1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Ilim Talebi Konusunda Ihmalkar Davrandiği Için Cehaleten Küfre Düşürücü Amele Bulaşan Kişinin Hükmü?

Konu, 'iLMi Munazaralar' kısmında Abulhasan tarafından paylaşıldı.

  1. Abulhasan

    Abulhasan Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    (Geçenlerde yazmıştım. Cehalet hakkında gözden kaçırılan nüktelerle doludur. Hatalı olan yerlerini düzelttim, kapalı olan yerlerini açtım. Yeni nakiller ekledim. Hatamız varsa uyarmanızı umuyoruz.)

    İLİM TALEBİ KONUSUNDA İHMALKAR DAVRANDIĞI İÇİN CEHALETEN KÜFRE DÜŞÜRÜCÜ AMELE BULAŞAN KİŞİNİN HÜKMÜ.

    Bismillahirrahmanirrahim.

    Bu yazının konusu ilim talebi konusunda kusurlu davranan kişinin hükmü ile ilgilidir. Alimler cahil kalması kendi kusuru sebebi ile olanın da cehaletinin özür olmadığını söylerler. Biz burada böyle bir kişinin cehaletinin mazur olmamasından kastın ne olduğunu anlamaya çalışacağız.

    Daha önce de değindiğimiz gibi alimlerin, (hatta necidli alimler de buna dahildirler) itikadi konularda islama yeni girmiş olmayı, bilgiden uzak yerlerde yaşamış olma durumunu ve ilme ulaşma imkanı bulamama durumlarında kişiyi mazur saymaları şunu gösterir: ''Bu konular haddi zatında hiç bir zaman diliminde kişinin bilmemekle mazur olmadığı konulardan değildirler.''

    Aksi halde hiç bir o durumlarda bile cehaleti mazur saymamaları gerekirdi.

    O halde konu; cehaletin özür olup olmama tartışmasının aslında değil, bilakis bu asıl üzerine bina edilen furaattadır. Bir diğer ifade ile hüccetin ikame edilme konusundadır. Dolayısı ile muhalif her iki grup, aslında aynı asıl ve esasa müntesip olup, sadece bu aslın bir takım dabıtları ile birlikte vakıaya tatbikinde ihtilaf etmiş oluyorlar. Aralarındaki ihtilaf cüzidir asılda değil.

    Cehalet özrü ehli sünnetin asıllarından azim bir asıldır, fakat mukayyettir. Özür olabileceği durumlar var, olmayacağı durumlar vardır. Allame Süleyman Ulvan (fekkallahu esrahu) kendisine ''Bir alim var cehaleti özür görmüyor'' denilince ''öyle biri alim değildir, cahildir'' diye cevap vermiş.

    Konumuza hemen geçecek olursak:

    Cehaletin özür olmaması demek mutlak olarak zemmi ve azabı gerektirir demektir. Ancak bu zemmin ve azabın gerekmesinden kasıt her zaman kişinin kafir olup ebedi azabı hakedeceği anlamına gelmez. Bu konu kişinin durumuna göre değişir. Bazen günahkar bir asi olabilirken bazen de kafir olabilir.

    Bu konuda Zerkeşinin İmam şafii den naklettiği “Eğer cahil cehaletinden dolayı mazur olsaydı, cehalet ilimden hayırlı olurdu'' Sözünden kastedilen şey; cehaletin umumen mazaret olmadığını ifade etmek değildir.

    Nitekim İmam şafii bir çok yerde akıl ile bilinemeyen tüm meselelerde hüccetin ikame edilmesi gerektiğini söylemektedir. Peki bundan maksadı nedir, denilirse şöyle deriz: Burdan maksat cahil ile alimin arasındaki müsavatı yani eşitliği nefyetmektir.

    Allah teala ayeti kerimede şöyle der:

    قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ Deki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurmu' (Zümer-39)

    Allah teala bu ayette bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmayacağını ifade etti.

    O halde kim bilenle bilmeyen eşittir derse kafir olur. Çünkü ilmi cehaletle eşit görmüş olur. Aynı şekilde kim batıl olduğunu bilerek bir amelden ictinap ederse, aynı amelin batıl olduğu haberi kendisine ulaşmayan kişinin seviyesinde değildir. İkincisi herne kadar yerine göre mazur olsa da bilen ve sakının birinci kişinin derecesinde asla olamaz. İmam Şafiinin kastı da budur.

    Aksi halde şeri deliller, mukarrar kaideler ve bizzat kendi sözleri ile birlikte o sözünü değerlendirdiğimizde değil onun gibi bir müctehidden, sıradan bir ilim talebesinden bile sadır olan bir söz olmaz.

