Bismillahirrahmanirrahim

    Sual: Zamanımızda bazı kimseler “Peygamberler arasından hiçbirini ayırt etmeyiz.” (Bakara-285) âyetini nazara vererek Hazreti Peygamber aleyhisselâmın diğer enbiyâdan  üstün olduğu düşüncesine karşı çıkmaktadırlar? Bazı kimseler daha ileri giderek Hazreti Peygamber aleyhisselamın sıradan bir mü’min seviyesinde bulunduğunu iddia etmektedirler?

    Elcevap: Bu iddia Kur’an’ın açık nassları ile çelişmektedir. Bakara Sûresi’nin ilgili âyetinde ifade edilen enbiyâdan hiçbirini ayırt etmeme onlara iman etme noktasında olup bu hususta diğer bir misali takdim etmek istiyoruz. Nisâ Sûresi’nin yüz elli ve yüz elli birinci âyetlerinde şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak ki Allah’ı ve resûllerini inkâr edenler, Allah ve resûllerinin arasını ayırt edenler, ‘Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz.’ Diyenler işte onlar hakikaten kâfirlerdir.” Bu iki âyette ayırt etme durumu aynı fiil ile, yani “farraka-yuferriku” fiiliyle ortaya konulmuştur. Kısacası peygamberler arasını ayırt etmeme mevzusu onlara iman etme hususunda olup üstünlük noktasında aralarında derece farklılıkları söz konusudur. Bu hususta iki ayeti misal olarak takdim etmek istiyoruz.

1) Bakara Sûresinin iki yüz elli üçüncü âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “İşte şu resûllerden bazısını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah’ın (vasıtasız) konuştuğu vardır, kimilerini derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsâ’ya apaçık deliller verdik ve onu Rûhü’l-Kudüs ile destekledik.” Bu âyette yer alan “faddala” fiili iki varlık arasında kıyaslama yaparak birini diğerinden üstün görmek veya  üstün kılmak anlamlarında kullanılır. Ayrıca ilgili cümlede geçen “ba’dahum alâ ba’d” ifadesi içerisinde yer alan “ala” harfi, “üzerine, üzerinde” anlamlarını ihtiva etmektedir. Dolayısıyla peygamberlerden bazılarının diğerlerinden üstün oluşu  manasını pekiştirmektedir.

Âyetin devamında üstün kılma hususunun örneklerine intikal edilmiştir. Peygamberlerin çoğu, vahyi bu noktada görevli melek aracılığıyla alırken Mûsâ aleyhisselâma Yüce Allah doğrudan hitap etmiştir. (taha-12) Yine ayetin ifadesiyle onlardan bazıları sınırsız derecelerle yüceltilmiş, İsâ aleyhisselâm doğumundan itibaren Rûhü’l-Kudüs (Cebrâil aleyhisselâm) tarafından desteklenmiştir.

2) İsra Sûresi’nin elli beşinci âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “Senin Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir. Biz nebîlerden bazısını diğerlerinden üstün kıldık, Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” Bu âyette peygamberlerden bazılarının diğerlerinden üstün kılınışı önceki ayetteki ile aynı cümle yapısıyla ortaya konurken “resûl” kelimesi yerine “nebî” kavramı kullanılmıştır. Bilindiği  üzere resûl elçi, nebî ise haberci anlamına gelir ki her iki kavram da peygamberler için kullanılmaktadır. Âyette   üstünlük örneği olarak kitap sahibi olmak, bu hususun misali olarak da Dâvûd aleyhisselâma verilen Zebûr nazara verilmiştir.

    Sual: Aktardığınız âyetlerden peygamberlerin derecelerinin birbirlerinden farklı olduğu anlaşılmaktadır. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın onlar arasında en üstün olduğunun delilleri nelerdir?

    Elcevap: Hazreti Peygamber aleyhisselâmın en fazîletli resûl olduğu noktasında birkaç delili aktarmak istiyoruz.

    Birinci Delil: Madem ki peygamberler arasında mertebe farklılıkları mevcuttur, öyleyse Hazreti Muhammed aleyhi’s-salâtu ve’s-selâmın en üstün resul oluşu aklen zaruridir. Zira bütün peygamberler kendi toplumlarına nebî olarak gönderilirken o bütün yeryüzü insanlığına elçi olarak görevlendirilmiştir. âyetlerde diğer nebîlerin peygamberliği “Âd Kavmi’ne kardeşleri Hûd’u gönderdik.” (A’râf-65), “Semûd’a kardeşleri Sâlih’i gönderdik.” (Neml-45), “Medyen Halkı’na kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” (Hûd-84) şeklindeki ifadelerle ortaya konurken Hazreti Muhammed aleyhisselâmın yalnızca kendi toplumuna değil, kıyâmete kadar bütün insanlığa risâlet (peygamberlik) göreviyle vazifeli kılındığı açıkça ortaya konulmuştur. Bu hususla ilgili üç âyeti misal olarak aktarmak istiyoruz.

