsanlar hakka yönelmişler dünyada hayrı hedeflemişler ve ahiret için çalışmaya başlamışlardır.
Ümit ediyoruzki Müslümanlar bu yolda yürümeye başlarlar, böylece daha önce nail oldukları değerlere ulaşırlar. Rasulullah (s.a.v)’i, ondan sonra gelen raşid halifeleri ve onların yolunda yürüyen kimseleri önderler edinirler. Onların metodlarını hayatlarına uygular, iş yaparken aynı üslubu kullanır, toplumdaki davranışlarını o günkü gibi şekillendirirler.
Günümüz İslam toplumunun da o hayırlı insanların yolundan gitmelerini ümit ediyoruz. Önderimiz, Rasulullah ve onun iyilik sahibi halifeleri… Bu şekilde ahirette ümit ettiğimiz şeylere ulaşır, dünyada onların elde ettikleri makamları elde ederiz. İnsanları Allah’a davet eder, onun yolunda cihad eder, dünyadaki ve ahiretteki amaçlarımızı gerçekleştiririz.
Son olarak yüce ve kudret sahibi Allah’tan dileğimiz, bize rüşdü ilham etmesi, doğru yola iletmesi amellerimizi de kendi rızası için halis kılmasıdır.
Son duamız; Alemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun
GİRİŞ

Rasulullah (s.a.v) emaneti yerine getirmiş, risaleti tebliğ edip, ümmete hakkıyla nasihati yerine getirince Allah (c.c.) onun ruhunu (hicretin on ikinci senesi Rebiulevvel ayının onikisi pazartesi günü) kabzetmişti.
Ardından Müslümanlar Rasulullah’a (s.a.v.) halife olarak Hz. Ebu Bekir’e bey’at ettiler. O da bu görevi en güzel şekilde ifa etti. Rasulullah’ın metodunu takip etti ve ona tabi oldu. Müslümanlar da aynı tavırlarını halifenin, yani Rasulullah’ın halifesinin yanında sürdürdüler.
Rasulullah (s.a.v) hayatta iken Arap yarımadasının çoğunluğu İslam dinini benimsemişti. Ancak bedevilerden çoğunluğu Müslüman olduğunu söylemiş fakat iman kalplerine girmemişti, yerleşmemişti. Allah’u Teala buyuruyor ki:
“Bedevi Araplar: “iman ettik” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz; fakat teslim olduk deyin. (Çünkü) iman henüz kalblerinize girmemiştir. Eğer Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederseniz, Allah amellerinizden herhangi bir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir”[1]
“Bedeviler, küfür ve nifak yönünden daha fenadırlar ve Allah’ın Peygamberine indirdiği dini hükümlerin sınırlarını bilmemeye daha müsaittirler. Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Bedevilerden bir kısmı da Allah yolunda harcayacağını bir ziyan sayar, başınıza bir felâketin gelmesini bekler. Şiddetli felaket onların başına gelsin! Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir”[2]
“Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar olduğu gibi, bizzat Medine halkından da münafıklığı huy edinenler vardır. Onları sen bilmezsin, biz biliriz. Yakında onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba uğratılacaklardır”[3]
Nifak, Rasulullah (s.a.v.) döneminden beri vardı. Bedeviler de münafıkların başında geliyorlardı. Bu insanlar kılıç korkusuyla Müslüman olduklarını göstermişlerdi. Allah’u Teala da bu durumu Rasulüne haber vermişti. Nitekim Kur’ân-ı Kerim ayetlerinde bu durum açıkça belirtilmiştir. İşte bu insanlar münasib olan fırsatı bulunca dinlerinden döneceklerdi: Hatta riddetin (dinden dönmenin) ilk belirtileri Rasulullah (s.a.v) döneminde görülmeye başlamıştı. Çünkü Yemen’de Esved el-Ansi, Yemame’de Mûseylime el-Kezzâb, Medine’nin kuzey doğusunda bulunan Esedoğullarından Tulayha el-Esedi peygamberlik iddiasında bulunmuşlardır. Ancak bunu ilan etmeye cesaret etmemişlerdi. Çünkü yapsalar Rasulullah (s.a.v.) onlarla savaşırdı. Fakat onlar bu hallerini gizlemişlerdi.
Rasulullah’ın (s.a.v) vefat haberi yayılınca bu insanlar riddetlerini ilan etmişler ve peygamber olduklarını açıkça söylemeye başlamışlardır. İş bununlada sınırlı kalmadı, bilakis arap kabilelerden çoğunluğu cahiliyeye döndüğünü açıklamış ve münafıklığını ilan etmişti. Bu durumdan sadece birkaç şehir kurtulmuştu: Medine-i münevvere, Mekke el-Mükerreme ve Taîf. Ebu Bekir (r.a) da halifeliği üstlenir üstlenmez, elçilerini ona göndermeye başladılar kendilerini zekâttan muaf tutmalarını talep etmişlerdi. İş küçük bir maddi boyut taşıyınca Ebu Bekir’in kendilerine muvafakat edeceğini zannetmişlerdi.
Maddi yönler, Müslümanların çokça önemseyip uğrunda savaşacakları sebepler değildi.
Bedevi münafıklar zekatın İslam’ın asla basite alınmayacak rükünlerinden biri olduğuna inanmamışlardı. Çünkü bu rüknü basite almak prensibi temelinden yıkar. İslam birbirinden ayrılmayan bir düzendir, ve asla bir bölümü terk edilip diğer bir bölümü uygulanmaya kabil değildir: Allah’u Teala, buyuruyor ki:
“Bedeviler: “İman ettik” dediler. Deki: “Hayır, iman etmediniz.” Siz: “teslim olduk” deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir. Eğer Allah’a ve Rasulüne itaat ederseniz, (Allah) amellerinizden hiçbirşey eksiltmez. Şüphesiz Allah Ğafur’dur, Rahim’dir”[4]

[1] Hucurat, 14.
[2] Tevbe, 97-98.
[3] Tevbe, 101.
[4] Hucurat, 14.
RİDDET SAVAŞLARI (MÜRTEDLERLE SAVAŞ)