    Anlatmak istediğimiz şudur kardeşler: ''Cehaletin özür olmasından, cehaletin ilimden daha hayırlı olacağı lazım gelir veya insanları cehaletleri ile bırakmanın onlara daveti ulaştırmaktan daha hayırlı olacağı lazım gelir tarzındaki endişe batıldır. Böyle bişey gerekmez, aralarında telazum da yoktur.

    Tüm bu lazımlar ilimsizce mantık yürütmekten ve cehaletten kaynaklanan kuruntular kabilindendirler.

    ibn teymiyye bu türden gereksiz ilzamlarda bulunanlara cevap sadedinde Ahnaiye reddiyesinde şöyle der:

    ''Sonra kime hüccet kaim olursa, bu kişi azabı ancak hüccetten sonra hakeder. Kendisine hüccet ikame edilmeyene gelince: Hüccetten uzak oluşu, hüccetle amel edemeyişi, haktan noksan kalışı ve hakka karşı aşağı derecede kalışı oranında gerek dünyada gerekse ahirette de bir takım hak ve nimetlerden mahrum kalışı ve bilenlere göre derecelerinin düşük oluşları ile muamele görürler. Cahillerin cezası da böyle karşılık olur. Çünkü Allah teala adil ve hakimdir bir zerre miktarınca bile zulmetmez.''

    Yine devamında:

    ''Nehyedilen bir fiili yapmanın neticesi: Bu kişiye herne kadar kişiye azap edilmese bile, kişinin konum ve derecesinin düşürülmesi ve nimetlerden faydalanamaması olarak karşılık bulur.''

    Devamen....

    ''Vacibi terkeden veya çirkin bir işi yapanlar herne kadar ateşle cezalandırılmasalar bile nimetlerden faydalanmaları engellenerek karşılık verilir. İşte bu, şükretmeyen aksine küfredenlerin cezasıdır. Şükr etmek, nimetlendirilmek ve ziyadesiyle karşılık verilmek için kayıttır. Küfür işlemek, ancak hüccetten sonra azabı gerektirir. Hüccetten önce hüccet ikamesi yapılmayanlar ise nimetlerden eksiltilmek ve ziyadeleştirilmemekle karşılık bulurlar.

    yine...

    ''Hükmün beyan edilmesi, azabın önündeki engelin kalkmasına sebep olur. Sonra biz mazurdur derken itikadlarındaki cehaletleri ile mazur olmaları demek: 'madem mazurdurlar o halde daima bırakalım o hal üzere kalsınlar' demek değildir. Bilakis matlup olan, imkanlar hasebince özür olan illeti gidermek için yanlışı beyan etmektir. Eğer öyle olmasaydı insanları cehaletleri üzere terketmek ilmi beyan etmekten daha hayırlı veya kapalı meseleleri izale etmeyi terketmek, izale edip beyan etmekten daha hayırlı olurdur.!'' (Ahnaiye redd 20-279/280)

    Buraya kadar cehalet özrünü mutlak olarak nefyedenlerin anlamalarını yakınlaştırmak için mukaddime babından idi.
    Konuya geçecek olursak deriz ki: Cahiller hakkındaki sıralama şöyledir:
    Birincisi; Hüccetin ulaşmamasından yani hücceti işitmemesiden kaynaklanan ve özrünü gidermek için çabalayıp fakat giderecek çare de bulamayan kişinin cehaletidir.Bu kişi mutlak olarak mazurdur.

    İbn-i Teymiyye şöyle der:

    “Kim, kendisine risalet ulaşmamış olması gibi; ilim elde etme imkanını bulamamak yahut onunla amel etme gücüne sahip olamamak nedeniyle vacip olan imandan bazılarını terk ederse, işlemekten aciz olduğu bu şeylerden sorumlu değildir. Bunlar; her ne kadar dinden ve vacip olan imandan iseler de bu kimse hakkında, dinden ve vacip olan imandan sayılmamaktadırlar.''

    İkincisi; hatırlatıldığı halde yüzcevirmesinden kaynaklanan cehalettir. Bu ise yukarıdaki birinci kısmın tam aksine mutlak olarak mazur değildir.Allah teala şöyle der:
    وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا
    ''Kendisine rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra yüzçevirinden daha zalim kim vardır''

    Tezkir edilip yani hatırlatılıp bildirildikten sonra yüzçeviren demiştir.

    Yine bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır:
    والذين كفروا عما أنذروا معرضون
    ''Kafirler uyarıldıkları şeylerden yüzçevirirler.''

