Hak Yoldan Çıkanların İsim ve Sıfatlarda İzledikleri Yol
Allah’ın yolundan sapmış kâfir ve müşriklerle, kitap ehli ve bunların kapsamına giren, saabiler, filozoflar, Cehmiye, Karamita, Bâtıniye benzerleri Râsullerin yolunun zıddı bir yol izlemiştir.

O’nu, selbi[1] sıfatları konusunda ayrıntılı bir şekilde tasvir ederken, subuti sıfatlar açısından sadece var olduğunu söylemişlerdir.

Yani nefyedilmesi gereken sıfatları ayrıntılı bir şekilde anlatan bunlar, subuti, ispat edilen sıfatlar, Allah Teâlâ’nın zatından ayrılmayan(ki hayat, Kudret, İrade, İlim Semi, Basar ve Kelam, Tekvin sıfatlarını) sıfatlarının sadece var olduğunu söylemişlerdir.

Hem öyle bir varlık ki düşündüğünüz zaman bir hakikati yok. Varlığı sadece zihinler de mevcut, ayan da ise olması mümkün olmayan.

Ve onlar Allah’ı mümteni yani olması mümkün olmayan madun[2] ve çamiç[3] gibi şeylere benzetiyor ve isimleriyle sıfatlarını öyle ta’til ediyorlar ki, bu durum zatının nefyedilmesini gerekli kılıyor.

Hatta bunlardan bazıları, Allah hakkında iki zıttı da nefyederek O (c.c.), ne var ne yoktur, ne diri ne ölüdür, ne âlim ne cahildir diyorlar. Çünkü ispat ile vasıflandırdıklarında, O’nun (c.c.) yarattıklarına; nefy ile vasıflandırdıklarında da madun şeylere benzetmiş olacaklarını sanırlar.

O’nu (c.c.) tenzih edeyim derken ta’til ettiler.

İşte bu noktadan hareketle O’nun hakkında her iki zıddı da reddederek -oysa bu, akıl kurallarına aykırıdır- bu hareketleri ile Allah’ın indirdiği Kitab’ı ve Nebilerinin getirdiği şeyleri tahrif ettiler. Şerden kaçmaya çalıştıkça da battılar. Çünkü O’nu (c.c.), mümteni şeylere benzetmiş oluyorlar.

Aslında zıtlarını reddetmek, bir bakıma onları birleştirmek gibidir. Bu tutumlarının her ikisi de, imkân dışı yani mümteni şeylerdendir.

Kısaca şunu da ilave edelim ki, siz Allah Teâlâ’nın selbi sıfatlarını anlatan birini gördüğünüz zaman onun bazı benzetmelerden kaçacağını düşünmek, istiaplı[4] bir kavrayış olmaz.

Onun için deriz ki: Bu sıfatların kendisine iman edip, O’nu onunla tenzih ederiz. Buna da, iman ederiz.

Bu konu iyice anlaşıldıktan sonra şunu söyleyelim ki, bilinen bir husustur, kâinat. Kâinat derken:

1) Sema, katları, arasında yeryüzü ve bilmediğimiz ve sonsuz olarak bugün insanların nitelendirdiği kâinat, varlığı için, mutlaka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir zatı Zulcelâl olan, Allah Subhane ve Teâlâ’ya muhtaçtır.

2) Ve ezeli olmalıdır Allah Subhane ve Teâlâ. Akıl bunun dışındakini asla kabul etmez.

3) Ve Ebedi olmalıdır.

4) Ve değişmeye, yok olmaya maruz olmamalıdır.

İşte Mutezile ve kelamcılar Allah Teâlâ’nın isimlerini kabul eder ama sıfatlarının ihtiva ettiklerini reddederler.

Onların kimi Âlim, Kadir, Semi, Basir gibi sıfatları, eş anlamlı özel isimler olarak değerlendirirken, kimi de ilim olmaksızın Âlim, kudret olmaksızın Kadir, duyma ve görme olmaksızın Semi ve Basir’dir derler. Böylece ismini kabul eder ama sıfatların ihtiva ettiğini reddederler.

Mutezile ve taraftarları veya kelamcılar veya filozoflar, isterse Allah Teâlâ’yı selbi ve izafi sıfatlarla nitelesinler, isterse böyle yapsınlar, isterse ta’til etsinler, tahrif etsinler bunların bu meseleleri izah ederken içerisine düşecekleri hatalar, tahrif ve ta’tildir.

Bu mesele de çok önemli bir şey var ki, meseleyi, sıfat ve isimleri izah ederken akıl edilebilir bir konuma geldiği zaman, Müşabihe mezhebine birçok insanın düşmemesi mümkün değildir. Ve birilerinin akli değerlendirmeleri yani benzerliklerle, eş anlamlarla izaha çalışan birçok insanda, sofist olur. Sofistin kelime anlamı, düşünür, filozoftur. Nakli şeyleri olduğu gibi kabul etmekte ve bu nakli, asla anlamaya çalışmamakta Karamita’dır.[5]


[1] Nefy sıfatları demektir. Yani tenzih olunması gereken
[2] Alt aşamada bulunan
[3] Dalında kurumağa başlamış meyve
[4] İçine alma, içine sığdırma
[5] KARAMİTA: Miladî dokuzuncu asırda Hamdan Karmat tarafından kurulan bozuk fırka. İsmailiyye ve Batıniyye de denir.