İşin başında mürtedler, Medine’deki ordunun zayıf olması karşısındada kalabalık ve güçlü olmaları, Ebu Bekir’i dediklerini kabul etmeye zorlayacağını zannettiler. Böylece cahilliklerinden haksız vergi saydıkları zekâttan da kurtulmuş olacaklardı. Ancak bu zanları tutmadı.
Ebu Bekir (r.a) sahip olduğu imanla, hayatta olduğu sürece İslamın temellerinden birini çözmekten veya rükünlerinden birinin çiğnenmesine karşı suskun kalmaktan çok daha güçlüydü.
Ebu Bekir (r.a) mürtedlere karşı savaş açacağını ilan etti. Aynı zamanda Üsame’nin ordusunun da yola çıkıp görevini yerine getirmesinde ısrar etti. İşte en büyük zorluk burada yaşandı. Ancak Ebu Bekir’in güçlü imanı bu zorluğu yendi ve problem çözüldü.
Hicretin sekizinci senesinde Zeyd b. Harise Mute savaşında komutan iken şehid edilmişti. Bundan dolayı Rasulullah (s.a.v), Mute taraflarına gazve düzenleyecek ordunun komutasını Zeyd’in oğlu Üsame’ye teslim etmek istedi. Rasulullah orduyu hazırlamış, Üsame’yi de komutan olarak tayin etmişti. O’na bugün Ürdün topraklarında bulunan el-Belka’ya, Filistin’de Gazze yakınında ki Dârûm'a atlarıyla girmesini emretti. İnsanlar hazırlıklarını yaptılar.
Üsame’nin komuta ettiği ordu ilk muhacirlerden konuldu. Bunların arasında Ebu Bekir ve Ömer’de vardı. Ardından Rasulullah’ın hastalığı sebebiyle insanlara namaz kıldırması için Ebu Bekir istisna edildi, orduya katılmadı.
Üsame’nin ordusu Rasulullah’ın (s.a.v.) hazırladığı son orduydu. Ordu hazırlığını tamamlayıp yola çıkacekken Rasulullah vefatıyla sonuçlanan hastalığına henüz ordunun son askeri Medine’den ayrılmamıştı ki Rasulullah Rabbine kavuşmuştu. Bu sefer Üsame orduyla beraber durdu. Halife olarak Ebu Bekir’e beyat edilip, Rasulullah’ın vefatının üzerinden üç gün geçince Ebu Bekir orduya hareket etme ve Rasulullah’ın emrettiği yöne seyretme emri verdi: Rasulullah’ın vefatından sonra Ebu Bekir’in münadisi çıkıp şöyle seslendi:
“Üsame’nin ordusu görevini tamamlasın! Üsame’nin ordusunda bulunan hiçbir asker Medinede durmasın ve el-Cirf’teki birliğine katılsın![1]
Üsame, Ömer b. el-Hattab’a şunu söyledi:
Rasulullah’ın halifesinin yanına dön ve ondan insanlarla beraber dönmem için izin iste. Çünkü insanların ileri gelenleri benimle beraber, Rasulullah’ın halifeside güvende değil.
Gerçekten Müslümanlar, nifakın arap yarımadasında yayılması ve bazı kabilelerin dinden dönmeleri sebebiyle durumun tehlikeli olduğunun farkına varmışlardı.
Üsame’nin ordusunda bulunan Ensar da şunu söylediler:
“Eğer kabul etmezse bizim adımıza kendisine şunu tebliğ et. Ondan başımıza Üsame’den daha yaşlı birini tayin etmesini iste.
Ancak onlar, şartlar ne olursa olsun, netice nasıl gelirse gelsin Ebu Bekir’in en nefret duyduğu şeyin Rasulullah’ın emirlerinden birine aykırı davranmak olduğunu bilmiyorlardı.
Ömer (r.a) Üsame’nin emriyle dönüp Ebu Bekir’e geldi. Üsame’nin söylediklerini ona aktardı. Ebu Bekir dedi ki: Köpekler ve kurtlar beni kaçıracak olsa bile Rasulullah’ın verdiği bir emri geri alamam. Ömer, şunu söyledi: “Peki, Ensar sana şunu tebliğ etmemi istediler. Onların başlarına Üsame’den daha yaşlı birini tayin etmeni istiyorlar.” Oturan halde bulunan Ebu Bekir ayağa fırladı, Ömer’in sakalına yapıştı. Ve ona şöyle dedi:
“Annen seni kaybetsin Ey Ömer! Rasulullah onu emir tayin etmişken, sen benim onu azletmemi istiyorsun.
Bunun üzerine Ömer, orduya geri döndü. İnsanlar ona “ne yaptın?” diye sorunca şöyle cevap verdi: “Ananız sizi kaybetsin! Yolunuza devam edin! Sizin yüzünüzden Rasulullah’ın halifesinden ne azarlar işittim!”
Arkasından Ebu Bekir, Üsame’nin ordusunun yanına geldi, onları uğurladı. Ebu Bekir yürüyor, Üsame de atının üzerindeydi. Abdurrahman b.Avf da Ebu Bekir’in bineğini çekiyordu. Bunun üzerine Üsame, Ebu Bekir’e şunu söyledi:
“Ey Rasulullah’ın halifesi! Allah’a yemin olsun ki ya sen de bin veya ben ineyim.” Ebu Bekir dedi ki:
Allah’a yemin olsun ki, ne sen ineceksin ne de ben bineceğim. Allah yolunda kısa bir süre ayaklarımın tozlanmasının bana ne zararı var. Muhakkak ki Allah yolunda savaşa çıkana her adımına karşılık yediyüz sevap yazılır, makamı yediyüz derece yükseltilir, üzerindende yedi yüz hatası silinir. Yolun sonuna geldiğinde Üsame'ye şöyle dedi: “Eğer uygun görüyorsan, Ömer’in bana yardım etmesi için kalmasına izin ver. O da izin verdi.
Sonra Ebu Bekir şöyle dedi:
“Ey insanlar! Durun. Size on şeyi tavsiye ediyorum ki bunları muhafaza edin. Hainlik etmeyin, ganimetten çalmayın, kalleşlik yapmayın, ölüleri teşhir etmeyin (müsle yapmayın). Küçük çocukları öldürmeyin, ihtiyarları, kadınları öldürmeyin, hurmalıkları kesmeyin, yakmayın. Ağaçları kesmeyin. Koyun, inek, deve… yemek dışında kesmeyin. Kendilerini manastırlara kapatmış bazı insanlar göreceksiniz onları kendilerini adadıkları şeylerle baş başa bırakın. Yine bazı insanlara uğrayacaksınız ki bunlar önünüze içinde türlü yemekler bulunan tabaklar sunacaklar. Bu yemeklerden bir şey yerseniz muhakkak üzerine Allah’ın adını anın. Başlarının ortasını traş edip etrafını sarık gibi bırakmış bir kavimle de karşılaşacaksınız. Onları kılıçlarınızla doğrayın. Allah’ın adıyla yola çıkınız!...
Sonrasında Ebu Bekir yine Üsame’ye döndü ve şöyle dedi: “Rasulullah’ın sana emrettiği şeyleri yerine getir. Önce Kudâ’a bölgesinden başla sonra Âbil’e doğru yürü. Rasulullah’ın emirlerinden birini noksan yapayım deme. O’nun emrine muhalif olabilecek hiçbir davranışını beğenme, hoş görme.
Üsame, Vadi ve Zi’l-merve’ye doğru yürüdü. Rasulullah’ın emir verdiği yerlere ulaştı, atlarını Kudaa’lıların toprakları içine sürdü. Ardından Âbil’e saldırdı. Zaferler kazanıp ganimetler elde etti. Bu seferi gidiş-dönüş süresi hariç kırk gün sürdü.
Üsame’nin ordusunun savaşa çıkması, Ebu Bekir’in imanın ne derece güçlü olduğuna, neticeler nasıl gelirse gelsin Rasulullah’ın emrini yerine getirmeye çalıştığına delalet etmektedir. Çünkü o şuna inanıyordu. Mademki emri veren Rasulullah, s.a.v.) o halde netice mutlaka hayırlı olur.
Bu ordunun gönderilmesi ayrıca Müslümanlara büyük bir moral, manevi güç vermiştir. Bu vesileyle Müslümanların en azından büyük bir manevi gücü bulunduğunu hisseden münafıkları ve mürtedleri zayıf düşürmüştür. Çünkü durum böyle olmasaydı, bırakalım arap yarımadasına çok uzak olan bu bölgelere ordu göndermeyi, arap yarımadasının içine bile gönderilmezdi. Medine’yi her taraftan kuşatıp, oranın yönetimine isyan edenlerin tehditlerinden de asla korkmadılar.
Rasulullah vefat ettiği zaman riddet çemberi genişlemişti, Mekke, Medine, Taif ve Bahreyn dışında nifak tekrar ortaya çıkmıştı.
Ancak Medine’nin kuzey tarafında yer alanlar Üsame’nin ordusunun savaşa çıkmasından çok korkmuşlardı. Şöyle diyorlardı: Müslümanların bir gücü olmasaydı bu orduyu çıkarmazlardı. Onlarla savaşı Rumlara bırakalım. Eğer Rumlar galip gelirse, biz savaşmaktan kurtulmuş oluruz. Yok eğer Müslümanlar galip gelirse o zaman da İslam yerleşmiş olur. Bu durum nifak ve riddetin sadece güney bölgelerde kalmasına sebep oldu.
Mürtedler iki fırkaydı. Birincisi, Müseylime, Tuleyha, El-Esved gibi peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların peşinden gidenler. İkinci fırka ise Müslümanlığı kabul ettiği görüntüsünü verip ancak zekat vermeyi reddedenlerdi. Bazı sahabiler bu ikinci fırkanın vaziyetinin basit olduğu kanaatine varıp Ebu Bekir’le onlara karşı savaş meselesinde münakaşa ettiler. Ancak Ebu Bekir onların görüşlerini reddetmiş ve o meşhur sözünü söylemişti.
“Allah’a yemin olsun ki, Rasulullah’a vermiş oldukları bir yuları bana vermeyecek olurlarsa, onun için onlara karşı cihad ederim.
Ebu Bekir (r.a) Üsame’nin ordusunu yolcu ettikten sonra Medine’ye dönünce sahabelerin önde gelenlerini, Medine’nin çöl tarafında bulunan girişlerine yerleştirmişti. Bunlar: Ali b. Ebi Talib, Zübeyr b. el-Avvam, Talha b. Ubeydullah, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf ve Abdullah b. Mes’ud.
Medine’lilere de olabilecek herhangi bir olağanüstü durum için mescitte bulunmalarını emretti. Ardından onlara şöyle dedi: “Yeryüzü kafir oldu. Onlar önlerinde bir azınlık görüyorlar. Siz de, size gece mi, gündüz mü saldırırlar bilemezsiniz. Size en yakınları bir berid[2] mesafeden geliyor. Bunlar taleplerini kabul edip onlarla anlaşmamızı bekliyorlardı. Ancak biz kabul etmedik, ahitlerini de onlara geri çevirdik. O açıdan hazırlıklı olun, hazırlık yapın.