    Burada da uyarılmanın akabinde yüzçevirmenin kafirin vasfı olduğu hükmünü verdi.

    Üçüncüsü; hüccete ulaşma konusunda kusurlu davranandır. Bu ise bir yönden mazurdur bir yönden de mazur değildir. Mazur olmama yönü talepteki taksiri sebebi ile günahkar olması iken, mazur olma yönü ise işlediği küfür veya şirk fiilin isminin kişi üzerine terrettüp etmemesidir.

    (Kudame bin Mazun olayı delil olabilir. Küfür hükmü tevildeki hatasından dolayı terettüp etmedi ama, bu konudaki gevşekliği ve şeriatın hududlarını koruma babında kendisinin özrü kabul edilmeyerek hadd tatbik edildi.)

    O zaman sonuç olarak üç sınıf insan çıkmış oldu: Mutlak mazur olan, mutlak mazur olmayan ve bir yönden mazur, diğer bir yönden ise mazur olmayan. Bu üçüncüsü fasık olur ama kafir olmaz. Bunlar derece derecedirler bunların tümünü aynı değerlendirmemiz mümkün değildir.

    Allah teala şöyle der: قد جعل الله لكل شيء قدرا ''Allah her şey için bir kader-derece- yaratmıştır.''

    Başta da dediğimiz gibi konumuz bu üçüncü sınıfın hükmü ile ilgilidir. Bu kısmın hükmünü özellikte beyan etmeyi istememizin nedeni; ilim ehlinin, aşağıda da detaylı değineceğimiz üzere ''ilim talebinde kusurlu davrananlar hakkındaki cehalet özürünü nefyeden'' sözlerinin işkal oluşturması sebebi ile yüzçevirenle ihmalkar arasında ayrım yapılmadan tümünün yüzçevirenler kısmına dahil olduğunun zannedilmesidir.

    Kuşkusuz yüzçeviren ve ihmalkarların cehaletleri özür değildir, ancak özür olmamaktan kasıt nedir, kafir olmalarımı fasık olmalarımıdır? Konumuz bunu izah etme üzerine olucaktır.

    Usul ilminde malum bir kaidedir ki bir konuda şarinin veya söz sahibi alimin sözlerinden maksadını anlamak için muhakkak onun tüm nasslarının biraraya getirilmesi gerekir. Taki bu nasslardan mutlakı mukayyedinden, mücmeli mufassalından ayırt edilerek nihai hüküm elde edilerek sağlıklı bir sonuca gidilsin.

    Şeyhul islam bir yerde şöyle demektedir: “Özürlülük ancak giderilmesi mümkün olmayan durumlarda muteberdir. İnsan ne zaman doğru bilgiye ulaşma imkanı bulursa o zaman özürlü değildir.”

    Burada görüldüğü gibi ilme ulaşma imkanı olduğu halde terkedeni mazur saymamıştır.Onun bu sözü tıpkı diğer sözleri gibi ilim talebinde taksirat sahibi ihmakar kişi hakkında mücmel-kapalı bir sözdür. Esasen mümin için bu sözün götürüleceği yer kitap ve sünnet idi. Kendi şahsi anlayışımızla yorumlamak olacağı ithamı yaygın bir itham olduğu için bizzat onun kendi sözleri ile başlarsak daha yerinde olur diye düşündük.

    O halde yapmamız gereken yukarıda bahsettiğimiz kaideye göre bu mücmelliği yani kapalılığı açıklayacak bizzat kendi İbn temiyyenin sözlerine başvurmamız gerekir. O (rahimehullah) bir başka yerde şöyle der:

    فالصواب أنّه مَن اجتهد مِن أمَّة محمّدٍ صَلَّى اللهُ عليه وآله وسَلَّم وقَصَدَ الحقَّ، فأخطأ لم يكفر بل يغفر له خطؤه، ومن تبيّن له ما جاء به الرسولُ، فشاقّ الرسولَ من بعد ما تبيّن له الهدى، واتبع غيرَ سبيل المؤمنين فهو كافر، ومن اتبع هواه، وقصّر في طلب الحقّ، وتكلّم بلا علم فهو عاصٍ مُذنبٌ، ثمّ قد يكون فاسقًا، وقد تكون له حسنات ترجح على سيّئاته
    (٧/ ٦٨٥)
    ''İşin doğrusu şudur ki: Ümmeti Muhammed'den her kim hakkı kastederek çabalarsa ve sonuçta hata ederse kafir olmaz, bilakis böyle birinin hatası bağışlanır. Her kime Rasulün getirdikleri açıklanırda bunun üzerine kendisine hidayet açıklandıktan sonra rasüle karşı gelir, müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa işte böyle biri kafir olur. Ancak kim de ilim talebi konusunda kusurlu davranarak ilimsiz konuşursa böyle biri ise günahkar bir asi olur. Sonra bazen fasık da olabilirken bazen de iyilikleri günahları üzerine galip gelerek (bağışlanabilir.)''