1) Sebe Sûresi’nin yirmi sekizinci âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, ancak insanların çoğu bilmiyorlar.” Bu âyet Efendimiz aleyhisselâmın risâletinin (peygamberliğinin) yalnızca bir zaman dilimine veya bir bölge halkına münhasır olmayıp onun kıyâmete kadar bütün insanlığa elçi olarak görevlendirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Zira ayette hiçbir zaman ve mekân kaydı bulunmaksızın “Kâffeten li’n-nâs” yani bütün insanlaraifadesinin kullanılması bu nu göstermektedir.

2) A’raf Suresi’nin yüz elli sekizinci âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “De ki: ‘Ey insanlar, şüphesiz ben sizlerin hepinize gönderilen Allah elçisiyim. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir. Ondan başka ilah yoktur.’ “ Bu âyet dahi Efendimiz aleyhisselâmın peygamberliğinin bütün insanlığa şamil olduğunu ortaya koymaktadır.

3) Enbiyâ Suresi’nin yüz yedinci âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Bu âyetin ihtiva ettiği muhteşem iltifat Hazreti Muhammed aleyhisselâm dışında hiçbir peygambere yapılmış değildir. Âyette dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta söz konusudur: Birincisi, âyette Hazreti Peygamber aleyhisselâmın rahmet vesilesi değil, bizzat rahmetin kendisi olduğunıun ifade edilmesidir. İkincisi, Efendimiz’in yalnız Arap toplumuna değil, hatta yalnız insanlığa dahi değil âlemlere rahmet olarak gönderildiğinin nazara verilmesidir. Fâtiha Sûresinin ilk âyetinde Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’adır.” Buyrulmaktadır. Bu âyetten Yüce Allah’ın yalnız insanların Rabbi olduğu neticesine ulaşılamayacağına göre her iki âyette yer alan âlem kavramına cin ve melek toplulukları da dahil edilmelidir.

Efendimiz aleyhisselâm, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vahşet içerisinde bulunan bir topluluktan çok kısa bir süre içerisinde Çin, Hind ve Roma’ya medeniyet öğretmenliği yapacak bir millet çıkarmıştır. Onun getirdiği nur yeryüzünün yarısını ve insanlığın beşşte birini cehalet karanlıklarından hidayetin aydınlığına ulaştırmıştır. Bununla beraber incelediğimiz bu âyetin yalnızca Kur’ân’ın inişi bağlamında ele alınması doğru değildir. Zira aynı Kur’ân bugün Müslümanların elinde bulunduğu ve yeryüzünde Müslüman nüfus iki milyarlık bir çoğunluğa yaklaştığı halde o zâtın o asırda gerçekleştirdiği inkılapların çok az bir kısmı dahi başarılamamaktadır. Dahası, ümmetinin tüm zamanlarda yaptıkları hayırlarda onlara vesile olması itibarıyla onun da hissesi söz konusudur. Zira Nisâ Sûresi’nin seksen beşinci âyetinde “Kim bir hayra aracılık ederse ona da o hayırdan bir pay vardır…”buyrulmaktadır.

    İkinci Delil: Eski devirlerde bir zamanda bir bölgede birden fazla peygamberler görev yapardı. Bu hakikat Yâsîn Sûresi’nin on dördüncü âyetinde şöyle dile getirilmektedir: “Onlara şu kent halkını misal olarak ver; hani onlara resûller gelmişti. İki resûl gönderdik de onları yalanladılar. Bunun üzerine onları bir üçüncüyle güçlendirdik.”

Hazreti İbrâhim aleyhisselâm, yalnız olarak başladığı risâlet (peygamberlik) görevinde kendisi gibi nebî olan iki oğlu (İsmâil ve İshak) ile desteklenmiştir. Mûsâ aleyhisselâm Firavun’a Allah elçisi olarak görevlendirildiğinde kardeşi Hârûn’un da peygamber olarak görevlendirilerek kendisine vezir kılınmasını niyaz etmiştir. (Tâhâ-29, 30) Yalnız olarak görev yapan peygamberler ise çoğunlukla küçük bir kasaba halkını uyarmak için vazifeli kılınmış kimselerdi. Oysa Hazreti Muhammed aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm , hayatının Mekke döneminde tek başına bütün Arap topluluklarını, Medine döneminde küçük bir Sahabe cemaatiyle bütün dünyayı karşısına almış , yazdığı mektuplarla zamanının hükümdarlarını kendisine itaate çağırmıştır. devrinin Rusyası hükmünde bulunan Sasani İmparatorluğunu tehdit etmiş, yine o dönemin Amerikası olan Bizans İmparatorluğunu mağlup etmiştir. Önceki peygamberlerin yüzlerce sene içerisinde yaptıkları inkılapların çok daha fazlasını yirmi üç sene gibi kısa bir süre içerisinde gerçekleştirmiştir.