Ebu Bekir (r.a) münafıklar ve mürtedlere karşı savaşı Üsame’nin ordusu dönene kadar ertelemek istiyordu. Bundan dolayı kendisi elçileri karşılıyor, bazı yerlere de elçiler gönderiyordu. Ancak bu esnada bazı münafıklar fırsatı değerlendirmek, Müslümanlar hazırlığını tamamlamadan ve Rum diyarındaki İslam ordusu daha dönmeden Medine’ye saldırmak istediler. Ebu Bekir’in orduyu uğurlamasının üzerinden üç gün geçmişti ki Medine’ye gece vakti bir baskın düzenlendi. Baskını düzenleyenler İslam ordusunun Medine’den iyice uzaklaşmış olduğundan eminlerdi.
Saldırgan ordu Medine’ye vardığında arkasında Zül-husa denilen yerde bir destek güç bırakmıştı. Bunlar Medine’nin girişlerine ulaşınca karşılarında öncü birlikleri buldular. Arkalarında da Medine’yle irtibatı sağlayan haberciler vardı. Ebu Bekir’e haberi mescitte verdiler. Ebu Bekir mescittekilerle beraber Medine’nin girişlerine geldi. Baskını düzenleyenler hezimete uğrayıp kaçmaya başladılar. Müslümanlar onları Zül-husa’ya kadar takip ettiler. Baktılar ki orada bunların destek kuvvetleri mevcut. Onlar yağ tulumlarını şişirip iplerle bağladılar ve Müslümanların develerinin önüne doğru yuvarladılar. Develer ürküp medşne'ye doğru kaçmaya başladı. Bunun üzerine münafıklar Zül-kıssa denilen yerdeki arkadaşlarının yanına gidip olanları anlattılar.
Ebu Bekir (r.a)’da hazırlığını yaptı ve gecenin sonuna doğru yola çıktı. Ordunun sağında Numan b. Mukarrin[3] solunda Abdullah b. Mukarrin[4] arka kuvvetlere de Suveyd b. Mukarrin[5] komuta ediyordu. Sabah olunca münafıklar daha kendilerine gelmeden Müslümanlar onları kılıçlarıyla biçmeye başlamışlardı. Kuşluğa doğru münafıklar kaçışmaya başladılar. Müslümanlar Zül-kussa’ya vardılar. Ebu Bekir Numan b. Mukarrin ve beraberinde bir grup müslümanı orada bıraktı, kendisi geriye kalanlarla birlikte Medine’ye döndü.
Bu zaferle Müslümanların maneviyatı oldukça yükseldi. Kabilelerdeki Müslümanlar da dinlerinde sebat ettiler. Çeşitli bölgelerden zekat mallarının gelmesiyle de müslümanlar bir zafer daha yaşadılar. Bu Üsame’nin ordusunun yola çıkmasından iki ay sonra olmuştu. Ardından üçüncü zafer geldi. Daha on gün geçmeden Üsame’nin ordusu zaferler ve ganimetlerle dönmüştü. Bu defa Hz. Bekir yerine Üsame’yi bıraktı, ona: İstirahat edin ve bineklerinizi dinlendirin dedi” ve Zul-kussa'da ve Medine’nin girişlerinde bulunan kuvvetlerle yola çıktı. Bunun üzerine Müslümanlar ona şöyle dediler: “Ey Rasulullah’ın halifesi Allah aşkına, kendini tehlikeye atma. Çünkü sana bir şey olursa insanların düzeni kalmaz. Sizin burada kalmanız düşmana daha ağır gelecektir. Yerine birini gönder, ona bir şey olursa başkasını tayin edebilesin. Sonra Ali b.Ebi Talib geldi, bineğinin yularından tutup ona şöyle dedi: “Allah Rasulü’nün Uhud savaşında sana dediklerini diyeceğim.” Kılıcını ver ve bizi senin arkandan üzüntüye düşürme. Medine’ye dön. Allah (c.c.)’a yemin olsun ki, sana bir musibet gelirse senden sonra İslam’ın hiçbir zaman düzeni olmaz. Ebu Bekir ona şöyle dedi: Hayır. Allah’a yemin olsun ki yapmayacağım. Bizzat canımla sizinle beraber olacağım.” Zûl-husa ve Zûl-kussa’ya geldi. Numan ve iki kardeşi orduda önceki görevlerini üstlenmişlerdi. Ebu Bekir beraberindekiler el-Ebrak’tan Rebeze’ye doğru yöneldiler. Oradaki münafıklarla savaşıp onları yendiler. Ebu Bekir'in Medine’ye dönmesiyle. Müslümanların ihtiyaç duyduklarından fazlasını karşılayacak kadar zekâtlar gelmeye başladı. Üsame’nin ordusu da artık tamamıyla dinlenmişti. Bunun üzerine Ebu Bekir mürtedlere karşı savaşmak üzere on bir ayrı sancak açtı.
Bunlar:
1- Halid b. Velid:[6] Hz. Ebu Bekir onu Tuleyhe b. Huveylid el- Esedi[7] üzerine gönderdi. Orada işi bitince el-Bıtah’da bulunan Malik b. Nüveyre el yarbu’i üzerine gitmesini emretti.[8]
2- İkrime b. Ebi Cehil:[9] Ebu Bekir onu da Yemame’de bulunan Müseylime el-Kezzab üzerine gönderdi.[10]
3- Muhacir b. Ümeyye:[11] Ebu Bekir onu Esved el-Ansi’nin taraftarlarına karşı savaşmak üzere gönderdi. Orayı bitirince Hadramevt tarafına gidecekti.[12]
4- Şurahbil b. Hasene:[13] Ebu Bekir onu Yemame’de İkrime’ye yardımcı olması için gönderdi.
5- Amr b. El-As:[14] Kuzeyde bulunan Kudaa kabilesi üzerine gönderdi.
6- Halid b. Said b. el-As:[15] Şam taraflarına gönderdi.
7- Huzeyfe b. Mihsan: Deba ehli üzerine gitmesini emretti.
8- Arfece b. Hasreme:[16] Mehre’ye gidip Huzeyfe’yle buluşmasını emretti.
9- Turayfa b. Haciz: Süleymoğulları ve Hevazin kabilesinden onlarla beraber hareket edenlerin üzerine gönderdi.
10- Suveyd b. Mukarrin: Yemen Tihame’si üzerine gönderdi.
11- el-Ala b. el-Hadrami:[17] Ebu Bekir onu da Bahreyn taraflarına gönderdi.
Müslümanlar –Allah’ın izniyle- hemde o gün dünyanın en büyük devletleri mürtedleri desteklemelerine rağmen mürtedleri ve münafıkları bitirdiler ve arap yarımadasındaki köklerini kestiler. Bu devletler arap yarımadasına komşu olan, geçmiştede burada nüfuzları bulunan Rum ve Pers imparatorluklarıydı. Ayrıca Irak bölgesinde bulunan Araplar da Rumlara boyun eğmişler, onlara tabi olmuşlardı.
Müslümanların görevi –bundan sonra- Allah’a davet ve İslam’ı yaymak uğruna cihatlarına devam etmekti. Aynı zamanda bu, mürtedleri destekleyen ve onları Müslümanlara karşı savaşmaya kışkırtan devletlere büyük bir darbe olacak, onları tedip edecekti.
İşte Müslümanlar mürtedlerin fitnesini bitirince, İslam orduları Rum ve Pers topraklarındaki cihatlarına devam ettiler. Zaferler elde etmeyi, düşman topraklarında ilerlemeyi başardılar. Hatta Persler ve Rumlar, Müslümanlar bu imana sahip oldukları müddetçe onlara karşı duramayacaklarını anladılar. Müslümanların değişmeyen duyguları şuydu: Bizler kardeşiz, tek bir ümmete mensubuz, tek bir halifeye tabiyiz. Öyle ki ikinci bir halifenin bulunması caiz değildir. Cihatlarından da Allah yolunda şehid düşmeyi arzuluyorlardı. Bundan dolayı aslanlar gibi atılıyorlardı. Önlerinde duranın gücü ne olursa olsun ona aldırış etmiyorlardı. Nitekim şehitliği isteyene, hayat bağışlanır. Bunun yanında ise hayatta kalmayı isteyen, bunun için çalışan ve bunu gerçekleştirecek yolları arayan kimsenin önünde ise kimseyi düşünmeden ve neticeye aldırış etmeden paçaları sıvayıp geri kaçmaktan başka yol bulunmamaktadır.
İslam orduları ilerlemeye devam ettiler ve birçok zaferler kazandılar. Büyük devlet olan Rum ve Persler birçok savaşta gerilemek zorunda kaldılar. Ebu Bekir (r.a) H. 13. sene Cemadiyel-ula ayının 22. pazartesi gecesi vefat etti. Cihad halindeki Müslümanlar o esnada Şam topraklarında Rumlara karşı Yermukta Irak topraklarında da Perslere karşı Beynen-Nehreyn (iki nehir arası) de savaşıyorlardı.
II. Raşit halife dönemi:
Birinci halifenin vefatından sonra, Müslümanlar halife olarak Ömer b. el-Hattab’a beyat ettiler. Ebu Bekir onlara bunu tavsiye etmişti.
Ömer (r.a) görevi selefi gibi yerine getirdi. İslam orduları ilerlemelerine devam ettiler. Allah yolunda cihad ediyor, Allah’a kulluğa, ona itaat etmeye, kitabını tatbik etmeye ve bunun dışındaki her şeyi terk etmeye davet ediyorlardı. Mücahitler ilerleyip Mısır’dan, Şam’dan ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden çekilen Rumları mağlub ettiler. Ancak imparatorluğun sultası başkent Kostantiniye’de kaldı. Anadolu’nun bazı bölgeleri ile Avrupa’nın güney batısındaki bazı yerler buraya tabi idi.
Bu imparatorluk kabuğuna çekildi. Gücü zayıfladı. İslam topraklarına sadece bölgesel saldırılarda bulundu. Amacı varlığını ispat etmekti. Çünkü Müslümanların akınlarını devam ettirmelerinden, devletin imkânlarının bittiğine inanmalarından korkuyordu. Vakıa, Rumlar islam’ın tabiatını bilmiyorlardı. Çünkü Müslümanların kısa süre sonra aralarında ihtilaf edeceklerini veya dünyanın süsleri ile onları aldatacağını zannediyorlardı. Elde ettikleri ganimetler, ellerine geçen esirler, fethettikleri topraklar onları aldatmaya, meşgul etmeye yeterli gelir sanıyorlardı. Ancak bu tahminleri tutmadı, düşündükleri gerçekleşmedi, çünkü Müslümanları hiçbir güzellik aldatmaz, hiçbir iktidar onları cezp etmez, Heva ve hevesler onlarla oynayamazdı.