    Bu nakil hem yukarıdaki kategorize ettiğimiz üç sınıfı anlatıyor, hem de Şeyhul islamın cahil kişiler hakkındaki tüm mutlak ve mücmel sözlerini kayıt altına alıp, tafsil ediyor. Bu açıdan bu sözü; onun cehalet özrü ve buna ilişkin olarak tekfir konusundaki mezhebini üzerine bina ettiği bir usulü olmuş oluyor.

    Delillendirme vechimize gelince: Birinci grub için şöyle demiştik ''Birincisi; Hüccetin ulaşmamasından yani hücceti işitmemesiden kaynaklanan ve özrünü gidermek için çabalayıp fakat giderecek çare de bulamayan kişinin cehaletidir. Bu kişi mutlak olarak mazurdur.''

    İşte İbn Teymiyyenin cümlesinde bu gruba değinen kısım şurasıdır ''Ümmeti Muhammed'den her kim hakkı kastederek çabalarsa ve sonunçta hata ederse kafir olmaz, bilakis böye birinin hatası bağışlanır.''

    İkinci grup için şöyle demiştik ''İkincisi; hüccet ulaştığı halde yüzcevirmesinden kaynaklanan cehalettir. Bu ise yukarıdaki birinci kısmın tam aksine mutlak olarak mazur değildir.''

    İbn Teymiyyenin cümlesinde bu gruba değinen kısım şurasıdır ''Herkime Rasulün getirdikleri açıklanırda bunun üzerine kendisine hidayet açıklandıktan sonra rasüle karşı gelir, müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa işte böyle biri kafir olur.''

    Üçüncü ve son gruba gelince şöyle demiştik ''Üçüncüsü; hüccete ulaşma konusunda kusurlu davranandır. Bu ise bir yönden mazurdur bir yönden de mazur değildir. Mazur olmama yönü talepteki taksiri sebeb ile günahkar olması iken, mazur olma yönü ise işlediği küfür veya şirk fiilin isminin kişi üzerine terrettüp etmemesidir.''

    Bu gruba ilişkin sözüne gelince de şöyle demişti ''Ancak kim de ilim talebi konusunda kusurlu davranarak ilimsiz konuşursa böyle biri ise günahkar bir asi olur. Sonra bazen fasık da olabilirken bazen de iyilikleri günahları üzerine galip gelerek (bağışlanabilir.)''

    Bu son sözünde görüldüğü gibi ilim talebi konusunda ihmalkar davrananı fasık bir günahkar saydı. Halbuki ikinci gruptaki yüzçevireni kafir saymıştı.

    Söz konusu üçüncü kişinin kafir olmamasının aslı şudur: Kişinin kafir olması için muhakkak bilerek inkar etmesi gerekir. Bilmeden inkar edene inkarcı değil hata sahibi denir. Sonra bu hatası oranında birinci grubta olduğu gibi sevap alan biri de olabilir, veya üçüncü şahısta olduğu gibi günahkar bir fasık olabilir. Bunun delilleri pek çoktur. Bu husus ehli sünnetin asıllarındandır.

    Allah teala şöyle der:

    وما يجحد باياتنا إلا الكافرون ''Bizim ayetlerimizi ancak kafirler inkar eder''

    Ayetteki inkar eder diye terceme ettiğimiz fiil جحد Cehade fiilidir ki Cuhuddan gelir ve manası bilmeden değil bile bile inkar etmektir.

    Cevheri şöyle der: الجحود: الانكار مع العلم El-cuhud: ilimle, bilerek inkar etmek demektir.

    Netice itibari ile kasıtsızlıktan neşet ettiği için cehaleten yapılan birşeyde kalbin kastı yoktur. Allah teala ise azabı ve zemmi kasıtlı olarak yaptığımız fiiler üzerine bina etmiştir.

    Ebu Katade El-Filistini iştikak konusu üzerinde yapılmış bir esere yaptığı yorumda şöyle der: ''Fiilin faille ilişkilendirilmesi sadece failin söz konusu fiili irade etmesi durumlarında olur. İlim ehlinin yanında maniler diye isimlendirilen şeyler de zaten iradenin fiil anında failden geride kalması ile meydana gelir. İrade ise ilimden neşet eder. O halde ilimsiz irade olamaz. Bu durumda bedenin suretinden herhangi bir fiil vaki olur, meydana gelirse bu fiil faile nisbet edilemez. Dolayısı ile İlmin iradeden geri kalması ile sonuç olarak iki özür çıkmış oldu ki bunlar ise cehalet ve tevil özürleridir.''(Bitti)

    Bu konudaki detaylar usul kitaplarında yer alır.