    Üçüncü delil: O günkü Arap toplumunda ve hâlâ günümüzde mevcut bulunan bir adet, saygın, değerli insanlara adıyla hitap edilmemesi, böyle kimselerin adı yerinde kendisine ait bir vasıfla çağrılmasıdır. Mesela bir talebe, öğretmenini tarif ederken “Ahmet bey çok başarılı bir öğretmendir.” İfadesini kullanırken ona hitap etme durumunda  “Ahmet Bey” yerine “Öğretmenim, Hocam” gibi hitap şekillerinden birini kullanır. Kur’ân asrındaki insanlar ise, mesela Hazreti Ömer’i tarif ederken “Ömer çok adil bir halifedir.” Diyebilirken ona hitap makamında adıyla seslenmemek için “Yâ Ebâ Hafs, Yâ Emîre’l-mü’minîn” gibi ifadeler kullanırlardı.

Yüce Allah’ın Araplar’da ve onların dışındaki toplumlarda mevcut olan bu adeti dikkate alarak Efendimiz aleyhisselâma adıyla hitapta bulunmadığı görülmektedir. Onu tanıtma noktasında “Muhammedü’r-Resûlullâh” (fetih-29) ifadesi Kur’an’da yer alırken ona hitap makamında “Yâ muhammed” ifadesi Kur’an’da bir defa olsun kullanılmamıştır. Rabbimizin ona hitap ederken “Yâ Eyyühe’n-Nebiyyu” yani Ey Peygamber ifadesini kullandığı görülmektedir. Oysa Allâhu Teâlâ, diğer peygamberlere isimleriyle hitap etmekte, bu nedenle Kur’ân’da “Ey Yahyâ “ (Meryem-12), “Ey Mûsâ” (Tâhâ-12) gibi ifadelere rastlanmaktadır. Yüce Allah’ın ismiyle dahi hitap etmediği bir zâtı sıradanlaştırmaya çalışanlar bu tavırlarıyla kime hizmet ettiklerini iyi düşünmelidirler!

    Dördüncü Delil: Arapça’da ard arda sıralanan unsurlardan en üstün veya en önemli olan takdîm edilir, yani öne alınır. Nitekim Yüce Allah’ın Efendimiz aleyhisselâmın adını diğer peygamberlerle beraber andığı yerlerde onun adının önce zikredildiği görülmektedir. Bu hususta Ahzâb Sûresi’nin yedinci âyetini misal olarak aktarabiliriz ki mezkür âyette şöyle buyrulmaktadır: “Hani peygamberlerden mîsaklarını (sözlerini) almıştık, senden, Nûh, İbrâhim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsâ’dan Onlardan ağır bir söz almıştık.” Görüldüğü üzere diğer dört ûlü’l-azm peygamberler yaşadıkları zaman dilimleri dikkate alınarak kronolojik bir şekilde sıralanırken efendimiz aleyhisselâm onlardan sonra yaşadığı halde onlardan önce zikredilmiştir. Bu durumun hitabın muhatabının kendisi olmasıyla izah edilmesi doğru değildir. Zira adının sona bırakılması hitabın ona özgü olmasına engel teşkil etmemektedir. Ayrıca ayette Türkçe’de ismin –den hal eki anlamına gelen “min” harfinin bir defa Efendimiz aleyhisselam için, bir defa da diğer dört peygamber için kullanıldığı görülmektedir. Bu ise ondan alınan sözün diğer büyük peygamberlerin tümünden alınan söze denk tutulduğunu ortaya koymaktadır.

    Beşinci Delil: Yüce Allah kitabında zâtından ve fiillerinden söz ederken Efendimiz aleyhisselâma hitaben, kendisini “Rabbuke” senin Rabbin şeklinde tanıtmaktadır. Oysa böyle bir kullanım diğer peygamberler için söz konusu olmamıştır. Yalnızca başkalarının konuşmaları aktarılırken bu türden ifadeler nakledilmiştir. Mesela sihirbazların “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbi’n îman ettik.” (Şuarâ-48) ifadeleri aktarılmakla beraber Yüce Allah kendisini Mûsâ ve Hârûn’un Rabbi olarak tanımlamış değildir. Dahası, kitabında hiçbir peygambere izafe etmek suretiyle kendisini bu şekilde tanıtmış değildir.

Ra’d Sûresi’nin altıncı âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “Oysa onlardan önce nice örnekler gelip geçti. Şüphesiz senin Rabbin onların zulümlerine karşı insanlar için mağfiret sahibidir. Şüphesiz senin Rabbin cezası çetin olandır.” Yüce Allah’ın zâtını ve sıfatlarını ifade ettiği bu nevi ayetlerde kendisini hiçbir peygambere ve hiçbir insana izafe etmediği halde Hazreti Muhammed aleyhisselâma izafe ederek tanıtmış olması gayet manidardır. Ra’d Sûresi’nin incelediğimiz bu âyetinde Yüce Allah’ın kendisini insanları bağışlayan ve onlara azap edici olarak tanıtırken “Rabbu’n-nâs” insanların Rabbi ifadesine bedel “Rabbuke” senin Rabbin ifadesini kullanmış olması noktasında okuyucularımızı düşünmeye davet ediyoruz.

İsra Sûresi’nin elli beşinci âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “ ‘Senin Rabbin’ göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir. Biz nebîlerden bazısını diğerlerinden üstün kıldık, Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.”

Abdülhamid Selman Kaya.