--------------------------------------------------------------------------------
[1] El-Cirf: Medine’nin kuzey tarafında şehre üç mil uzaklıktaki bir yerin adıdır).
[2] 1 berid: 20 km’dir.
[3] Numan b. Mukarrin b. Aiz el-Müzeni. Fetihlerde bulunan cesur ordu komutanlarından biri olan bir sahabiydi. Mekke’nin fethinde Müzeyne kabilesinin sancağını o taşıyordu. Nihavend (h.21) savaşında şehid oldu. On tane kardeşi vardır ve hepsi de cesur kahramanlardandır.
[4] Bu da Numan'ın kardeşidir.
[5] Süveyd b. Mukarrin b. Aiz el-Müzeni. Numan’ın kardeşidir. Ailesiyle beraber Müslüman oldu. Irak’ın fethinde bulundu. Kadisiye ve Medâin savaşlarına katıldı. Nihavend savaşında kardeşi Numan'ın Rey ve Hemedân savaşında da kardeşi Nuaym’ın komutasında savaştı. Sonra Taberistan ve Cürcan’ın fethinde komutanlık yaptı. Kufe’ye yerleşti ve orada vefat etti.
[6] Ebû Süleyman, Allah’ın kılıcı büyük sahabilerden Kureyşin de önde gelenlerinden biriydi. Atlı birliklerin komutanıydı. Hicretin yedinci senesinde Müslüman oldu. Rasulullah onun Müslüman olmasına çok sevinmiştii. Onu atlı birliklerin komutanı yaptı. Mürtedlere karşı savaşlardaki kahramanlıkları meşhurdur. Irak ve Şam’daki fetihlerde komutanlık yaptı. Medine de h.21’de vefat etti. Humus’ta vefat ettiğide söylenmiştir).
[7] (Tulayha b. Huveylid, mürted olmuş, ardından İslam’a dönmüştür. Ömer halife iken gelip ona beyat etmiştir. Sonra Tulayha kavmine döndü ve Irak’a cihad etmek üzere çıkıncaya kadar orada kaldı. Fetihler de güzel katkıları da olmuştur).
[8] (Malik b. Nüveyre b. Cemre b. Şeddad el-Yarbu i el Temimi. Müslüman olmuş ve Rasulullah onu kavminin sadakalarını toplamak üzere görevlendirmişti. İrtidad ettiği söylenmiştir. Mürtedlerle savaşta onu Halid’in emriyle Dırar b. el-Ezver öldürdü.)
[9] (İkrime b. Ebi Cehil el-Mahzumi. Kureyş’in önde gelenlerindendir. Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olmuştur).
[10] (Müseylime b. Sümame b. Kebir b. Habib el-Hanifi peygamberlik iddiasında bulunmuş bir yalancıdır. Yemame’de doğup büyümüştür. Yemame Riyad’ın kırk km kuzeyinde bulunan bir yerdir. Cahiliye döneminde “Rahman’el Yemame (Yemame’nin rahmanı) olarak tanındı. İslam Hicaz bölgesinde yayılınca kavmi Hanifeoğullarından bir heyetle Rasulullah’ın yanına Medine’ye geldi. Denilmiştir ki: “O heyetten geriye kalmış, heyette gelenlerde Müslüman olmuşlardı. Memleketlerine dönünce Rasulullah’la yazışmaya devam etti. Ona nübüvvette ortak olmak istediğini söyledi. Arap yarımadasının yarısı onların diğer yarısı da Kureyş’in (yani Müslümanların) olacaktı. Rasulullah Müseylime’nin fitnesini bitirmeden ahirete intikal etti. Ebu Bekir halife olunca ordularını onun üzerine göndermiş ve hicretin 11. yılında fitnesini bitirmiştir. Onlara karşı savaşta birçok sahabe şehid olmuştu).
[11] (Meşhur komutanlardan biridir. Bedir savaşında müşriklerin yanında bulunmuştur. Daha sonra Müslüman oldu. Bacısı mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’dir. Rasulullah onu Yemen’e gönderdi. Tebuk seferinden de geri kaldı. Rasulullah onu Kinde kabilesinin zekatlarını toplamakla görevlendirdi. Daha yola çıkmadan Rasulullah vefat etti).
[12] (Esved el-Ansi: Ayhele b. Ka’b b.Avf el-Ansi el-Mezheci. Peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancıdır. Yemen islama girince o da Müslüman oldu. Rasulullah döneminde ilk dinden dönenler arasında yer aldı. Rasulullah, vefatından bir ay önce öldürüldü).
[13] Şurahbil b. Hasene el-Kindi Zühre oğullarının mevlasıdır. Komutanlık yapan sahabelerdendir. Habeşistana hicret ettiştir. Rasulullah onu Mısır’a elçi olarak gönderdi. Şam fethinde bir ordunun komutanıydı. Ömer (r.a) onu azl edip yerine Muaviye’yi tayin etti. H. 18 senede Şam’ın güneyinde Umvasta yayılan vebasından vefat etti. Hasene, annesinin adıdır. Babası Kavım b. Abdullah’tır.
[14] Amr b. el-As b. Vail es-Sehmi el-Kuraşi. Şam’ın fethinde bulunan komutanlarından biriydi. Mısır’ı fetheden komutandır. İleri görüşlü insanlardan biriydi. Hudeybiye sulhundan sonra Müslüman oldu. Rasulullah onu Zat’us Selasil gazvesinin komutanı yaptı. Daha sonra onu Uman valisi yaptı. Kınnisrîn’i fethetti. Haleb, Menbic ve Antakya idaresiyle sulh yaptı. Önce Filistin sonra Mısır valiliği yaptı. Osman b. Affan onu Mısır valiliğinden azletti. Ardından h. 38’de Muaviye’nin emriyle tekrar görevine döndü. H. 43’de Fustat şehrinde vefat etti.
[15] Mücahit valilerden biridir. İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman oldu. Dini uğruna şiddetli işkencelere maruz kaldı. Habeşistan’a hicret etti. Mekke fethinde ve Tebük gazvesinde yer aldı. Rasulullah onu Yemen’e gönderdi. Rasulullah vefat edince Ebu Bekir onu geri çağırdı. Cihada katıldı ve Kenadin fethinde bulundu. Mercus-Safer’de şehid oldu (H.13)
[16] Bahreyn’lidir. El-Ala b. el-Hadrami’nin komutasında savaştı. Deniz seferlerine katılmak üzere görevlendirildi. Adalardan birini fethetti. Ubulle gazvesinde Utbe b. Gazvan’a destek güç olarak katıldı. Hz. Ömer (r.a) halifeyken vefat etti. (H.20).
[17] Aslı Hadramevt’lidir. Babası Mekke’ye yerleşmiştir. Ala’ orada doğdu. Orada büyüdü. Müslüman oldu ve hicret etti. Rasulullah onu Bahreyn’e gönderdi. Orada zekâtları toplama görevini üstlendi. Ebu Bekir ve Ömer’de bu görevini devam ettirdiler. Savaşmak üzere denize çıkan ilk Müslümanlardan sayılır. Basra’ya giderken yolda vefat etti. (H.21)