    Yine bu aslın delillerinden birisi de şu ayettir. Allah teala şöyle der:

    وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُم بِهِ وَلَكِن مَّا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
    İcinizden kasdederek yaptiklariniz bir yana, yanılmalarınızda size bir sorumluluk yoktur. Allah, bagislar ve merhamet eder.(Ahzab-5)

    Tüm bu nasslar kişinin kafir olması için inkar ettiği şeyi bilmesinin olmazsa olmaz olduğunu gösterir. İlim talebinde kusurlu davranan kişi ise herne kadar kusurlu olsa da ne bilerek inkar etmiş ne de muhalefeti kastetmiştir.

    Yeri olmamakla birlikte kasıt konusuna kısaca değinmemiz gerekiyor.

    Tekfir manilerinden biri olan İntifaul kastı izah ettiğini sanan bazı kişiler bunu sadece; devesini kaybeden hadisindeki kişi gibi bilmeden dil sürçmesi durumu gibi haller olarak tefsir etmektedirler ki bu eksik bir bilgidir.

    Doğrusu ise şudur: İntifaul kast yani kasıtsızlık iki türlüdür. Birinci kısım: Fiili rasen hiç kastetmemektir bu devesini kaybeden kişinin durumu gibidir. Bu kişi fiili bile aslen kastetmemiştir. Bu kısmın özür olduğunda şüphe de yok ihtilaf da.

    İkinci kısım ise: Fiili kastedip ama delaletini kastetmemektir. Yani söz konusu fiilin sonuç olarak şeriat nezdinde vardığı muhalefeti kastetmemektir. Başka bir içecek olduğunu sanarak içki içen kişinin durumu gibi mesela. Yada içki olduğunu ve haramlığını bildikten sonra bu nassı tevil edip hükmünü tesirsiz kılan başka nasslarla karıştıran gibi.Kudame bin Mazun ve arkadaşlarının durumunda olduğu gibi.

    Bu kişi içme fiilini kalbi ile yapmayı herne kadar taammüd etsede yani kastetse de bunun muhalefet olduğunu kastetmemiştir. Yada kendisine ulaşmamış bir nassı inkar edenin durumu gibi. Böyle biri de sonucu inkara varan ameli kastetmiş fakat muhalefeti kastetmemiştir. Yine günümüzde delalet yolu ile küfrü icap ettiren bir çok amel de bu kategoriye girer.

    Oy kullanmak gibi. Kuşkusuz bu amel delaleti itibari ile küfürdür. Delaleti itibari ile küfürdür dememiz bizatihi küfür olanlardan ayırtetmek içindir.

    Haddi zatında olması için her dönem her çağda küfür olması lazım. Allah a ve rasulüne sövmek veya istihza küfürleri gibi.

    Dolayısı ile kişinin kafir bir müşrik olması ancak bu amelin delalet ettiği anlamlardan muhalefet anlamlarını kastederek işlemesi durumuna bağlıdır.

    Yoksa sanıldığı gibi seçilmişlerin küfür işlemelerini mücerred olarak bilmek yeterli değildir. Çünkü kişi bunu bazen bilir, ancak söz konusu ameli yaparken rasule ittiba maksadı ile birlikte o fiilin hükmünü tesirsiz kılan delilleri olduğunu düşünebilir. Herne kadar biz bu delilleri kabul etmesek, bunların yanlış yerde kullanıldığına itikad etsek de bu kişi neticede şeri bir delile dayanarak rasule ittiba kastı ile yapmıştır. Dolayısıyla bu kişilerin hata ile mazur olma kaidesine dahil olmalarına bir mani bulunmamaktadır.

    Önemli olan bu kuralın İbn Hazm ve İbn Teymiyye gibi imamların da hassaten vurguladıkları gibi dini tüm konularında gerçerli olduğunu bilmektir.

    Hem ilmi-itikadi konularda hem de fıkhi-ameli konularda.

    Bu konuları inkar edilmesi ile kişiyi kafir yapan itikadi-zahir-ve kati meseleler veya inkar edilmesi ile kişiyi kafir yapmayan ameli-hafi ve zanni meseleler şeklindeki bir ayrım bidattır, böyle bir görüşün delili yoktur.