KİSRA İMPARATORLUĞUNUN YIKILMASI


Mücahitler doğu cephesinde ilerlemeye devam ettiler. Önlerindeki pers ordularını dağıttılar. Birçok savaşta zafer kazandılar. Nehavend zaferinden sonra Müslümanlar Pers topraklarında yayıldılar ve Kisra devletini ortadan kaldırdılar. İnsanlar akın akın İslam’a girmeye başladılar. Çünkü Müslümanlardaki ahlakı, rahmet, merhamet, adalet ve eşitliği görmüşlerdi. Kisra imparatorluğunun saldırılarına bunlardan gördükleri zulme, ayrıca mürtedlere destek vermelerine rağmen Müslümanların ahlak ve istikamet ilkeleri üzere davranmaları onları etkilemişti. Buna mukabil onlar fırsat buldukları zaman savaşlarda Müslümanlara her türlü kötülüğü yapıyorlardı.
Bununla beraber Perslerin eski dini olan Mecûsilik, onların İslam’a yönelip imana gelmeleriyle son bulmuştu. Çünkü ictimai ve ahlaki alanda İslam toplumu ile Mecusi toplum arasındaki bariz farkları görmüşlerdi. Bu olaylar hicretin 21. senesinde olmuştu.
Kisra'nın bulunduğu iran toprakları ve bu devlete tabi olan devletlerin hepsi, İslam hilafetinin tabisi konumuna geldiler. Farslar ihlas ve samimiyetle İslam’a yöneldiler. Görülen güzellikler, hayatın anlam kazanması, toplum içindeki ilişkilerin kavranması imanın hararetle ve yakinen nefislerine yerleşmesine vesile oldu.
Ancak Kisra ailesi ve Mecusilerin ileri gelenleri işin başında İslam’dan uzak kalmayı yeğlediler. Çünkü yaşanan hezimetler onları oldukça etkilemişti. Makamları bırakmak onlara zor geliyordu. Artık mertebeleri düşmüş, dünkü halkları onlardan uzaklaşmış, iktidarlarına tabi olanlar ayrılmışlardı. Fakat bununla beraber onlar bu durumun devam etmesinden korkuyorlardı. Halktan kopuk yaşadıkları sürece başlarına bir bela gelmesinden onlara bir eziyetin bulaşmasından çekiniyorlardı. Bundan dolayı ne yapalım diye düşünmeye başladılar. Sonunda dilleriyle Müslüman olduklarını söyleyip, içten içe İslam’a düşmanlık yapma ve halkın içine fitneler sokma fikrine vardılar. Böylece geçmiş cahili itikatları üzerine devam edeceklerdi. Bunun faydalı bir netice getireceğini de beklediler. Çünkü geçmişte olduğu gibi konumlarını bir nebze de olsa koruyacaklar, toplumla da ilişkilerini güzelce devam ettireceklerdi. Tabi bu şekilde desiselerini daha iyi sokuştaracak, İslam itikadına yabancı olan fikirleri daha kolay yayacaklardı. Yaptıkları da bu oldu. Henüz akideler akideleri yeni olan bu halkın itikadlarına batıl fikirler aslı astarı olmayan düşünceler soktular. Bu sayede belirli bir müddet sonra ayrılıklar baş gösterdi, İhtilaf meydana geldi. Bunun temel sebebi Kisra ailesinin geri kalanları ve Mecusilerin ileri gelenlerdir. (Mecusi din bilginleri). Bu şekilde fikirlerinde, benimsediğini iddia ettiği İslam akidesinden oldukça uzak bir nesil yetişti.
Farslardan samimi bir iman üzere İslam’a girenlerden bazı gruplar Mekke’ye gitmeye başladılar. Namazlarında yöneldikleri kıbleleri Kabe’yi görmek istiyorlardı. Ayrıca Müslüman kardeşleriyle buluşmak halifeliğin merkezini görmek ve Rasulullah’ın hayatta kalan sahabileriyle tanışmak için Medine’ye gidiyorlardı. Böylece saadetleri katlanıyor, canlılık kazanıyor ve iman güçleri artıyordu.
Bu ziyaretçiler Beytul-haram’dan ve Hilafet merkezinden geri dönünce yüzlerinde bir mutluluk görülüyordu. Yaptıkları ziyaretler, ve gözleriyle gördükleri yüreklere su serpen iman samimiyeti, kardeşlik ruhu, ameldeki dürüstlük karşısında mutlulukları yüzlerinden okunuyordu.
O mukaddes beldelerden dönenleri ziyaret edenler onların imanlarının arttığını, kardeşlik şuuru kazandığını görüyorlardı. Ayrıca onları da buraları ziyaret etmeye teşvik ediyorlardı. Bunun yanında Sahabeleri (r.a.) ve İslam’ın sancağını taşıyanları övüyorlardı. Sahabelerin diğer insanlardan tamamen farklı olduklarını söylüyorlardı. Sahabeyi gören bu insanlar, misafirlerini sahip oldukları akideden, yücelttikleri şiarlardan, eda ettikleri farzlardan ve niyet ettikleri davet ve cihat’tan dolayı onları tebrik ediyorlardı.
Misafirlerine şöyle diyorlardı: Oradaki toplum, tek bir toplumdur. Aralarında sınıf farkı yok. İnsanların hepsi tarağın dişleri gibi eşitler. Hak ve görevler açısından ırklar arasında ayrımcılık bulunmamaktadır. Bu eşitlik, kalplere yerleşmiş olan akideden kaynaklanan bir eşitliktir.
Bazı menfaatlar elde etmek maksadıyle başvurulan felsefi nazariyelerden doğmuşi bir eşitlik teorisi değildir. İslam toplumunda büyüğe saygı gösterilir, küçüğe merhamet edilir. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeye azami gayret sarfedilir. Bütün insanlar birbiriyle yardımlaşan, birbirine destek olan büyük bir aile gibi yaşıyorlar. İktidarın başında bulunan halife en faziletli veya en üstün kabul edilmez. Onu başkasından ayıracak veya üstün tutacak ayrıcalıkları yoktur. Ne bindiği şeyde, ne yedikleri, ne giydikleri ne de meskeni açısından bir ayrıcalığı vardır. Ayrıca reayasına kapılarını kapatamaz. Onu veya ailesini özel kılacak, böylece başkasının elde edemeyeceği şeyleri ele geçirmesine yol açacak bir özellikleri de yoktur. Bilakis o da toplumun içinden bir ferttir. İmkanları, fıtri yetenekleri, amellerindeki ihlası ve itikadı uğruna yaptığı fedakarlıklar ümmeti idare ve onların işlerini üstlenme merkezine ulaştırmıştır. O, toplumun içinde yaşar, yollarda onlarla beraber yürür, çarşıya gider, alış veriş yapardı. Bazan halifenin oturduğu ev diğerlerinkinden mütevazi olurdu. Çarşılarda ve caddelerde dolaşırken zaruri gördüğü durumlarda talimatlarını verirdi. İnsanların muamelatlarında ne derece İslam şeriatına uyum sağladıklarını tetkik ederdi. İhtiyacı olanları araştırır, yolda giderken bazı konuları soruştururdu. Çeşitli toplantılarda bazı kimselerle buluşur onlarla fikir teatisinde bulunurdu. İnsanların meselelerini onlarla tartışırdı. Hilafetin gerektirdiği şartları, cihat meydanlarından gelen haberleri değerlendirirdi.
Rasulullah’ın halifesi Ebu Bekir, mahallesinde bulunan insanların koyunlarının sütünü sağar, geceleri de insanların durumlarını araştırırdı. Onların maslahatlarını gerçekleştirmek için gecelerini uyumadan geçirirdi. Onlar da rahat rahat uyurlardı. Üsame’nin ordusunun yola çıkmasıyla askeri yönden boşalan Medine’de geceleri şehir girişlerinde nöbet tutardı.
Müslümanlar Ebu Bekir döneminde, mürtedlere karşı savaşmaya, fetihlere katılmaya yönelmişlerdi. Medine’de sahabelerden birkaç kişi kalmıştı. Bunlar, Ömer, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdullah b. Mesud, Useyd b. Hudayr bunların Medine’de kalmaları cihattan geri kalmalarından dolayı değildi. Bilakis halife onlarla istişare etmek, görüşlerinden faydalanmak için onları tutmuştu. Buna ek olarak bunlar Medine’yi koruma görevini üstlenmişlerdi. –Daha öncede söylediğimiz gibi- onlar Medine’nin girişlerini tutuyorlardı. Sürekli Mescitte halifenin beraberindeki insanlarla da bağlantı halindeydiler. Beklenmedik bir saldırıya karşı hazırlıklılardı. Halifeyle de direk bağlantıları vardı. Onların –saygınlıklarına rağmen- diğer Müslümanlardan farklı bir ayrıcalıkları yoktu. Evet onlar, İslam’a ilk gelenler olmaları, Rasulullah’a uzun süre sahabelik yapmaları, Allah yolunda yıllarca cihad etmeleri, dava uğruna birçok fedakarlığa katlanmışlardı. Saygı, ihtiram dolu bu bakışa, halifenin onlarla istişare etmesine rağmen onların herhangi bir ayrıcalıkları yoktu. Bilakis toplumdaki herhangi bir fert onları dava edebilir, hata işlemeleri halinde onlardan kısasını alabilirdi. Onlara itiraz edebilirdi. Onlarla insanlardan her hangi bir fert arasında fark yoktu.
Kendi iradeleriyle cihada çıkan Müslümanlar ise, Allah’ın rızasını kazanmak ve bunu istenilen en güzel şekilde gerçekleştirmek için cihada çıkıyorlardı. Çünkü o zaman zorunlu askeri hizmet yoktu. Kimse zorla askere alınmıyordu. Müslümanlar şehitlik mertebesine ulaşmak veya zaferler kazanmak ve Allah’a davet etmek için cihada çıkıyorlardı.
Bu mücahitler tek bir kitleydi. İman kardeşliği açısından gerçekten kardeşlerdi. Bir çok olay olmuştur ki, bu olaylarda kişi kardeşine gelecek bir darbeyi göğüslüyor ve şehit oluyordu. Kardeşini savunmak, onun hayatta kalmasını sağlamak için bunu yapıyorlardı. Yedikleri yemek aynıydı. Ordunun komutanı ile küçük bir askerin yediği yemek farklı değildi. Hatta komutana farklı bir yemek sunulacak olsa bütün ordunun aynı yemekten yiyip yemediğini sorardı. Bütün askerlerin aynı yemekten yediğinden emin olmadan elini o yemeğe uzatmazdı. Bu gün ordu komutanı olan kişi yarın askerlerinden birinin komutasında bir asker olabilirdi. Komutan veya asker olmanın onun nezdinde bir farkı yoktu. Ne savaştaki görevi ne de gördüğü saygı açısından… Sadece fertlerin ona itaati, verdiği emirleri, taktik ve stratejilerini uygulamaları değişirdi.