    Bunu izah etmemizin nedeni küfür ve şirk konularında tevilin geçerli olduğunu, buralarda kasıtsızlık özrünün geçerli olduğunu söylediğimizde hemen aleyhimize ''kişinin ameli kastederek yaptığını, ameli yapma anında aklı gitmediğini, uykulu veya yarı baygın halde olmadığını belirterek kasıtsızlığın ancak bu gibi hallerde veya ameli yaparken aslen başka bir amel yaptığını zannettiği dil sürçmesi gibi durumlarda olur'' şeklinde cevap veriyorlar.

    Bu tanımın doğruluğunu kabul etmekle birlikte itirazımız bunun tüm fiiler hakkında geçerli olduğunu iddia etmelerinedir.

    Oysa bu söyledikleri sadece sarih küfür lafızlarını gırgırına söyleme veya dinden açıkça beraatini bildiren bizzatihi küfürlerde ve rasule ittiba kastı taşıma ya elverişli olmayan amellerde olur. Allah a ve Rasulüne sövmek, küfür şiar ve sembollerine tazim ve istihza gibi....

    Biz ise delaleti itibari ile küfre varan veya kişinin bilgiye ulaşamama veya ulaşıpta bir başka nassları ışığında, zihnindeki bir takım düşünceler ve şüpheler nedeni ile dinden sanmasını gerektiricek ve sonuç itibari ile rasule ittiba kastı ile yapılmaya elverişli ameller hakkında olabileceğini söylüyoruz ki bu, kasıtsızlığın ikinci kısmına dahildir. İstiğase fiili gibi. Kişinin rasule ittiba kastı ile işlediği bir amelden dolayı, amel herne olursa olsun kafir olması hem akla hem de nakle aykırıdır. Bunda şaşılıcak bir şey yoktur. Aksine Allah teala bu ümmetin hatalarını bağışlamıştır.

    ''Buna Allah a ve rasulüne sövme, din ile istihza etmek veya dinden açıkça beraatini bildiren amelleri tevil ederek yapan da girer'' şeklindeki itiraz batıldır. Hiç kimse Allah a ve rasülüne söverek yada din ile istihza ederek rasüle ittiba ettiğini söyleyemez. Aslen bu tür davranışlar batının bozukluğuna kati suretle delalet eder ve rasüle ittiba zannı bile oluşturmaz ki kişi aldatılıp hataya düşsün. Kendini ilim ehli diye tanıtanların bu tür itirazlar getirmeleri olacak iş değildir.

    Allah teala şöyle der:

    ربنا لا تؤاخذنا ان نسينا أو أخطأنا ''Rabbimiz eğer unutur veya hata edersek bizi
    bağışla'' şeklindeki müminlerin duasına hadiste belirtildiği gibi Allah teala
    قد فعلت
    ''Tamam duanızı kabul ettim'' diye karşılık vermiştir.

    İbn Teymiyye buradaki hatanın umumi olduğunu, ister itikadi hatalar ister furu hatalar olsun tümünün dahil olduğunu, sahabenin ve selefin önde gelenlerinin bir mezhebi olarak nakleder.
    Bu hatanın geçmiş ümmetlerin hatasından ne farkı var? Allah teala onları hatalı oldukları halde zemmetti tarzında bir itiraz olursa cevaben şöyle deriz: Bu ayetteki fiil if'al vezninde olup ismi faili مخطئ Muhtiun olarak gelir ki anlamı hakkı kastederek hata etmektir. Oysa diğer ümmetlerin hatası ibtidaen rasüllere ve hakka muhalefet içerir. Aradaki farkı ifade etmekiçin onlar hakkında خاطئ Hatıun ifadesi kullanılmıştır.

    Allah teala şöyle der:
    إن فرعون وهامان وجنودهما كانوا خاطئين
    ''Şüphesiz Firavun, Haman ve orduları hatalı idiler.''

    Bu kimseler kendilerine açıkça beyyinat geldikten sonra rasüllerin karşısında yer almışlardır. Bunları ehli islam ile mukayese etmek değil ilim ehlinin, aklı selim sahibi kimsenin yapacağı bir iş değildir.

    Denilseki: ''Allah teala nisa 116. ayette kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağını söyledi'' Deriz ki: Kuran ayetleri birbirini tefsir eder. Allah teala bir başka ayette bağışlamamayı bilerek şirk koşma ile kayıtladı.

    Allah teala şöyle der: ولا تجعلو لله أندادا و أنتم تعلمون ''Bile bile Allah a ortaklar koşmayın.''