Sınırlarda nöbet tutan asker, ailesini veya memleketini düşünecek değildi. Çünkü ailesi kendi kardeşlerinin arasında kendi toplumlarında yaşıyorlardı.
Toplum onların kefiliydi. Buna ek olarak müslümanın köklü akidesi, “ Allah dünyada ve ahrette ailesinin velisidir” şeklinde inanmasını gerektirmektedir. Bu açıdan da memleketlerini düşünmüyorlardı. Orayı koruyanlar vardı, sorumluları onlar ve orada yaşayanlardı. Kaldı ki halife birinci dereceden sorumluydu. Askerlerin tek görevi cihad etmek, davayı yaymaktı.
Aynı şekilde mücahit ganimet elde etmeyi de hedeflemezdi. Bilakis tek hedefi zafer elde edip İslam davasını yaymaktı. Nitekim hayatta kalma gibi bir amacı da yoktu, bilakis o, Allah yolunda şehit düşmeyi arzulardı. Böylece cennete varmak ve en büyük kazancı elde etmek isterdi. Bundan dolayı önüne çıkanın kim olduğuna aldırış etmeden –sayısı, gücü ne olursa olsun- ileriye doğru atılırdı. İşte bu şekilde bize ve başkalarına karşı zaferler elde ettiler, ve Allah’a davet konusunda görevlerini yerine getirdiler.
Ganimetler yaya askerler arasında eşit bir şekilde paylaşılıyordu. Atlılar arasında da böyleydi. Bir askeri öldüren onun techizatını alırdı. Kişinin kendi kabilesinin sancağı altında savaşması, cesaretini ortaya koyması ve hezimetten dolayı leke almamaya gayret göstermesi içindi. Nitekim Yemame savaşında Abbad b. Bişr (r.a) Ensarlı Müslümanlara çağrıda bulunup onların düşmana saldırıda öne geçmelerini istiyordu.
Şehirlerde, köylerde ve çölde yaşayan ve cihada katılmayanlar zayıf oldukları için cihada katılmıyorlardı. Bunların hepsi kadınlar, çocuklar ve acizlerden (ihtiyar, sakat) oluşuyordu. Kişi sadece silah taşıyacak gücü olmadığı zaman kendini aciz görürdü. Nice insanlar var ki seksen yaşını aşmışken, cihad çağrısını duyar duymaz ordu birliklerine katılmış ve gençleri taklid etmiştir. Çünkü cihat her insanın ulaşmayı amaçladığı bir gaye idi. Acizliğinden dolayı cihattan geri kalanlar ise birbiriyle olabilecek en güzel şekilde yardımlaşıyorlardı. Onların arasında bulunan her Müslüman onları ailesi kabul ederdi. Her konuda da onlardan sorumluydu. Alışverişlerini emanet ve dürüstlük ilkelerine göre yaparlardı. Aldatma söz konusu değildi. Şeriatın yasakladığı hiçbir konuda hile yapmayı ve –onu tartışmayı bilmezlerdi. Bu toplumun fertleri birbirleriyle tam bir yardımlaşma ve dayanışma içindeydiler. Ahlaka aykırı davranışlar ve cinayetler bu toplumda olmuyordu.
Çünkü şer'i hadleri(cezaları) tatbik fesadın yayılmasına engel oluyordu.
Kadın ise bu toplumda görevini tam manasıyla yerine getiriyordu. O toplumun ihtiyacının ne olduğunu biliyor ve bu ihtiyacı karşılıyordu. Yani evlatlarına güzel bir terbiye veriyor ve onların imanla dolu olarak büyümeleri için çaba harcıyordu. Kumalar arasındaki geçim ise gerçek bir kardeşliği andırıyordu. Komşularıyla da komşuluk haklarına riayet ederek, gerekli her fedakârlığı yaparak geçiniyordu. Matemlerinde onlara ortak oluyor, onlarla ağlıyordu. Mutlu günlerinde de onların sevinciyle seviniyordu. Bütün hareketleriyle onların mutlu olmalarından saadet duyduğunu göstermeye çalışıyordu.[1]
Halife sadece kendini düşünen biri değildi. Hayır için çalışır, fakat bunu şahsi menfaati için yapmazdı. İdareciliğinin arkasından dünyevi menfaatler beklemezdi. Bilakis zenginliğin onun için bir önemi yoktu. Övünmekten, zevk ve sefa üzere bir hayat sürmekten uzaktı. Yaptığı hizmetler karşılığında sade bir insanın geçimine yetecek miktardan fazlasını kabul etmezdi. Ebu Bekir (r.a'ın) bir deve ve bir köleden başka bir şeyi yoktu. Kendisine gelen malları her Cuma günü muhtaçlara, yoksullara dağıtırdı.
İhtiyacı olanlara kendi malıyla yardım ettiği de olurdu.[2] ondan sonra halife olan Ömer de böyleydi. Sonradan gelen Müslümanlar da bu yol üzerinde yürüyorlardı.
Tabi bunu duyan ziyaretçiler (hacıları ziyarete gelenler) mutlulukla doluyorlardı. kendilerini İslam’a hidayet eden ve küfürden uzaklaştıran Allah’a hamdediyorlardı. İslam’dan önce geçirdikleri günlere hayıflanıyorlardı. Müslüman olmalarına vesile olan Araplara dua ediyorlardı.
Yoldan gelenlere yapılan ziyaret bitince herkes evine dönüyor, dost ve akrabalarıyla buluşuyordu. Aynı şeyleri onlara da anlatıyorlardı. Bunları duyan herkes, duyduklarını başkasına aktarıyordu. Dinleyenler mutlu oluyor ve Müslüman oldukları için Allah’a hamdediyorlardı. Böylece iman kalplerde kök salıyor, nefisler hakkın bu olduğuna iyice kanaat ediyorlardı.
Artık bu mesele, insanlar tarafından konuşulan, toplantılarda dile getirilen konu haline geldi. Bütün bu konuşmalar şununla bitiyordu: Araplar, daha önce zayıf olmalarına ve aralarında çekişmeler bulunmasına rağmen akide olarak İslam’ı, silah olarak cihadı esas alınca Allah bize karşı onlara yardım etti, zafer verdi. Hepimiz bunu biliyoruz, buna da şahit olduk. Hakkıyla iman ettikten, İslam sancağını taşıdıktan, cihad ve Allah’a davet için yola çıktıktan sonra bizim de geleceğimiz parlak, güzel olacaktır. Özellikle de Araplarla birlik olduktan sonra… Nitekim artık onlarla tek bir ümmetiz. Gücümüz ikiye katlandı. Allah bize zafer nasip ederse yüce bir makama nail olur ve istediklerimizi gerçekleştiririz. Allah’a davette başarılı olur, İslam’ı yaymak için samimiyetle çalışırsak ve bundan dolayı da İslam her tarafa yayılır ve egemen olursa biz en büyük kazancı elde ederiz. Genişliği yerler ve gökler kadar olan, altından ırmaklar akan cennetlere ebedi kalmak üzere gireriz. Orası ne güzel dönüş yeridir. Allah için sıdk ile, ihlas ile amel edenlerin mükafatı işte budur.
Dilleriyle Müslüman olduklarını söyleyip, kalpleri iman etmeyenlere gelince, -nitekim bunlar Kisraların ve Mecusi bilginlerinin halefleriydi- onlar, bu sözleri söyleyenlerin bunu propaganda için yaptıklarını, mertebelerini yüceltmeye, liderliğe ulaşmaya vesile olarak kullandıklarını zannediyorlardı. Dilleriyle iman ettiklerini söyleyip kalpleri iman etmeyen bu insanlar, söylenen bu sözlere inanmıyorlardı. Hatta bu sözler onları çok rahatsız ediyordu.
Buna binaen Kisra’nın yakınlarından biri bizzat kendisi İslam’ın merkezi Medine’ye gitmeye Müslüman olanların bu söylediklerini araştırmaya karar verdi.
Kisra’nın elçisi Medine’ye gitti. Diliyle Müslüman olduğunu söylüyordu, ancak kalbinde olanı ise Allah biliyordu. Müslümanların arasına karıştı, Çarşılarında bulundu, alış-verişlerini gördü, Birbirleriyle muamelatlarını, ilişkilerini müşahade etti.
Aralarındaki kardeşlik, doğruluk ve samimiyete dikkat etti. Ayrıca halife Ömer b. Hattab’ı gördü. Halkın sıradan bir ferdi gibi çarşılarda, caddelerde dolaşıyordu. Onu önceden tanımayan, onun devlet başkanı halife olduğunu asla hatırına getirmezdi. Çünkü yanında koruma bulunmadan tek başına dolaşıyordu. İnsanların arasına karışıyor, onlarla konuşuyor, bazı şeyleri soruyordu. Alış-verişlerini kendi kendine yapıyordu. Ona duydukları saygı davranışlarından veya sözlerinden anlaşılmazdı. Bilakis bu ihtiram kalplerinde yer almış itaatlerinde net biçimde ortaya çıkıyordu.
Kisra’nın elçisi memleketine dönünce içi şüphelerle dolmuştu. Gördüklerinin doğruluğuna, konuşulanların gerçek olmasına rağmen o yakini inanca varamadı. Bilakis hala gördüklerine karşı şüphe içindeydi. Çünkü geçmişte yaşadığı Kisra devletinde, bu derece samimi kardeşlik, güzel komşuluk, ahlakta fazilet, yardımlaşma, yöneticiye itaat, yöneticinin halkına sevgi ve merhamet gösterdiğini ne görmüştü ne de duymuştu.
Kisra’nın elçisi efendisinin yanına gidip gördüklerini ve duyduklarını ona anlattı. Gördüğü bu yüce manzaralar, duyduğu güzel sözler karşısında şaşkın kaldığını haber verdi. Tamah duygusuna sahip olan, içinde şehevi arzular bulunan insanlarda bütün bu hasletlerin bulunması zordur..
Halifeleri de adaleti ikame edip onlara merhametli davrandığı için şaşılacak derecede büyük bir emniyetin içinde.
Nitekim şair Hafız İbrahim,[3] kasidelerinden birinde Kisra’nın elçisinin hilafetin başkentini ziyaretini anlatmış ve bu ziyaretin bazı sahnelerini şöyle tasvir etmiştir.
“Kisra’nın elçisi Ömer’i görünce şaşırdı.
İnsanların içinde, silahsız dolaşıyordu…

Onun Pers liderlerinden bildiği..
Askerlerden bir sur onları koruyordu.

Baktı ki uykuya dalmış..
Yüceliğin en üstün manalarını veriyordu.

Toprağın üstünde çadırın gölgesinde
Eskimiş elbiseler içinde yatıyordu.

Gözünde büyüttükleri bir anda basitleşti
Dünyanın sahibi Kisralarda gördüğü..

Darb-ı mesel olan hak bir söz söyledi
İnsanlar bunu nesilden nesile aktarıyordu..

“Emniyette oldun adaleti ikame edince
Büyük bir huzur içinde yatıp duruyorsun.”

Kisra’nın elçisi Medine’den dönüp İran’a gelince, gördüklerini, duyduklarını anlattığında efendisinin yüzünde öfke ve kızgınlık belirdi. Çünkü İslam ümmetinin birlik halinde hareket eden, bölünmesi zor olan bir ümmet olduğunu anladı. Bu ümmet cihad ehli bir ümmetti, bundan dolayı onlara galip gelmek mümkün değildi. Davetçi bir ümmetti ve sürekli artmaktaydı. Bu sebeple artık imparatorluğun geri gelmesi, Mecusiliğin tekrar dirilmesi, eski makamına kavuşması imkansızdı. Bundan dolayı öfkesini içine atıp bir dönem bekledi. Evine kapandı, kendiyle baş başa kaldı. Düşünmeye başladı. Nihayetinde şu neticeye vardı:
1-Dilleriyle Müslüman olduklarını söyleyenler bu hallerini devam ettirmelilerdi. Gizledikleri açığa vurduklarından farklı olmalıydı. Bunlar, ona yardımcı olacaklar ve aralarında bir birlik oluşturacaklardı.
2-Kendi halkından olan ve geçmişte onların inandığı Mecusilik itikadına sahip insanlarla sürekli iyi ilişkiler içinde olmalılardı. Onları sevdiklerini, takdir ettiklerini göstermeliler, onlarla ilişkilerinin sağlam ve her türlü bağın üzerinde olduğunu söylemelilerdi. Bunu da güzel, tatlı sözlerle dile getirmeleri gerekiyordu.
3-Bizi birbirimize bağlayıp, diğerlerinden ayıracak bazı fikirler ve şayialar üzerinde ittifak etmeliyiz.
Bu planlar uygulanınca Mecusiliğe mensup olanlardan bazıları bu yeni oluşuma katıldı. Onları bir araya getiren yeni fikirler ortaya çıktı. Bu fikirlerle Müslümanlardan ayrılıyorlardı. Müslüman olduklarını söyleyip, kalplerinde başka şeyler gizleyen bu topluluk güçlendi ve yayıldı.
Nitekim bu topluluk h.334 yılında Abbasi hilafetini kontrol altına almayı başarmıştı. O günkü liderleri Kisra’nın soyundan gelen Ebu Şûca’Büveyh’ti. Bu zatın nesebi aşağıdaki silsilede olduğu gibi şöyledir.

Sabur Zü’l- Ektaf
ò
Sabur
ò
Yezdücerd
ò
Behram
ò
Sinbad
ò
Şîr Azil
ò
Peyruz
ò
Sîis
ò
Sesan şâh
ò
Şeyrâveyh
ò
Şirân şâh
ò
Büyük Şîr âzil
ò
Şîr Kidah
ò
Küçük Şîr Azil
ò
Kûhi
ò
Temâm
ò
Penahsiru
ò
Buveyh Ebu Şûca’
ò
İmaduddevle

İmaduddevle
(Ali Ebu Hasan)

Rüknüddevle
(Hasan Ebu Ali)

Muizzuddevle
Ahmet (Ebu Hüseyn)




Ebu Şüca’ Büveyh’in çocukları üç taneydi.
Ali Ebu Hasan: Lakabı imaduddevle.
Hasan Ebu Ali: Lakabı Ruknüddevle
Ahmet Ebu’l-Huseyn: Lakabı Muizzuddevle.
Büveyhilerin hilafeti kontrol altına almalarından sonra dinin ve ilmin asla kabul edemeyeceği işler ortaya çıkmaya başladı. Bu davranışları ne akl-ı selim kabul eder, ne de birlik olmaya azami gayret gösteren toplum bunlardan razı olurdu. Ortaya çıkan amellerden bazısı şöyleydi:
Ağıtlar yakma, yanakları dövme, seleften bazı imamlara lanet okuma, mescitlerin kapılarına lanet yazma… Bundan tek amaçları ayrılık oluşturup İslam ümmetini zayıflatmaktı.
Büveyhiler iktidarı ele geçirdikten sonra Büveyh’in çocukları isimlerini değiştirdiler. Ali, Hasan ve Ahmed isimlerini Rüstem, Penahsiru ve Kalicâr yaptılar. Yani cahili ve Mecusi isimlerini İslami isimlere tercih ettiler. (Tabi ki bunun manası bellidir!!!)
Büveyhiler Abbasi hilafetini ele geçirince, sapık fikirlere mensup bazı fırkaların İslam diyarının bazı bölgelerine hakim olmalarına müsaade ettiler. İsmailiye mezhebine mensub olan Samâniler (Samanoğulları) İslam aleminin doğu bölgelerini ele geçirdiler. İmamiye mezhebine mensup olan Hamdâni’ler de Şam bölgesine hâkim oldular.
Ubeydiler de Afrika’nın kuzeyini el geçirdiler. Bunların soyu Yahudi olan Meymun el-Kaddah b. Diysan’a dayanmaktadır. Ancak kendileri Muhammed b. İsmail b. Cafer es-Sadık’ın soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.
Karmatiler ise arap yarımadasının çoğunluğuna hakim olmuşlardı. Bunların liderlerinin soyu Mecusilere dayanıyordu. Nitekim İzzüddevle el-Büveyhi h.360 senesinde onlara silah ve techizat desteği vermiştir. Bu sayede Dimeşk’e oradan Remle’ye oradan da Mısır’a girmişlerdi.
Burada dikkatten kaçmaması gereken nokta, ortaya çıkıp iktidarı ele geçiren bu fırkaların hepsi bir noktada birleşiyordu. Onları bir araya getiren bu nokta ya iddia ettikleri soy, veya mezhep yahut hedef birliğiydi.
Bundan dolayı aralarında yardımlaşıyorlar, iktidarı ele geçirmek için birbirlerine imkan sağlıyorlardı.





--------------------------------------------------------------------------------
[1] (“İslam Tarihi, c.3. Raşid halifeler. Kitabın Müellif Mahmud Şakir’e aittir”)
[2] (bkz. Ebu Bekir es-Sıddık, yazarı: Muhammed Rıza)
[3] (Hafız İbrahim: Muhammed Hafız b. İbrahim Fehmi Hafız İbrahim diye meşhur olmuştur. H.1287 (M.1871)’de Deyrut’ta Nil nehrinin kenarında bulunan bir sandalda doğdu. Doğumundan iki yıl sonra babası vefat etti. Kısa zaman sonra da annesi vefat etti. Annesi onu Kahire’ye getirmişti. Yetim olarak büyüdü. Öğrenim gördüğü sıralarda şiir yazmaya başladı. Ardından Tanta’da bazı avukatlarla çalıştı. Sonra Kahire’de avukatlık yaptı. Daha sonraları askeri okula girdi. M. 1891’de üsteğmen rütbesiyle mezun oldu. Sudan’a giden birliklere katılıp Sevakin ve Hartum’da bir müddet kaldı. Mısırlı bazı subaylarla gizli bir teşkilat kurdu. İngilizler bu teşkilatı keşfedince ordudan azl edildi. Muhammed Abduh ona sahip çıktı, sonrasında polis olarak görevine devam etti. Ve emekliye ayrıldı. Ehram gazetesinde köşe yazarlığı yaptı sonra tamamen şiire yöneldi. H. 1351 (M.1932)’de Kahire’de vefat etti.)

SONUÇ


Kisraların ve Mecusilerin halefleri daha önce zikrettiğimiz rollerini icra etmeye devam ettiler. İnsanlar arasında yaydıkları şayiaları, serptikleri fitne tohumları, ortaya attıkları fikirleri yerleştirmeye ve kökleştirmeye çalışıyorlardı. Bunu da özellikle kendi halklarının içinde, imparatorluklarını ortadan kaldıran Müslümanlara karşı yapıyorlardı. Zira onların dini Mecusiliğe son veren, onların halkını İslam’a davet eden, o halkın da icabet edip sahih imana girmesiyle kisra’nın ve Mecusilerin iktidarlarının sarsılmasına yol açanlar onlardı. Müslümanlardan. İntikam almak istediler fakat güçleri yetmedi. Çünkü birkaç fert dışında ne halkları ne de tabileri kaldı. Geriye yapacakları bir tek şey kaldı. Müslüman olduklarını gösterip içten içe fesat çıkarmak yalan iddialarda bulunmak, muhalif fikirleri yaymak. Bu vesileyle eski tabileri onlara yaklaştı. Çünkü Müslüman olduklarını söylüyorlardı. Artık İslami düşünceyi sarsan, Müslümanları ayrılığa sevkeden yıkıcı planlarını uygulamaya koyabilirlerdi. Halklarından çoğunu bu ilkelerine cezp etmeyi de başardılar.
Bu insanlar her ortamda da İslam’ın düşmanlarının yanında yer aldılar. Devlet oldukları zamanlarda da İslam topraklarını işgal ve talan edenlerin tarafına geçtiler. Örneğin Safevi devleti h.919’da Portekizlilerin yanında yer almıştı. Portekizlilere engel olmaya çalışan Osmanlılara karşı bir birlik oluşturmak için büyük bir çaba sarfetmişti.
Ardından kavmiyetçilik belası sahne aldı. Kisraların ve Mecusilerin halefleri bunu teşvik ettiler, kışkırttılar. Böylece ihtilaflar ve akidedeki farklılıklar derinleşti.
Ancak Allah’a davet yolunda muhakkak bir çözüm bulmak, bu ayrılıktan muhakkak kurtulmak gerekmektedir.
Kavmiyetçilik ve taassuptan, İbn Sebe’in desiselerinden, sırf akideyi bozma namına bazı fertleri beşerin üzerinde ilahlığa yakın bir mertebeye çıkarmaktan vazgeçilmelidir. Zira bu kavmiyetçiliği de kökleştirmektedir.
Şöyle ki: Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelabidin’in annesi Kisra Yezducerd’in kızıydı. Ali Zeynelabidin ise bu fırkanın dördüncü imamıdır. Aslına bakarsanız o birinci imamdır. Mensubiyetleri onadır. Dördüncü sıraya konulmasının sebebi bazı şeyleri örtmek ve dilleriyle söylediklerinin doğruluğunu ispat etmek içindi.
Günümüze gelince, İslam davetçilerinin ve ilim ehlinin görevi, taassub göstermeden, hamaset yapmadan bu fırkaya, doğru bir ilmi üslub ve imani bir bakış ile kibirlenmeden ve aşağılamadan sahih olan imanın, ilk imanları olduğunu beyan etmektir. İslam davasına muvafık olan da budur. Buna karıştırılan diğer hususlar ise dilleriyle Müslüman olduklarını söyleyip kalpleri iman etmeyenlerin desiseleridir. Bütün bunları, kaybedilen makamlarının, yıkılan devletlerinin son bulan Mecusiliklerinin, yaşadıkları hezimetin intikamını almak için yapıyorlardı. Buna ek olarak bu zaferleri gerçekleştiren ve İslam davasını yayan Müslümanlara duydukları kin de vardı.
Müslümanların görevlerinden biri de İslam davasını bütün insanlara ulaştırmaktır. İster gayri Müslim olsunlar isterse sıratı mustakimden ayrılan veya ayakları kayıp günah işleyen Müslümanlardan olsunlar. Veya bunlar insanların şeytanları tarafından saptırılan, cinlerin şeytanları tarafından aldatılan, böylece mertebeleri yükselip! insanları doğru yoldan çıkarmaya çalışan kimseler olsunlar… Nitekim Kisralar ve Mecusiler bunlardandı… Evet, İslam davasının bütün bu insanlara ulaşması gerekmektedir.
Yoldan çıkan, fitnelere maruz kalan Müslümanların tekrar hakka getirilmeleri yapılması gereken en öncelikli iştir. Bunların yolları aydınlatılmalı, şaşırmalarının, fitneye düşmelerinin ve sapmalarının sebepleri kendilerine izah edilmelidir. Hesap gününün var olduğu, bu günde hak ehlinin cennete girerek en büyük kazancı elde edeceği, batıl ehlininde cehenneme sürülerek gerçekten en büyük kayba uğrayacakları hatırlatılmalıdır.
Allah’tan dileğimiz bize hak üzere sebat vermesi, İslam’a davet ederken yardımcı olması bize sabır ilham etmesi, bize hayır yazması, ve akıbetimizi cennet yapmasıdır.