    İbn Teymiyye bu ayeti bizzat kabir şirklerine bulaşanların cehaletleri ile mazur olduklarını beyan sadedinde zikreder. Sözü uzatmamak adına detaylarına girmiyoruz. Nakillerin asıllarını talep edenler olursa kitap isimleri ve sayfa numaralarına kadar verebiliriz.

    Getiricekleri herbir şüpheye akıl ve nakil sınırları içerisinde verilecek cevaplarımız Allah ın izni ile mevcuttur.

    Sözü uzatmadan ilim talebinde kusurlu davrananın hükmü ile ilgili konumuza devam edelim.

    Özellikle İbn Kayyimin sözlerini mezheplerini delillendirmede çok kullanıyorlar. Bu açıdan onun bu konudaki sözleriyle delillendirmenin yerinde olacağını düşünüyoruz.

    İbn Kayyim ra Müslüman cahillerin tabakalarını anlatırken şöyle der:

    فأما أهل البدع الموافقون لأهل الإسلام ولكنهم مخالفون في بعض الأصول كالرافضة والقدرية والجهمية وغلاة المرجئة ونحوهم فهؤلاء أقسام

    Ehli islama muvafakat ettikleri halde bazı usullerde onlara muhalefet eden rafıziler,kaderiler, cehmiler, ğulatı mürcie ve benzerleri gibi bazı bidat ehline gelince, bunlar kısım kısımdırlar.

    أحدها الجاهل المقلد الذي لا بصيرة له فهذا لا يكفر ولا يفسق ولا ترد شهادته إذا لم يكن قادرا على تعلم الهدى وحكمه حكم المستضعفين من الرجال والنساء والولدان الذين لا يستطيعون حيلة ولا يهتدون سبيلا فأولئك عسى الله أن يعفو عنهم وكان الله عفوا غفورا

    Birincisi: Basiretsiz cahil mukallittir ki bu; doğru yolu öğrenmeye kadir değilse kafir de olmaz fasık da. Üstelik şahiltiği de reddedilmez. Bunun hükmü tıpkı hiçbir yol bulamayan kadnlar ve çocukların hükmü gibidirler umulurki Allah teala böylelerini affeder. Kuşkusuz Allah affedendir bağışlayandır.

    القسم الثاني المتمكن من السؤال وطلب الهداية ومعرفة الحق ولكن يترك ذلك اشتغالا بدنياه ورياسته ولذته ومعاشه وغير ذلك فهذا مفرط مستحق للوعيد آثم بترك ما وجب عليه من تقوى الله بحسب استطاعته فهذا حكمه حكم أمثاله من تاركي بعض الواجبات فإن غلب ما فيه من البدعة والهوى على ما فيه من السنة والهدى ردت شهادته وإن غلب ما فيه من السنة والهدى قبلت شهادته

    İkinci kısım: Soru sormaya, doğruyu talep etmeye ve hakkı bilmeye güç yetirdiği halde, liderlik, zevk ve yaşamı için dünya ile uğraşan veya bunun gibi değişik sebeplerle tüm bunları terkeden kişidir. ''Böyle biri aşırılığı sebebi ile tehdide-azaba müstehaktır. Gücü yettiği oranda Allah tealadan korkma konusunda terkettiği vacipler nedeni ile günahkardır.''Bunun hükmü bazı vacipleri terkeden emsallerinin hükmü gibidir. Eğer bunun içine düştüğü bidatler ve hevası barındırdığı sünnete galebe çalarsa şahitliği reddediler, eğer sünneti bidatına galebe çalarsa şahitliği kabul edilir.

    القسم الثالث أن يسأل ويطلب ويتبين له الهدى ويتركه تقليدا وتعصبا أو بغضا أو معاداة لأصحابه فهذا أقل درجاته أن يكون فاسقا وتكفيره محل اجتهاد وتفصيل

    Üçüncü kısım: Yine soru sorar, doğruyu talep ettiğinde kendisine hidayet açıklanır, buna rağmen birilerini taklit, veya taasupla bağlanır veya hak ehline buğz ve düşmanlık ederek hakkı terkederse işte böyle birinin en asgari derecesi fasıktır, tekfir edilmesi ise (durumuna ve kişiye göre) ictihad konusudur.
    (الطرق الحكمية في السياسة الشرعية 1/255.)

    Bu nakildeki istidlal vechimiz ikinci kısımdakilerdir. Nitekim onlar dünyevi arzular sebebi ile ilim talebinde gevşeklik gösterip hakkı bulamamışlardır. Böyleleri hakkında ki ''Böyle biri aşırılığı sebebi ile tehdide-azaba müstehaktır. Gücü yettiği oranda Allah tealadan korkma konusunda terkettiği vacipler nedeni ile günahkardır.''

    sözü tekfir edilmeyeceğini belirtmektedir. Bidatçı gruplar hakkında durum böyle iken, ehli sünnetten bu durumda olanlar için bu hükmün geçerli olması daha öncelikli olur. Bu durumda ihmalkarın hükmünün kafir değil günahkar bir fasık olduğu beyan edilmiş oldu. Allah u a'lem.

    ÇABALADIĞI HALDE DOĞRU BİLGİNİN ZIDDINA ULAŞMA HALİ.

    Bu başlıkta, günümüzde bir çok ilimle iştiğal edenlerin gözden kaçırdığı önemli bir nükte vardır.

    İslam alimleri kişinin mazur olmama illetini cehaletini gidermeye kadir olmakla birlikteki ihmalkarlığına bağladı. Kaide şu idi: “Özürlülük ancak giderilmesi mümkün olmayan durumlarda muteberdir. İnsan ne zaman doğru bilgiye ulaşma imkanı bulursa o zaman özürlü değildir.”

    Demekki mazur olup olmama; kişinin ilme ulaşabilme ve ulaşamama durumlarındaki çabasına bağlıdır, yoksa zannedildiği gibi bilfiil hakka ulaşamaya değil.

    Bu durumda ulaşmak için çabaladığı halde ulaşamayan hatta yanlış bilgilere ulaşanlardan hüküm kalkması gerekir. Çünkü hakka ulaşma kastı ile çabalayanın hatası ne olursa olsun mazur sayılacağına icmaa var.

    Şeyhulislam ra şöyle demişti: ''Ümmeti Muhammed'den her kim hakkı kastederek çabalarsa ve sonuçta hata ederse kafir olmaz, bilakis böyle birinin hatası bağışlanır.''

    O halde kişi hakka ulaşmak için çabalamasıyla sorumluluk kalkar. Neticede hakka ulaşsın veya ulaşmasın durumu değiştirmez.

    Çünkü ulaşmaya çabalamakla mazur olmama illeti ortadan kalkmıştır.

    Kaideye göre:

    الحكم يدور مع العلة وجودا وعدما ''Hüküm varlığı ve yokluğu ile illet ile birliktelik arzder. Bir diğer ifade ile; illet varsa hüküm de vardır, illet yoksa hüküm de yok olur.''

    O halde insanların özrünü kısıtlayan bu kimseler hakka tabi olmak maksadı ile küfür veya dalaletle suçladığımız cemaatlere veya alim vasıfları ile tanınan kimselere tabi olmaları durumunda hataları ne olursa olsun mazur saymaları gerekmektedir. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi hakka ulaşma maksadı ve çabası ile mazur olmama illeti olan çabalamamak ve hakkı kastetmemek illetleri ortadan kalktığı için hüküm de kalmış olur.

    Sonuç olarak hakkı arama gayesi ile çabalayan bu tür kişiler usul çerçevesinde yazı boyunca takrir ettiğimiz kaidelere göre teknik olarak mazur olurlar. Nitekim yukarıdaki nakilde İmam İbn Teymiyye şöyle demişti: ''İşin doğrusu şudur ki: Ümmeti Muhammed'den her kim hakkı kastederek çabalarsa ve sonuçta hata ederse kafir olmaz, bilakis böye birinin hatası bağışlanır.''

    Yeterki islamın aslı dediğimiz KİME İBADETİN YAPILACAĞINI BİLMEK itikadını tasdik ve ikrar etsinler.

    Sonuç: Böyle kişilerin cahil kalma sebebi iki sebepledir. Ya yüz çevirmek, yada ihmalkar oldukları içindir. Hangi kategoriden olduğunu tesbit etmek zor olduğu için bu kimseler hakkında tekfir için kati verilerimiz bulunmamaktadır. Tekfir için ise, zanni ihtimalli amellerden asla yola çıkılmayacağına göre evla olan böyle birşeye yeltenmemektir. Kuşkusuz Allah teala en doğrusunu bilir.
    Son düzenleme: 28 Aralık 2015
  2. evzai

    evzai Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Allah razi olsun
  3. Muvahhid Faruk

    Muvahhid Faruk * لا أمثل إلا نفسي * Kullanıcı

    İmam Ebu Hanife (r.a) "Fıkhul Ekber" adlı kitabında şöyle demiştir:

    وإذا أشكل على الإنسان شيء من دقائق علم التوحيد فإنه ينبغي له ان يعتقد في الحال ما هو الصواب عند الله تعالى الى ان يجد عالما فيسأله ولا يسعه تاخير الطلب ولا يعذر بالوقوف فيه ويكفر إن وقف

    "İnsan Tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur."
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş