1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

İlmi Konu Ebu Muhammed El Makdisi: "türkiye Halkı, Tekfir, Işid, Akide Ve Güncel Konular"

Konu, 'iLMi Munazaralar' kısmında Abdulmuizz Fida tarafından paylaşıldı.

  1. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Ebu Muhammed el Makdisi: "Türkiye halkı, tekfir, IŞİD, akide ve güncel konular"


    Türkiye Meselelerine Açık Cevablar

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Allâh’a hamd, Rasûlu’ne salât ve selâm olsun

    Türk kardeşlerimizden biri beni ziyaret etti ve Türkiye’deki gençlerin durumundan bahsedip özetle şu risâleyi iletti:

    “Hamd âlemlerin Rabbi Allâh’a, salât ve selâm da değerli Nebî’sine olsun

    Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun

    Allah bereketinizi artırsın değerli şeyhlerimiz. Bizler sizleri seviyor ve ilminizden çokça istifade ediyoruz. Bundan ötürü Allah’a hamd ediyoruz. Allahu Teâlâ’dan bizleri ve sizi peygamberlerin sonuncusu ile beraber yüce Firdevs cennetinde bir araya getirmesini istiyoruz...

    Öncelikle size Türkiye’deki vakıamızı açıklamak istiyoruz. Kardeşler arasında tekfir mevzularında farklı görüşler var. Ancak bu farklılıklar kaideler ve asıllarda değil. Bilakis hükümleri vakıaya ve insanlara indirme meselesindedir. Kardeşler üç kısma ayrılıyorlar:

    Birinci kısım; seçimlerde oy kullanan herkesi, Tayyip Erdoğan’ı ve meclise giren herkesi tekfir etmeyenleri tekfir edenler. Bunlar seçimlerde oy kullanan herkesi tekfir etmeyen şeyhlerin vakıayı bilmediklerini, Türk halkının haktan yüz çevirdiğini ve ihmalkâr olduğunu iddia etmekte, bu halkta asıl olanın küfür olduğunu söylemektedirler. Bu halkın cehalet ve te’vîl ile mazur olamayacağını ve demokratik seçimlerin açık meselelerden olduğuna inanmaktalar.

    İkinci kısım; Bunlar da birinci kısımdakiler gibi düşünmekte fakat Türk halkında asıl olanın küfür olduğuna inanmak ile birlikte muayyen şahsın hükmünde tevakkuf etmekteler. Akidesini bilmedikleri kimselere namaz kılarken görseler dahi müslüman hükmü vermemekteler.

    Üçüncü kısım; bunlar Minberu’t-Tevhid ve-l Cihad şeyhlerinin kitap ve fetvalarını takip etmekteler. Mesela Şeyh Ebu Muhammed El Makdisi’nin “Tekfirde Aşırlıktan Sakındırma Hususunda Otuz Risale”sini, Şeyhin Türkiye ile alakalı 1635. ve 1651. Sorulara verdiği cevabını ,”Seçimlere Katılma Hakkında Faydalı Cevap” kitabını, Şeyh Ebu Katade’nin “Müslüman Halkları Kâfir Gören Kimseye Reddiye” risalesini ve minberin diğer kitaplarını okuyup takib etmekteler.

    Bu mukaddimeden sonra sizden, gelen şu soruları Türkiye’deki kardeşlere bir nasihat olarak cevapblandırmanızı istiyoruz. Allah sizi hayır ile mükâfatlandırsın...

    -Türk halkı ile diğer müslüman halklar arasında bir fark görüyor musunuz?

    -Halk nasıl kâfir olur? Türk halkının kâfir olduğu görüşünde misiniz?

    -Bir meselenin “Kapalı”(1) olduğu nasıl bilinir?

    -Kapalı bir mesele açık hale dönüşür mü? Bu dönüşümün kuralları nelerdir? Ne zaman dönüşür?

    -Türkiye’de seçimlere katılmak kapalı meselelerden midir?

    -Bizim yanımızda muteber olan âlim biri tarafından huccet ikamesi yapıldıktan sonra seçimlere katılmakta ısrar eden kimse mâzur olur mu? Eğer tekfir edilmez ise arkasında namaz kılmak caiz olur mu?

    -Seçimlere katılan kimse mazur sayılıyor ise biz bu kimseye nasıl muamele edeceğiz?

    -Tağutları tekfir etmek imanın sıhhat şartlarından mıdır? Yoksa bu konuda tafsilat var mıdır?

    -Türkiye’deki kardeşler şu an Başbakan olup kendisini Cumhurbaşkanlığına aday gösteren Recep Tayyip Erdoğan’ın tekfirinde ihtilaf etmektedirler. Bu şahsın hükmü nedir?

    -Millet meclisindeki parlamenterlerin hükmü nedir? Her biri muayyen olarak tekfir edilir mi?

    -Son olarak kardeşlerin zihninde İslam Devleti (IŞİD) ve İslami Ketibeler arasındaki problem ile alakalı sorular var. Bu konuda bizi aydınlatıp nasihat eder misiniz?

    Allah sizi tüm hayırlar ile mükâfatlandırsın. Allah’ım! bizi, şeyhlerimizi ve kardeşlerimizi koru...”



    Allah’tan yardım dileyerek diyorum ki;

    Allah’a hamd, Resulullah’a salât ve selâm olsun

    İmdi...

    Günümüzde ümmete bulaşan musibetlerden biri de; dinde aşırı gitmek, Müslüman muhalifleri mazur görmemek ve Müslümanların avamına merhamet etmemektir. Cüretkâr bazı kimselerin de bu musibetlerin üzerine kanları ve malları helal görüp bunlarla uğraşmalarıdır. Bunun neticeleri günümüzde islam beldelerinde açıkça görülmektedir. Örnek vermemize ihtiyaç dahi yoktur. Allah’u Teâlâ’dan Müslümanları bu musibetlerden kurtarmasını ve Müslümanların gençlerini en güzel şekilde hak dine döndürmesini istiyoruz.

    Bütün bunların sebebi; cehalet, şer’i ilimleri öğrenmekten uzak kalıp; tehlikeli, büyük meselelerde ilimsizce konuşup, Allah’ın dini hakkında fetvalar vermektir. Bu meselelere dalan kimselere iman ve küfür meselelerinde ne okuduğunu sorsan, onun; yüzeysel, kısıtlı ve sığ bir düzeyde olduğunu görürsün.

    Bununla birlikte en azından Şeyh’ul İslam İbn Teymiyye’nin “Sârimul meslul’unü ve Kitâbul İmân’ı, Kadı İyâd’ın Kitâbu’ş Şifâ’sının ikinci cüz’ünü okumamış kimsenin bu meselelerde konuşması uygun değildir. Bundan ötürü bu kitapları mühim olmaları hasebiyle defalarca okur ve gençlere okuturduk. Otuz risale adlı kitabımıza bu kitapların özünü işledik.

    Türk olsun veya başka milletten olsun İslam’a müntesip olan halkların tekfirinde tevakkuf eden kimseyi tekfir etmek veya hükmünde tevakkuf etmek, namazı İslam ehlinin alametlerinden saymamak, kuru hamaset sahibi gençlerden bir grup arasında yayılmış aşırılık kirinin bir neticesi ve muhakkik âlimlerin sözlerinden ve tekfir için tespit ettikleri kurallardan uzaklaşmaları ve cehaletleri sebebiyledir.

    Namaz kılan kimsede asıl olan; imanı bozan bir durumu sabit olana kadar Müslüman olmasıdır. İmanı bozan bir durum sabit olmadıkça bu kimseyi tekfir etmek, namaz kılan kimseleri tekfir etmektir. Sorumsuz, aceleci kimseler tarafından öldürülüp, mallarını helal kılacak şerrin kapısıdır. Tıpkı, aşırı giden kimselerin durumunda olduğu gibi. Bir hadis-i şerifte (Nebî a.s.)“Muhakkak ben namaz kılanları öldürmekten nehyolundum” demiştir.

    Buhari ve Muslim’de İbn Ömer’den şu lafızla gelen bir rivayet vardır: ”Her kim kardeşine kafir derse bu söz ikisinden birine döner.”
    Muslim’in rivayetinde şu ziyade vardır: “Eğer öyleyse tamam, değil ise kendisine döner.
    Yine Muslim’in başka bir rivayetinde: ”Bir kimse kardeşini tekfir ederse bu (tekfir) ikisinden birine döner.”

    Türk halkı ile diğer Müslüman halklar arasında bir fark yoktur. Gerek Türkiye’de gerekse başka bir ülkede İslam’a muntesib bir halkı umumen -genelleyerek- tekfir etmiyoruz. Ve bunun (umumen tekfir etmenin) aşırılık, cehalet ve dinde sapkınlık olduğu görüşündeyiz. Asıl olan onlardan bir kimsenin apaçık bir küfür işleyip, tekfirin şart ve manilerine bakılıncaya kadar tekfir edilmemesidir.

    Kapalı meseleler ise; Müslüman’ların dininden zaruri olarak bilinmeyen, uyarı, açıklama ve izaha muhtaç olan meselelerdir. Hiç şubhe yok ki demokrasi ıstılahı, demokratik seçimlere katılma meselesi ve benzeri sonradan ortaya çıkan isimler, fiiller ve yabancı lafızlar herkes için açık olmayan kapalı meselelerdendir. Bilakis insanların çoğuna göre kapalı, ihtimalli ve farklı manalara gelebilecek meselelerdir. Bazısı bunları vesilelere hamletmekte, bazısı diktatörlüğün, işkencenin, ağızları kapamanın, özgürlükleri kısıtlamanın karşıtı olarak görmekte ve bunun dışında küfür olmayan birtakım manalara hamletmektedir. Bazı âlimler kapalı meseleleri birçok manaya gelme ihtimali olan “müteşâbihât” olarak tarif etmiştir.

    Zahir meselelere gelince; bu meseleler, kendisine anlayacağı bir şekilde ulaşan herkesin zaruri olarak bilmesi gereken meselelerdir. Allah c.c şöyle buyurmuştur:
    (Biz gönderdiğimiz her elçiyi onlara açıklasın diye kavminin dili ile göndermişizdir)(14/4).
    Kim bu meseleleri inkâr ederse (kendisine hidayet açıkça belli olunduktan sonra) muhakkak ki Rasul’e(as) muhalefet etmiş olur.

    Bazı Müslümanların zaruri meselelerden saydığı kimi konulardaki ihtilafların ekserisinin sebebi meselelerdeki bakış açısı farklılığından kaynaklanmaktadır. Bilinen bazı meseleler nisbi ve izafi olması hasebiyle kişiden kişiye değişiklik arz eder. Buna Abdurrahman bin Yezidi’den rivayet edilen şu eseri örnek verebiliriz; der ki:
    “Abdullah bin Mes’ud mushaflarından (Kur'an nushalarından) Muavvizeteyni (Felak ve Nass Surelerini) kazırdı ve şöyle derdi: Bu ikisi Allah Teâlâ’nın kitabından değildir.”
    Hiçbir Müslüman İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın “ma’lûmun biddarûre” olan (dinden zaruri olarak bilinmesi gereken) bir şeyi inkâr ettiğinden dolayı kâfir olduğunu söyleyemez. Onun gibi bir sahabenin bu iki surenin Kur'anı Kerim’den olduğu kendisi nezdinde sabit olduktan sonra Kur’an’dan olduklarını inkâr etmesi zannedilemez.

    Bunun içindir ki Şeyhimiz İbn-i Teymiyye Mecmu-ul Fetava (23/347) ‘de şöyle der: "Meselenin kat’i veya zannî olması izâfî meselelerdendir. Bazen bir mesele bir kişinin yanında kat’i delil kendisine zahir olduğu için kat’i olabilir. Rasulullah aleyhisselam’dan açık bir nass -hadis veya ayet- duyan ve Rasulullah’ın (aleyhisselam) bundan muradını iyi anlayan kişi gibi. Başka birine göre ise nassın kendisine ulaşmaması veyahut kendisine göre sabit olmaması ya da o nassın delalet ettiği şeyi bilememesinden dolayı kat’i olmasını bırak zanni bile olmaz."(2)

    Mecmu-ul Fetava (19/211)’de de şöyle demiştir: “Meselenin kat’i veya zanni olması, itikat eden kimsenin durumuna göre göreceli bir şeydir. Bu, sözün bizzat kendisinin vasfı değildir. Bazen bir insan zaruri olarak bildiği veyahut kendisince doğru olduğu bilinen bir şeyin nakledilmesi ile bazı şeylerde kesinliğe ulaşabilir. Bazısı ise bu şeyleri ne kat’i olarak ne de zanni olarak bilemeyebilir. Bir insan; zeki, zihni kuvvetli, hızlı idrak sahibi olup hakkı bilir veya başkalarının tasavvur bile edemeyeceği, ne ilmen ne de zannen bilemeyeceği şeylerde bu özellikleriyle kesinliğe ulaşabilir. Dolayısıyla kat’iyyet ve zanniyyet kişiye ulaşan delilin durumuna ve meseleleri delillendirmedeki kuvvetine göre olur. İnsanlar bu meselelerde farklı farklıdırlar. Bundan dolayı bir meselenin kat’i ya da zanni olması kendisi hakkında ihtilaf edilen sözün sıfat’ı lazimesi (kendisinden hiç ayrılmayan bir sıfat) değildir ki; “bu meseleye her ihtilaf eden kat’i olan bir şeye muhalefet etmiştir” denilsin. Aksine o (meselenin kat’i veya zanni olması), itikad eden ve o itikadına delil getiren şahsın durumunun sıfatıdır. Bu ise kendisinde insanların farklılık arz ettiği şeylerdendir.”

    Şeyh-ul İslam (Allah ona rahmet etsin) Minhacu’s Sunne isimli kitabında da (5/91) şöyle der: “Meselenin kat’i veya zanni olması, itikat eden kimsenin durumuna göre değişkenlik arz eden bir şeydir. Bu, sözün bizzat kendisinin vasfı değildir. Bazen bir insan zaruri olarak bildiği veyahut kendisince doğru olduğu bilinen bir şeyin nakledilmesi ile bazı şeylerde kesinliğe ulaşabilir. Bazısı ise bu şeyleri ne kat’i olarak ne de zanni olarak bilemeyebilir. Bir insan; zeki, zihni kuvvetli, ilmen ve zannen hızlı idrakli olup hakkı bilir veya başkalarının tasavvur bile edemeyeceği, ne ilmen ne de zannen bilemeyeceği şeylerde bu özellikleriye kesinliğe ulaşabilir. Dolayısı ile kat’iyyet ve zanniyyet kişiye ulaşan delilin durumuna ve meseleleri delillendirmedeki kuvvetine göre olur.”

    Bundan dolayıdır ki: İslam’a yeni giren kimse ile Arapçayı iyi anlamayan yabancı (Arab olmayan) kişi, başkalarının mazur görülmediği şeylerde özür sahibi sayılırlar.

    Bundan dolayı Şeyh-ul İslam Mecmu-ul Fetava (6/60) da şöyle demiştir: “Doğru söz söylendiği zaman lazım ve sabit olan sıfatı (olması gereken şekli); habere mutabık olmasıdır. Ancak duyanın nezdinde ma’lum olması veya kapalı olması, meçhul olması, kat’i yada zanni olması, kabulünün vacip yada haram olması, bunu inkar edenin kafir olması veya olmaması; bütün bunlar ameli hükümlerden olup kişi ve konumlara göre değişir. Eğer bir imamın, bir sözün sahibi hakkında ağır konuştuğunu görsen veya o sözden dolayı onu tekfir ettiğini görsen bu, bütün bu sözü söyleyenleri kuşatan bir hüküm olmaz. Ancak kendisinde ağır konuşmayı ve tekfiri gerektirecek şartlar oluşursa müstesna.

    Dolayısı ile kim şeriatın açık olan şeylerinden birini inkâr ederse, bu kişi İslam’a yeni girmiş veya cehalet beldesinde yetişmiş bir kişi ise Nebevi huccet (açık delil) kendisine ulaşana kadar kesinlikle tekfir edilemez.

    Bunun zıttı da aynı şekildedir; eski bir imamdan sadır olmuş hatalı bir söz görürsen bu, o imama huccetin ulaşmaması sebebi ile affedilir. Kendisine huccetin ulaştığı kişi birincinin affedildiği gibi affedilmez.”

    Eğer bu bilinir ve bir meselenin bir şahsın yanında açık, başkasının yanında kapalı olabileceği bilinirse; şahısların anlayıp anlamaması ve yüz çevirip çevirmemesi konusundaki durumuna bakmaksızın çoğunluğun haline bakarak muamele yapmak caiz olmaz. Ve buradan da anlaşılmaktadır ki; bu kurallara itibar etmeksizin tekfir hükmünü bir toplumun tümünün üzerine icra etmek (halkın tamamını tekfir etmek), zamanımızdaki aşırı giden kimselerin çoğunun içine düştüğü bir cehalettir.

    Sahihi Buhari’deki Enes radıyallahu anh’ın hadisinde kendisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:
    Kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yer ise; işte o kişi kendisi için Allah’ın ve Rasulü’nün zimmetinin bulunduğu Müslüman’dır. Allah’ın ahdini (verdiği zımmetini) bozmayınız.”

    Bu hadis, Ehli Sünnet ve-l Cemaati aşırılardan ve haricilerden ayıran bir kaideyi temsil etmektedir. O kaide de şudur: “İslamın bazı alametlerini açığa çıkaran kişi için zahir, muteber ve başka bir ihtimal taşımayan bir şey getirinceye ve kendisi hakkında tekfirin şartları meydana gelip engelleri de ortadan kalkıncaya kadar -İslamın baki kalma aslı (kişinin Müslümanlığı)- devam eder. Çünkü yakin (kesin bilgi) şekk (şubhe) ile zail olmaz.”

    Şeyh-ul İslam İbn-i Teymiyye (Allah ona rahmet etsin) şöyle der: “Hiç kimse Müslümanlardan birini hata edip yanlış yapsa dahi tekfir edemez; ta ki o kişiye huccet (açık delil) ikame edilip doğru yol ona gösterilene kadar. Kimin İslam’ı (Müslüman olduğu) kesin bir şekilde sabit olursa, bu o kişiden şüphe ile zâil olmaz (ortadan kalkmaz), aksine huccet ikame edilib şubhesi giderilene kadar devam eder.” (3)

    Buna binaen; birinci ve ikinci sorularda zikredilen iki taife, hak yoldan sapmış hatalı taifelerdir. Çünkü Türk Halkını umumen tekfir etmekte veya onlardan hiç birine namaz kılsa dahi İslam ile hükmetmeyip (Müslüman görmeyip) tevakkuf etmektedir; ta ki o kişinin içinde sakladığı bilinene kadar. Bütün bunlar ise bizim kendisinden beri olduğumuz sapıklıklardandır. Biz yukarıda ismi geçen “Otuz Risale” isimli eserimizde buna dikkat çekmiş ve reddetmiştik. Asıl olan zahiri almaktır; kim, İslam’ın alametlerinden birini açığa çıkarırsa ona İslam ile hükmedilir. Kalbinin derinliklerinde gizleneni bilene kadar da (Müslüman olduğuna hükmetme konusunda) duraksamayız. İbn-i Hacer Feth-ul Bari (12/272) de şöyle der: “Bütün hepsi (âlimler) icma etmişlerdir ki; dünya hükümleri kesinlikle zahire göredir. Gizli olan şeylerin hükmü Allah’a aittir.”



    Sahihi Buhari’deki Enes radıyallahu anhın hadisinde kendisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir; Rasulullah sallallahualeyhi ve sellem şöyle dedi: Kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yer ise; işte o kişi kendisi için Allah’ın ve Rasulun’un zimmetinin bulunduğu Müslümandır. Allah’ın ahdini (verdiği zemmetini) bozmayınız.

    Bu hadis, Ehli Sünnet ve-l Cemaati aşırılardan ve haricilerden ayıran bir kaideyi temsil etmektedir. O kaide de şudur: “İslamın bazı alametlerini açığa çıkaran kişi için zahir, muteber ve başka bir ihtimal taşımayan bir şey getirinceye ve kendisi hakkında tekfirin şartları meydana gelip engelleri de ortadan kalkıncaya kadar -İslamın baki kalma aslı (kişinin müslümanlığı)- devam eder. Çünkü yakin (kesin bilgi) şekk (şubhe) ile zail olmaz.”

    Şeyh-ul İslam İbni Teymiyye (Allah ona rahmet etsin) şöyle der: “Hiç kimse Müslümanlardan birini hata edip yanlış yapsa bile tekfir edemez; taki o kişiye huccet (açık delil) ikame edilip doğru yol ona gösterilene kadar. Kimin İslam’ı (Müslüman olduğu) kesin bir şekilde sabit olursa, bu o kişiden şubhe ile zail olmaz (ortadan kalkmaz), aksine hüccet ikame edilip şubhesi giderilene kadar devam eder.”(4)

    Buna binaen; birinci ve ikinci sorularda zikredilen iki taife, hak yoldan sapmış hatalı taifelerdir. Çünkü Türk halkını tamamen tekfir etmekte veya onlardan hiç birine namaz kılsa bile İslam ile hükmetmeyip (Müslüman görmeyip) tavakkuf etmektedir; ta ki o kişinin içinde sakladığı bilinene kadar. Bütün bunlar ise bizim kendisinden beri olduğumuz sapıklıklardandır. Biz yukarıda ismi geçen “Otuz Risale” isimli eserimizde buna dikkat çekmiş ve reddetmiştik. Asıl olan zahiri almaktır; kim İslam’ın alametlerinden birini açığa çıkarırsa ona İslam ile hükmedilir. Kalbinin derinliklerinde gizleneni bilene kadarda (müslüman olduğuna hükmetme konusunda) duraksamayız. İbni Hacer Feth-ul Bari (12/272) de şöyle der: “Bütün hepsi (alimler) icma etmişlerdir ki; dünya hükümleri kesinlikle zahire göredir. Gizli olan şeylerin hükmü Allah’a aittir.”

    Bütün bunlara şu önemli uyarıyı eklemek gerekir; daima söylediğimiz gibi mustazaf müslüman halklarla, ısrarla haktan yüz çeviren ve bu halklara küfrü ve Allah’ın indirdiğinin dışındaki şeylerle hükmetmeyi zorunlu kılan taifeleri birbirlerinden ayırt etmek gerekir. Mutazaf insanların geneline rahmet ile muamele edip onlara küfür ile hükmetmekte acele etmemek gerekir. Çünkü onların zayıflık durumunda takiyyeyi kullanmaları caizdir. Burda takiyyeden kastım; kafirlere karşı düşmanlığı gizlemek, onlara karşı tekfir ve onlardan beri olduklarını açığa çıkartmamalarıdır. Kim bunları zayıf olduğu için açığa çıkarmaz ise mazurdur ve o kişiyi tekfir etmek caiz değildir. Birçok gencin Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab’ın ve bazı Necd Ulemasının bu konudaki bazı mutlak ifadelerini aldıklarını gördüm. Sonra onlardan kafirlere düşmanlığı açığa çıkarmayanın ve onlardan açıkça beri olduğunu ortaya koymayanın tekfir edilmesi gerektiğini anlıyorlar. Dolayısı ile hiçbir mustazafı mazur görmeyip hiç kimseye zayıflığına rağmen tağutlardan beri olduğunu ilan etmedikçe, namaz kılıp oruç tutsa bile, Müslüman olduğunu iddia etse bile İslamına hükmetmiyorlar. Bu, tüm beldelerde aşırıcıların ortaya çıkmasına sebep olan apaçık bir yanlış ve hatalı bir anlayıştır. Davet imamlarının (Necd uleması) bu gibi söylemlerine ilim ve yazı hayatımızın başlarında da dikkat çekmiştik. Allah’ın fazlı ile otuz seneyi aşkın bir zaman önce Milleti İbrahim kitabımızda ve diğer kitaplarımızın dipnotlarında buna benzer bazı söylemlere dikkat çekmiştik. Bu yeni ortaya çıkmış birşey değildir. İsteyen kimse bu konuda kitaplarımıza muracaat edebilir.

    Buna Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab'ın Milleti İbrahim kitabımızda naklettiğimiz şu sözüne yaptığımız açıklamayı örnek verebiliriz; Şeyh şöyle der: “Bunu bildiğinde anlarsın ki; bir insanın, müşriklere düşmanlık yapmadıkça, onlara karşı kinini ve düşmanlığını ortaya koymadıkça Allah’ı birleyip şirki terk etse bile İslam’ı müstakim olmaz. Allah azze ve cellenin de buyurduğu gibi :(Allaha ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin) Mucadele/22.”

    Bunun biraz sonrasında Muhammed b. Abdullatifin ed-Durar-us Seniyye isimli kitaptan naklettiğimiz şu sözü vardır: “Bil ki –Allah bizi de seni de sevip razı olduğu şeylere muvaffak kılsın-! Bir kul için İslam ve din ancak Allah’ın ve Rasulünün düşmanlarına düşmanlık etmesiyle, Allah’ın ve Rasulunün dostlarıyla dostluk yapması ile müstakim olur. Allah celle celaluhu şöyle buyurur: (Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.) Tevbe/23.” -Cihad bölümü sf: 208'den.

    Bu iki mutlak ifadeye dipnot yazarak şu yorumu yaptık “Şayet cümleden düşmanlığın aslı kastedilmiş ise kelam mutlak olarak kullanılmıştır. Yok, eğer düşmanlığın umumiyeti kastedilmiş ise açığa çıkarılması, tafsilatı ve karşı durulması kastedilmiştir. Kişinin İslamının istikametinden murad, İslam’ın aslının zevali (ortadan kalkması) değildir.
    Şeyh Abdullatifin “Misbah-uz Zalam” adlı eserinde bu konuda tafsilat bulunmaktadır, dileyen kitaba müracaat edebilir. Kitapta şeyhin şu ifadesi yer almaktadır: “ Şeyhin bu sözünden, düşmanlığı açıkça ortaya koymayanın tekfir edildiğini anlayanların fehmi batıldır ve görüşü sapkındır…..” şeyhin sözünün tafsilatı ilerideki sayfalarda gelecektir. Şeyhlerin sözlerini bu bahiste zikretmemizin sebebi, günümüzdeki davetçilerin çoğunun göremediği bu asli mevzunun öneminin açıklanması içindir.

    -Sözlerimizin çok net olmasına rağmen- bu gibi açıklamaları peşisıra getirmemiz ise, kirli suda avlanmak isteyenlerin önüne tamamen engel koymamız içindir.

    Ed-Durer-us Seniyye ve benzeri kitaplardaki bu tür mutlak ifadeler, necd ulemasının eski kitaplarında ve risalelerinde bulunup, iyice tahkik edilmediğinden ve yerinde kullanılmadığından dolayı, sahanın birçok yerinde aşırılık tohumlarının yeşermesine sebebiyet vermiştir. Bütün aşırı cemaatlerin; Peşaver’in aşırılarının geneli, Muhallef cemaati, Ebu Ömer el Kuveyti, Ziyaeddin El Kudsi ve Hazimi’nin bazı kesitlerinden okuduğuma göre dayanakları bu ve benzeri ifadeler olduğunu gördüm. Bazı aşırı olan kişiler bu tür mutlak cümle ve ifadeleri alıp şer-i bir kaideymiş gibi ileri sürmekle kalmıyor, bir âlimin delaleti açık olan muhkem ayeti ve sabit hadisi alıp üzerine mezhebini bina ettiği gibi bu ifadeleri kutsallaştırarak mezheplerini bu sözler üzerine inşa etmektedirler. Necd âlimlerinin fetvalarını okuyanlar görürler ki, bazıları onların sözlerini sahada tehlikeli bir şekilde kullanarak, tağutlara yardım etmişler ve muvahhidlerin kanlarını helal saymışlardır. Buna en büyük delil ise, 3269 numaralı fetvada verdiğim cevapta açıkladığım Acman, Duveyş ve beraberindekilerin ihvanı tekfir ettiği ve kanlarının helal olduğuna dair verdiği meşhur fetvalarıdır. Muasır âlimleri de onların yollarını sürdürerek, mücahit kardeşlerimizin mücadelelerinden dolayı öldürülmelerine dair fetvalar vermişler, onları hariciler, sapık fırkalar ve benzeri isimlerle adlandırmışlardır.

    Bilinmelidir ki “Necd âlimlerinin kitaplarında tahkik edilmesi gereken ifadeler bulunmaktadır” şeklindeki iddiam; her ne kadar yoğun okumalarım sonucunda ortaya çıkan bir netice olsa dahi ilk defa benim söylediğim ve meydana getirdiğim bir şey değildir. Bu konuda Hicaz’ın en meşhur âlimi beni geçmiştir. Şeyh İbni Baz’ın meclislerine katılmıştım da o bu tür ifadeler hakkında uyarılar yapıyor ve şöyle diyordu:
    “Bazı talebelerin hoca olmaksızın Necd âlimlerinin kitaplarını okumaları, kendilerinde bazı aşırılıklar meydana getirmekte ve hata yapmalarına sebebiyet vermektedir.”
    Hatta biz ilim talebeliğinin ilk yıllarında bu kitapları okumaya başladığımızda şeyhin bu sözünü inkâr ederek, bu kitapları daha bir hamaset ve susuzlukla okuyorduk. Sonrasında Allah bize ikram ederek kardeşlerimizin de uyarmasıyla erken vakitte bu ifadelerdeki hataları görmemizi nasip etti.

    Benim Türkiye ve Türkiye dışındaki gençlere nasihatim; bu tür hatalara dikkat etmeleri ve birçok ülkede tehlikesi insanların kanlarının dökülmesine, mallarının ve ırzlarının helal görülmesine sebebiyet veren meselelerde taklidi bırakmalarıdır.

    Tağutları tekfire gelince, tağuttan kasıt İslam’a muntesib olup da bazı dinden çıkaran ameller işleyen, muayyen olarak tekfiri avama ve diğerlerine kapalı olan insanlar ise onların tekfir edilmesi imanın sahih olması için şart olmadığı gibi imanın asıllarından da değildir.(5)
    Tağutları inkâr etmek imanın şartıdır’ın manası: Tağutlara karşı şirk olan her türlü ibadet çeşitlerinden beri olduğunun ilan edilmesi, Allah’ın izin vermediği kanunlarda ve küfürde onlara itaatten kaçınılması, onlara ve yardımcılarına yardım edilmesinden ve dost edinilmesinden kaçınılmasıdır. Tekfire gelince bu inkârın lazımıdır, sıhhat şartlarından değildir. Onun içindir ki Allah Teâlâ’nın (Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının ) ayetini gerçekleştirdiği müddetçe bir cahilin tekfir edilmesi caiz değildir.

    Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip Erdoğan)’a gelince; kendisi Atatürkçü laikler gibi olmasa da laik biridir. Onlarla uzlaşmadığı tek nokta ise laikliği farklı tanımlamasıdır. Laiklikten beri olmamakla beraber laikliği överek açıklamakta ve güzel bir iş yaptığını zannetmektedir. Bu açıklama dahi batıl bir tefsir olup tekfiri gerektiren laiklik çerçevesinden çıkmamaktadır. Çünkü laikliği din ile devletin birbirinden ayrılması ve dindar olmak isteyen kimsenin serbestçe yaşaması olarak açıklamaktadır. Bu ve bunun gibi zındık olmayı dileyen kimseler İslam dinine, kanunlarına ve muntesiblerine savaş açan Atatürkçü laikler gibi değildir. Bu adamın açıkladığı ve sürekli dillendirdiği laikliğin İslam ile hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü İslam ateistliği ve Allah’a şirk koşmayı kabul etmez ve din ile devletin arasını birbirinden ayırt etmez, bilakis bu tür açıklamaların hepsi İslam’dan çıkaran beyanlardır ve sarih olan küfrün çeşitlerindendir.

    Biz, Atatürkçü laiklerin başkanlık yaptıkları dönemlerde Müslümanların durumlarını ve bu laiklerin parlamentoda çoğunluğu nasıl elde ettiklerini biliyoruz. Biz ve insanların ekseriyeti görüyor ki, Erdoğan hükümeti gölgesinde Müslümanların sıkıntıları daha azdır. Bilakis birçok Türkiyeli kardeşin değimiyle, önceki halinden daha iyidir. Bazıları Müslümanların sorunlarına yönelik Erdoğan’ın bazı şahsiyetli veya vatansever duruşlarına işaret etmektedirler.
    Biz her zaman; İslam’a savaş açmayan, önüne engeller koymayan, halkına karşı zulmetmeyen aksine az da olsa davetçileri rahat bırakan ve mucahidlerin varlığını az da olsa göz ardı eden sistemlerde yaşayan kardeşlerimize, hakiki bir değişime güç yetiremedikleri müddetçe, bu tür devletlerle burun buruna gelmemelerini, bu fırsatı değerlendirerek halkın arasına karışıp onları Allah’a davet etmeleri, ister seçimlere katılanlar olsun veya olmasın hikmet ve güzel sözlerle en güzel olanı öğretmeleri ve en güzel olana yönlendirmelerini, gençleri tevhid üzere eğitmeleri, onları aşırılık ve ircanın tuzaklarından koruyarak, hak ve sahih menheci öğretmeleri, anlatmaları, faydası az ve düzensiz olan, yaşamlarını, hareketlerini, davetlerini ve dinlerini sıkıntıya sokacak, dünyalarına, dinlerine ve kendilerine hakiki bir fayda sağlamayan işleri terk etmelerini nasihat etmekteyiz.

    Aynı şekilde Türkiye’deki kardeşlerime, şu andaki merhaleyi iyi değerlendirip tevhide ve tevhidin asıllarına davet etmelerini, ifrat ve tefrite karşı uyanık olmalarını, ayakları yere basmayan, hamasetli ve pusulasız, her gün açık bir menhec olmadan oyana bu yana yalpalayanlara, her kargaşa çıktığında İslam’a faydası olmayacak, düzensiz ve mantıksız işlere gençleri kışkırtanlara kulak vererek düzenlerini bozmamalarını, davet çalışmalarını sürdürerek, ihmal etmemelerini… Bilakis İslam ehli için hazırlanan iktidar projelerine hazırlık yapmalarını ve bu çalışmaya el uzatmalarını tavsiye ediyoruz.

    Kendi üzerlerine bir sultası olmayan, bölgelerine gücü ulaşmayan, haklarını yerine getiremeyecek ve yardımlarına koşamayacak olan birine bey’ate davet onları bağlamamaktadır.

    Bu tür çağrılar sebebiyle, din ve tevhid için başlattıkları çalışmaları bertaraf ederek saflarını bozmamaları, bunun aksine tevhide davette sebat etmeleri, bu doğrultuda çaba sarf etmeleri, doğruluk üzere olmaları, birbirlerine yakınlaşmaları ve nerede olurlarsa olsunlar isimleri ne olursa olsun müminleri dost edinmeleri gerekmektedir.

    Allah’tan hallerini ıslah etmesini, onları dinlerinde en doğru yola iletmesini, onları dinine yardımda kullanmasını ve onları istikamet üzere kılmasını dilerim.

    Salat ve Selam peygamberimiz Muhammed’e, ailesine ve tüm ashabının üzerine olsun.






    Dipnotlar:

    (1) (çevirmen tarafından eklenmiştir): Akide’ye taalluk eden meseleler “
    الخفية” “Kapalı Meseleler” ve “الظاهرة” “Zahir Meseleler” olarak ele alınmıştır. Istılahi manada bu taksim genel anlamı ile kabul görmüştür. Cehaletin mazeret olup olmadığı, tevilin geçerliliği, küfür ismini huccet ikamesinden önce mi sonra mı alacağı hususunda ki meselelere bu taksimat direk olarak tesir etmektedir. Misal olarak Ebu Muhammed el-Makdisi büyük şirkte cehaleti mazeret olarak kabul etmezken, bu kabul etmeyişini zahir meselelerle sınırlandırmıştır. Kapalı meselelerde ise insanları birçok şekilde mazur görmüştür. Cehalet mazeret midir, değil midir tartışması esasen zahir meseleler üzerinde gerçekleşmiştir. Âlimlerin bazıları büyük şirkte cehaleti mazeret olarak görmezken, İbni Teymiye, İbni Kayyım ve İbni Hazm gibi Hanbelî ve Zahiri ekolün büyükleri büyük şirkin zahir meselelerinde de cehaleti mazeret kabul etmiştir. Bu meseledeki nakiller için “İşkaliyyetu’l İ’zar bi’l Cehl fi’l Bahsi’l Agdi” kitabına bakılabilir.

    Zahir olmayan meselelerde ise büyük şirkte cehaleti mazeret görmeyen âlimler dahi cehaleti mazeret olarak kabul etmiştir. Bunun ile alakalı Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi’nin Tekfirde Aşırlıktan Sakındırma Hususunda Otuz Risale isimli kitabının 27. Bölümü “Açık Olmayan Meselelerde Cehalet Özrünü Muteber Kabul Etmemek” kısmına bakılabilir.

    (2) (çevirmen tarafından eklenmiştir): Burada şunu zikretmekte fayda vardır. Bazı kardeşler oy verme meselesini gökyüzünde güneş gibi açık olarak kabul edebilir. Evet, bu kardeşe nisbetle bu mesele zahirdir. Ama kendisi hakkında hüküm vereceğimiz kimselere nisbetle ise oy verme meselesi kapalı bir meseledir. İnsanların avamı nezdinde bu meselenin hükmüne ulaşma noktasında hakiki bir acizlik söz konusudur diyebiliriz. Çünkü onların indinde muteber kabul edilen kaynaklar bu olayın hakikatini gizlemekte veya kendi içtihadı sonucunda farklı bir görüşe varmaktadır. Şimdi biz nasıl olur da bu şekilde üzerinde karartmanın ve munakaşanın gerçekleştiği bir mevzuyu zahir kabul edip, bu meselede hata yapan İslam’a intisab etmiş kimseleri tekfire yöneliriz. Bu nokta üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekir. Allah en iyi bilendir.

    (3) (çevirmen tarafından eklenmiştir): Burada şöyle bir itiraz gelebilir. “Bu insanlar ne zaman Müslüman oldular ki. Biz zaten İslam akdi sabit olan hiç kimseye kafir demiyoruz.” Deriz ki, işte verdiğiniz bu cevab, hilafetin düşmesinden sonra İslam topraklarında kafirlerin Müslümanlara yaptığı baskı, zulüm ve dejenerasyon hareketlerini hiç okumadığınızı ve bunları doğru değerlendirmediğinizi açıkça ortaya koymaktadır. Bu sorunun sorana nisbetle verilmiş cevabıdır. Türkiye’de camilerdeki yaz kurslarına gidip’te “32 Farzı” öğrenmeyen neredeyse çok az insan vardır. Son zamanlarda sivil toplum kuruluşlarının ve benzer kurumların insanlara öğrettikleri temel bilgiler, bir insanın İslama intisab edilebilmesi için gereken icmali malumatlardır. Ve insanlar bunları Müslüman oldukları için öğrenmektedirler. Diğer tafsili bilgiler ise açık ve kapalı meseleler ve bunlardan doğan hüküm farklılıkları tahtında bireysel olarak incelenecek meselelerdir. Bunun için aslı kafir hükmünü kendisini İslam’a nisbpet eden ve başından büyük badireler geçmiş zavallı Müslümanlara hamletmek Muhammedi bir ahlak değildir.

    (4) Burada şöyle bir itiraz gelebilir. “Bu insanlar ne zaman Müslüman oldular ki. Biz zaten İslam akdi sabit olan hiç kimseye kafir demiyoruz.” Deriz ki, işte verdiğiniz bu cevap, hilafetin düşmesinden sonra İslam topraklarında kafirlerin Müslümanlara yaptığı baskı, zulüm ve dejenerasyon hareketlerini hiç okumadığınızı ve bunları doğru değerlendirmediğinizi açıkça ortaya koymaktadır. Bu sorunun sorana nisbetle verilmiş cevabıdır. Türkiye’de camilerdeki yaz kurslarına gidip’te “32 Farzı” öğrenmeyen neredeyse çok az insan vardır. Son zamanlarda sivil toplum kuruluşlarının ve benzer kurumların insanlara öğrettikleri temel bilgiler, bir insanın İslama intisab edilebilmesi için gereken icmali malûmatlardır. Ve insanlar bunları Müslüman oldukları için öğrenmektedirler. Diğer tafsili bilgiler ise açık ve kapalı meseleler ve bunlardan doğan hüküm farklılıkları tahtında bireysel olarak incelenecek meselelerdir. Bunun için aslı kafir hükmünü kendisini İslam’a nisbet eden ve başından büyük badireler geçmiş zavallı Müslümanlara hamletmek Muhammedi bir ahlak değildir. (Çevirmen)


    (5) Bu cümle Şeyh Makdisi’nin Otuz Risale isimli kitabının 31 meselesinde izah edilen konudur. Bu konuda yapılan hatalar üzerinde Şeyh bu bölümde ayrıntılı bilgi vermiştir. Burada iki noktaya dikkat çekmek istiyoruz.

    Birincisi, 31. Meselenin Türkçe tercümesinde ilk paragrafta çok ciddi bir hata söz konusudur ki zaten bu mesele bu yanlışı düzeltmek için yazılmıştır. Türkçe tercümede şöyle geçiyor: Şubhesiz tağutları tekfir etmek, Tevhid’in şartı ve yarısıdır. Tağutu tekfir etmeyen kişi, kopması mümkün olmayan sağlam ipe sarılmamış ve böylece helak olan kafirler zümresinden olmuş olur…”

    Altını çizdiğimiz ifade 31.Meselede yapılan yanlışın kendisidir. 31. Mesele tağutu tekfir etmenin imanın sıhhat şartı olmadığını ifade etmek için kaleme alınmıştır. Bu meselenin Arabca metnindeki أنّ الكفر بالطواغيت هو شطر التوحيد وشرطه“ “Tağutu inkar etmek” ibaresi, sanki أنّ التكفير بالطواغيت هو شطر التوحيد وشرطه” “Tağutu tekfir etmek” olarak çevrilmiştir. Bu mesele ise “Tağutu inkar etmek” ile “Tağutu tekfir etmenin” farklı şeyler olduğunu izah etmek için yazılmıştır. Tağutu inkar imanın sıhhat şartlarından olmasına karşın tekfiri böyle değildir. Kitabın yeni baskılarında bu hatanın tashih edilmesini kardeşlerden dileriz.

    İkinci mesele ise “فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ” “Kim tağutu inkar ederse” ve “كَفَرْنَا بِكُمْ” “sizi inkar ediyoruz” gibi Kuran’da geçen ifadeler, “Kim tağutları tekfir ederse” ve “Sizi tekfir ediyoruz” gibi manalandırmaktır. Bu “كفر ب” kelimesini “تكفير” kelimesi ile aynı manaya geldiğinin iddia edilmesidir ki bunun lügatte böyle bir karşılığı bulunmamaktadır. Denilirse ki “كفر” fiili “ب” ile muteaddi olur, deriz ki buna Arabca lügatlerden delil getirilmesi gerekir. Bu durumda kafirler hakkındaki şu ayete “إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ” “Allah’ın ayetlerini tekfir edenler” diye, şu ayeti de “الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ” “Rablerini tekfir edenler” diye çevirmemiz gerekir ki bunun sahih olmadığı ortadadır. Öyleyse Allah’ın dininde keyfi konuşmaktan Allah’a sığınmak gerekir. (Çevirmen)
  2. HCT

    HCT İyi Bilinen Üye Süper Moderatör Kullanıcı

    Akhi Allah Subhanehu bu yazıyı dillendirenden de, not alandan da, çevirenden de ve bize paylaşan senden de razı olsun.

    Çok faydalandım inşaAllah, kardeşlerime tavsiye üşenmeden ince ince okumalarıdır. Allah'ın lutfudur, bu gece bazı kardeşimle tağut meselesini muteala yaparken bir kaç konu açıkta kalmıştı. Şimdi bu yazıyı okudum ve bazı notlar aldım. İnşaAllah sabah gidip onlarla da paylaşacağım.

    Tekrardan çok teşekkür ederim, Allah Teala yaptıklarımızı rızasına uygun ve kabul buyursun.
  3. Ahmed Musa

    Ahmed Musa Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Şeyh burda erdoğan ı tekfir ediyor oy kullananları etmiyor olarak anladım akhi yanlış mı anlamışım acaba
  4. halitbinvelid

    halitbinvelid Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    ebu ömer hamza kardeş sorunun cevabı buyur:


    الجواب المفيد

    بأن المشاركة في البرلمان وانتخاباته مناقضة للتوحيد

    SORU

    PARLEMONTO SEÇMİLERİNE KATILMANIN HÜKMÜ NEDİR?

    PARLEMONTO SEÇMİLERİNE KATILAN HERKESİ TEKFİR EDİYORMUSUNUZ?

    YOKSA SİZ BU KONUDA TAFSİLATA MI GİDİYORSUNUZ?

    SEÇİMLER KONUSUNDA İNSANLARA NASİHATLERİNİZ NELERDİR?

    BU KONUDAKİ DELİLLERİ ZİKREBİLİRMİSİNİZ?



    CEVAP:

    FAYDALI CEVAP

    PARLEMNETOYA GİRMEK VE PARLEMENTOYA MİLLETVEKİLİ SEÇMEK(SEÇİMLERDE OY KULLANMAK) TEVHİDİ BOZAR

    Allah’a hamd, rasulüne(s.a.v)ve ona dostluk kuranlanlara da salât ve selam olsun.

    Âlimler fıkhi kaidelerinde şöyle beyan etmişlerdir.

    Bir şeye hüküm vermek, onu iyice bilmek ve tanımaktan geçer. Dolayısıyla öncelikle seçimlerin hakikatini ve içeriğini, Parlamentonun mahiyetini bilmek gerekir ki, bu konuda bir hüküm verilebilsin. Bunlar bilindikten sonra Parlamentoya girme ve parlamentoya girecekleri seçme konusunda hüküm vermek kolaylaşır. Daha sonra bu konularda Allah’ın hükmü ortaya çıktıktan sonra hiç kimse Allahın yasaklarını çiğneyemez ve sınırlarını aşamaz, kendi heva ve arzusuna yahut kendi görüş veya ne kadar da süslü olsa da güzel gördüğü şeyleri yapamaz.

    Rabbimiz şöyle demiştir: “Hüküm(koyma-hükmetme) ancak Allah’a aittir.” Bu ayet umumidir. Bundan dolayı hiçbir davetçi çıkıp bu ayeti, yöneticilere yorumlayamaz. Zira böyle yaparlarsa hem kendileriyle ve hem de davetleriyle çelişkiye düşerler…

    Parlamentolar; iddia ettikleri ve isimlendirdikleri gibi milletlerin yahut halkların yasama meclisleridir. Esasında bu meclisler ümitsizliğe düşmüş Arap âleminin içerisin de bir kısım tağutların, tağut yandaşlarının ya da avanelerinin yasama meclisidir. Bunun yanında halktan bazıları da bu tağutlara ortaklık etmektedir. Parlamentoların durumu her ne olursa olsun ister sahiplerinin ve kölelerinin koymuş olduğu en yüksek batı standartlarında bir konumda olsun ister doğu da memleketlerimizde olduğu gibi işlevlerini olsun fark etmez. İki koç tokuşmaz(Batı ve doğu meclisleri)çünkü bütün bu meclislerin ana gayesi ve esas görevi yasa koymaktır.

    Bu yüzdendir ki, bu meclislerin ana gayesi ve esas görevinden kaynaklanan ve insanlar arasında bilinen ve meşhur olan ismi “Yasama Meclisleri”dir.[1] Özellikle Mısır ve Ürdün parlamentolarından bahseden “Parlamentonun Anayasa hükümleri ve tatbiki icraatları”[2] adlı kitapta, ikinci konu ve “Parlamentonun Görevleri” başlığı altında: “Parlamentonun ilk görevi; yasa koymaktır”dinilir. (Sayfa, 149)

    Zaten anayasa da bu belirtilerek parlamentonun diğer fer-i görevleri arasında esas görevinin ve ana gayesinin yasa koyma olduğu açıkça ifade edilmiştir. Meclislerin çalışma sınırları, üzerine kurulan esaslar, icra edilecek işlerin belirlenmesi ve esas görevlerinin tespiti hususuna da anayasa da açıkça yer verilmiştir.

    Hakka ulaşmak ve hakkı anlamak isteyen kimsenin ezberlemesi için anayasa da yer alan bu konudaki maddeleri harf harf ve rakamlarıyla ilginize sunuyorum. Böylelikle Allah’a iftira atan ve açık şirki meşrulaştıran batıl taraftarlarının beyinlerini paramparça etsin.

    Meclislerin esas görevinin hakikati konusunda anayasada yer aldığı üzere şöyle denilir:

    Büyük millet meclisinin esas görevi Ürdün anayasasının 25. maddesi şöyledir: Bu meclis yasama görevini yerine getiren, bu milletin meclisi ve mülküdür. Bu millet meclisi milletvekillerinden ve senatörlere görev yapar. Bu büyük millet meclisinin yerine getirmiş olduğu yasama kaynağı; meclisin esas görevidir. Ürdün anayasasının 24. Maddesin de zaten bu belirtilmiştir.

    Bent(1): Yasama yetkisi milletindir…[3]

    Bent(2): Anayasa da belirtildiği üzere yasama yetkisi milletindir.

    Madde(80)millet meclisi ve senato da üye olan her kes görevlerine başlamadan önce meclisin önünde şu metin ile yemin eder: “Krala, vatana bağlı kalacağıma ve anayasaya bağlı kalacağıma Yüce Allah üzerine yemin ederim”[4]

    Madde(84) bend(2): Anayasa alınan kararın aksini beyan etmedikçe başkanın dışında iki mecliste(senato ve millet meclisi)hazır olan üyelerin çoğunluğuyla kararlar almaya yetkilidir.

    Madde(91): Başbakan her çıkan kanunu; red etme, düzeltme veya kabul etme konusunda yetkili olan millet meclisine sunar. Bütün durumlar da alınan kararlar aynı şekilde senato meclisine sunulur. Her iki meclis ve kral onaylamadığı müddetçe hiçbir kanun çıkarılamaz.

    Senato veya millet meclisi olsun; on kişi veya daha fazla üye tarafından kanun önergesi verebilir. Verilen kanun önergeleri mecliste bulunan ilgili komisyonlara sunularak görüşleri alınır. Şayet meclis verilen kanun önergesini kabul eder ise yasa olarak çıkartılması için hükümete hazırlayarak havale eder ve böylelikle önerge kanunlaşması için meclise sunulmuş olur.

    Madde(34) bent(2):Kral; Anayasada yer aldığı üzere millet meclisini toplantıya çağırır, açılışını yapar, te’cil eder ve meclisi dağıtır.

    Bent(2):Kral;milletvekillerinin görevini yapabilir.

    İşte bu Ürdün halkının kanunlarıdır. Din edinmiş oldukları, yüceltip mukaddes gördükleri anayasa da yer alan maddeler bunlardan ibarettir. Bu ana meclis üyelerinin ifa etmiş olduğu görevleri açıkça beyan etmiş ve yasamanın anayasaya göre olması gerektiği, konulmuş olan kanun maddelerine uygun olması gerektiğine ve dolayısıyla bütün konulacak yasalarında anayasa da yer alan küfri ve cahili kanunlar çerçevesinde çıkartılması gereğine açıkça yer verir.

    Bu açıklamalardan sonra hiç kimse bu parlamentoların hakikati konusunda felsefe ve edebiyat parçalamaya kalkmasın. Yahut ta kalkıp parlamentonun yaptığı işleri heva ve arzusu doğrultusunda yorumlayarak milletvekillerinin esas ve ana görevi olan yasamayı bir takım aldatıcı ve yanıltıcı isimlerle isimlendirmeye kalkmasın.

    Parlamentoya katılma ve seçimlere katılmaya gönül verenler her ne kadarda tevillere de girseler ve başka isimlerle de isimlendirseler meclisi hakikatinden çıkartamazlar. Çünkü önemli olan isimler ve dış görünüş değil mana ve gerçeklerdir.

    Aslında isimler üzerinde ilk oyun oynayıp isimlerin ve kavramların hakikati değiştiren iblistir. Yasak olan ağacı; ebedilik/ölümsüzlük ağacı diye değiştirmesi bu işin öncülüğünü yaptığını gösterir. Dolayısıyla da her kim isimlerle oynayıp bir takım hakikatleri batıl gösterirse lanetlenmiş iblisin yolundan gitmiş ve onu örnek almış demektir. Rasulullah(s.a.v)’de haber vermiştir ki: “Ümmetinden bazı kimseler içkiyi farklı isimlendirip içeceklerdir.”

    Söyler misiniz, bazı kimselerin içkiyi farklı isimlendirmesi içkinin hakikatini değiştirmiş midir? Yahut bazı kimselerin böyle yapması içkinin şer-i hükmünü değiştirmiş midir?

    İşte görüldüğü gibi Allah’ın kitabından ve resulünün(s.a.v)sünnetinden; şer-i herkes tarafından kabul edilen delillerle Allahın hükmü bu konuda böyledir. Biz her hangi bir anlaşmazlıkta ancak ve ancak Allah’ın hükmüne başvururuz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa, 59)

    Şu zikretmiş olduğumuz sözler şer-i delillerle ispatlanıp desteklendiğinde sen bir Mümin olarak bunu kabul etmen ve tam bir teslimiyelet ile teslim olman gerekiyor. Bununla birlikte imanın ve teslimiyetin bizlerin sözlerine değil bilakis delil olarak sunmuş olduğumuz Allah tealanın ve rasulünün(s.a.v)sözlerine olmalıdır. Şayet sözlerimizi Allah’ın kelamı ve rasulünün (s.a.v) sözleri ile desteklenmemiş ve delillendirilmemiş olarak görürsen sen buna önem verme ve söylediklerimizi elinin tersi ile reddet.

    Birincisi: Anayasalarında madde(25) de zikredilmiş olan: büyük millet meclisinin esas görevi yasamadır. Hiçbir şart ve sınırlama getirilmeden yasama tamamen meclise ve krala aittir. İşte bu apaçık bir küfür ve şirkin ta kendisidir. Nitekim Allah telanın bütün peygamberlerini insanlara göndermesinin yegâne sebebi; küfrü ve şirki yıkması, bu konuda insanları uyarması ve inkâr etmeleri için göndermiştir. Allah peygamberleri, göndermesi; insanlara şirk ve küfür karanlığından çıkarmak, bu pisliklerden uzaklaştırmak, tevhid nuruna ulaştırmak ve tertemiz şeriatıyla tanıştırmak içindir.

    Rabbimiz şöyle buyurmuştur:“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”(Zümer, 65)

    Şüphesiz şirk mevcudatın içinde en büyük fesat ve Allah’a karşı işlenmiş en büyün isyandır. Bunun için Allah Teâlâ şöyle burmuştur: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisa, 48)

    “ Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 116)

    “Kim Allah’a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” (Maide, 729

    “Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının.Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler (olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.” (Hac, 30-31)

    Müslüman kimsenin bilmesi gereken meselelerden biri de tarih boyunca insanların Allah tealanın rabliğinde şirke düşmedikleridir. Yani bunun anlamı insanların Allah tealanın; yaratıcı, rızık verici kâinatı bütünüyle yönettiğini biliyorlardı. Peygamberlerin öldürülmesi, düşmanlık edilmesi, eziyet edilmesinin sebebi ise; yaratmada, rızık vermede, kâinatı yönetmede değil idi. Asıl Allah tealaya şirk koşulmasının sebebi; ibadette, itaate, yasamada, haram (yasak) ve helallerin (serbestler) belirlenmesinde idi.

    Bundan dolayı rabbimiz bunlar gibi kimseleri kötüleyerek şöyle buyurmuştur:“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 31)

    Nitekim herkes bilmektedir ki; insanlar, hahamların ve rahiplerin rızık veren yahut yaratıcı olarak görmemeleridir. Böyle bir iddiada bulunmamışlardır. Buna rağmen onları rab edinmelerini ibadet(itaat)konusunda olmuştur. Bu ayetten hemen sonra rabbimiz aynı ayette şöyle buyurmaktadır: “

    İnsanlar, hahamlara ve rahiplere ibadet etmemelerine rağmen Allah teala yaptıklarına ibadet demiştir. Yani insanlar, onlara; namaz kılmamakta ve onlar için oruç tutmamakta idiler. Şayet insanlardan kendilerine namaz kılmalarını, oruç tutmalarını isteselerdi zaten insanlarda açıkça bunu yapmazlardı.

    O halde insanların onlara ibadetleri yani itaatleri; yasamada, helal (serbest) kılmada ve haram (yasak) kılmadadır. İşte Allah tealanın ayette haber vermiş olduğu bu insanların şirkleri bu idi.

    Bunun için Muhammed bin Abdüvehhab “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı Tavhiddir” kitabında, bu ayeti delil alarak “Kim Allah’ın haram kıldıklarını helal ve helal kıldıklarını haram kılma konusunda Âlimlere ve emirlere(liderler)itaat ederse hiç şüphesiz onları rab edinmiş demektir.” Başlığı altında: bu ayetin tefsirin de: rasulullah(s.a.v)bu ayetleri okurken Adiy bin Hatim Et Taiy yanına girdiğin de; Adiy-İbadetin sadece namaz, oruç, secde gibi şeylerden ibaret olduğunu zannederek-;

    Ey Allahın resulü! İnsanlar onlara ibadet etmemişlerdi” dedi.

    Bunun üzerine Peygamber (s.a.v); hahamlar ve rahipler; haramları(yasaklar) helal (serbest), helalleri (serbestler) haram (yasak) kılmamışlar mıydı? [5]

    Adiy: evet, kılmışlardı.

    -Peygamber(s.a.v):İşte bu onlara ibadetin ta kendisidir.” Demiştir.[6]

    Ayetin bu yöndeki tefsiri konusu aynı şekilde Huzeyfe’den (r.a) ve başkalarından da sahih olarak gelmiştir.

    Bu deliller apaçık bir şekilde göstermektedir ki: Her kim kendisi yasama yapar ya da başkalarına bu yetkiyi mutlak olarak verir ise küfre girmiş demektir. Bu deliller çok net bir şekilde bunu ifade etmektedir. Her kimde sonradan ortaya çıkmış olan bu dini kabul eder, yasa koyanlarla aynı düşüncede olur yahut yasa koyanlarla ittifak içerisinde olur ise, bu kimsenin hükmü de yasa koyanların hükmünün (kâfir) aynısıdır.

    Buna (kâfir olduklarına) delalet eden açık bir başka delil ise: “Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.” (Enam, 121)

    Dikkatlice ayet üzerinde düşün, iyice bak. Göreceksin ki Allah Teâlâ yasama da itaat edenlere nasıl hüküm vermiş yeryüzünde ki en büyük fesat olduğunu belirtmiş ve şirk vasfını vermiştir. Bir takım putlara da ibadet etmeseler de, onlar için namaz kılmasalar da bu vasfı üzerinde bulunduranlara müşrik demiştir.

    Hâkim ve başkalarının ibni Abbas’dan (r.a)[7]sahih yollarla nakletmiş oldukları rivayette: bu ayet, münakaşa eden müşrikler ile Müslümanlar hakkında inmiştir. Müşrikler onlara yasama konularından sadece bir tanesin de; “koyun vb hayvanları kim öldürürmüş ise, öldürülen hayvan, kim tarafından kesilmiştir? Dediler.

    Müslümanlar: öldüren Allah tealadır.

    Müşrikler: Öyleyse Allah’ın kestiği hayvan ne hükmünde olur? Sizlerin demir bıçağınızla kestiğiniz helal oluyor da nasıl olur da Allah’ın altın bıçağıyla kesmiş olduğu haram oluyor?

    Bu nedenle Allah Teâlâ: “Onlara itaat ederseniz/boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.” (Enam, 121) Ayetlerini indirdi. İşte bu rabbani bir hükümdür. Önünden ve arkasından asla bir batıllık gelmez. İfade etmek gerekir ki bu asla hata edebilecek, isabetli görüş bildirebilecek olan bir müctehidin görüşü değildir.

    Bu çok açık, semavi ve muhkem(kesin/kati-i)bir hükümdür. Dolayısıyla her kim yasama hususunda sadece bir hususta dahi Allah’ın dışında başka bir şeye itaat eder, tabi olur ise müşrik olmuş demektir. Zira itaat etmiş olduğu kimseye; namaz kılmamış, oruç tutmamış veya secde etmemiş olsa da, o kimseyi rab edinmiş ve Allah’a şirk koşmuş olur.

    O halde mutlak olarak yasa/hüküm koyan kimseye itaat eden, kendisi yasa koyan, yasa koyması için başkasını seçen, başkası tarafından yasa koyması için seçilen kimsenin hali nice olur?

    “Yoksa Allah'ın izni olmadığı halde onlar için dini kurallar ve yasalar ortaya koyan ortakları mı var? Daha önce belirlenmiş bir karar olmasaydı onların arasında yargı verilirdi. Zalimlere acı bir azap vardır.” (Şura, 21)

    “… O(Allah), hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.”(Kehf, 26)

    Yedi kıraat’tan biri olan İbni Amir kıratına göre: “Sen; Allahın hükmüne hiçbir kimseyi ortak koşma” olarak okumuştur.

    Bu konu hakkında birçok kat-i delil vardır. Bu yüzden bu tür hükümleri kabul etmeyen kimse; hiçbir şekilde ağzını eğip bükerek, söylenenlere karşı çıkarak münakaşaya giremez. Konuyu uzatacağımızdan korkmamış olsaydık ve bu risalemiz birkaç satırdan ibaret olmamış olsaydı sana bu konuda daha çok deliller sunabilirdik. Fakat görüldüğü gibi hakkı arayan, delil isteyen, hidayete tabii olmak isteyen kimse için aslında bu deliller çok yeterlidir. Önemli olan da zaten delillerin çokluğu meselesi değil, sunulan delillerin sahih olması ve delil olmaya uygun olmasıdır. Hakkı arayan kimseye sadece Allah’tan bir delil dahi yeterlidir. Bir ayet yeterlidir. Fakat Allah tealanın fitneye düşürmeyi istediği kimseye yeryüzü dolusunca delil ve burhan da getirsen yine de kafasını azıcık kaldırıp bakmaz.

    İkincisi: Meclisin ve tağutunun yerine getirdiği yasamanın kaynağına gelince yahut bu yasama kaynağı sayesinde ifa etmiş olduğu görevi yerine getirirken tutmuş olduğu yola gelince; Anayasa müşrikleri bu konuyu elbette sınırlamaksızın sonuna kadar bırakmış değillerdir. Bilakis bunun çerçevesini yine Anayasa maddeleriyle sınırlandırmışlardır. Bu yukarıda belirtmiş olduğumuz 24. Madde açıkça görülmektedir. Söz konusu madde de belirtildiği üzere; yasama, yargı ve yürütme; anayasa da belirtildiği şekilde yerine getiriler. Bu madde açıkça göstermektedir ki, mecliste bulunan yasa yapan milletvekili küfri görevini ve yetkilerini yerine getirirken sadece insanlar tarafından konulmuş olan yasalar çerçevesinde görevini yerine getirir.

    O halde yasama işini mecliste bulunan müşrikler anayasaya göre yaparlar. Bu fitneye maruz kalmış olanların bazılarının iddia ettiğine yahut isimlendirdiği gibi yapılan yasama İslami de! Olsa, durum böyledir.[8] Hakkı görmek, hakka ulaşmak isteyen kişinin parlamento oturumlarının zabıtlarına ulaşarak şu söylediklerime ne kadar doğru olduğuna dair birçok kanıtı orada görebilir.[9]

    Mesela: bazı sakallı milletvekilleri[10] bir kısım yerlerde içki içilmesinin yasaklanması ya da azaltılması için yasa teklifi sunmuşlardır.

    Elbette meclistekilere göre bu sunulan yasa önerisinin yasalaşması için geçerli deliller ve anayasanın hangi maddesine dayandırıldığı da sunulması lazımdır.

    Böylelikle yasama meclislerinin; bağlı kalmaları gerektiği ve sınırları dâhilinde hareket etmeleri gereken(kuran ve sünnet kaynakları değil) kaynakların anayasa maddeleri olduğunu bilmiş oldun. Öyle ki bazı milletvekilleri içkinin yasak kılınması için yüzlerce ayet ve hadiste sunmuş olsa bu sunulan yasa teklifi direkt olarak meclise sunulamaz. Zira sunulan öneri anayasal ne de yasal olarak bile anayasanın önsözünde daha önce belirtilmemiştir. Dolayısıyla sunulacak yasa teklifleri bile anayasal ve yasal olarak daha önce anayasa kanunları arasında yer alması gerekir. (Çıkarılan kanunların kaynağı yahut sınırları kuran ve sünnet değildir.)

    O halde bu meclislere göre; kuran ve sünnetten ayet ve hadisler anayasal bir kanun ile desteklenmediği müddetçe hiçbir değer kazanmaz. Nitekim buda göstermektedir ki, bu meclislerde egemen olan Allahın kitabı; kuran değil, onların anayasalarıdır. Daima onların yasaları hâkim, kuran ise her daim mahkûmdur.

    Yazıklar olsun sizlere… Yazıklar olsun sizlere…

    İşte bu, mevcut şart mevzuatlarının en önemli ve en düşük aşamasıdır. Şayet bu ilk aşama da kuran ve sünnet yasama kaynağı olarak kabul edilmiş olsa bile ileride başka bir aşama ve daha başka bir aşama vardır. Bununla birlikte kuran ve sünnet yasama kaynağı kabul edilmiş olsa bile elbette tamamen kuran ve sünnette varid olduğu üzere değildir. Bu ilgili ayet ve hadisler; yasalaşırken bir takım tahrifata, değişikliğe, budamaya, esnekliğe tabii tutulur. Daha sonra bu sunulan tasarı ya kabul edilir ya da reddedilir. Çünkü küfri yasama mercileri olan milletvekillerinin önünde de bir takım koşullar vardır.

    Bu koşullardan bazıları şöyledir:

    1- Sunulan yasa teklifi; On milletvekili ve daha fazlası tarafından sunulabilir.

    2-Sunulan yasa teklifi; anayasal kanunlarla uyumlu ve anayasa da belirtilen her hangi bir madde ile tutarsızlığı olmamalıdır.

    3- Sunulan yasa teklifi; Anayasa ile güvence altına alınmış kişisel özgürlükleri de kısıtlamaması gerekir.

    4- Sunulan yasa teklifi;(kuran ve sünnete göre değil de) Ülkede var olan yasalara göre düzenlenir.

    Bunların dışında anayasa ve diğer yasalar tarafından belirlenen koşullarda yer alan diğer metinler vardır.

    Bu küfür olan koşullar yerine getirilirse sunulan yasa teklifi, tatbiki olarak mevzuat sürecinin ilk aşamasına alınır.

    Daha sonra Temsilciler Meclisi değerlendirilmesi için ilgili komiteye iletilmek üzere bir alt komisyona sunar! Bu komisyon ilgili komite heyetine görüşünü sunarak yasa teklifi ile ilgili görüşünü sunar.

    Komisyon sunulan yasa teklifini ya reddeder ya da kabul eder yahut bir takım düzeltmeler yapar. Komisyon tarafından kabul edilen yasa teklifi 95. Madde belirtildiği gibi mecliste kanun düzeyinde tartışılmak üzere bu defa görüşülmek üzere yasayı meclise gönderir. Nitekim Mecliste bu yasa teklifi madde madde görüşülür. Daha sonra mecliste kabul edilme, reddetme ya da bir takım düzeltmelere gidilmesi için oylamaya sunulur. Mecliste hazır bulunan milletvekilleri tarafından onaylanan yasa tasarısı, 84. Madde geçtiği üzere şayet çoğunluğun hevasına (istek ve arzusuna) uygun bulunup oylanır. Halen sunulan yasa tasarısı yasalaşmış değildir. Daha sonra Senato'ya sevk edilir. Yine burada da diğer alt komisyonlarda icra edilen aynı işlemler uygulanır. Alt komisyon yasa hakkında görüşünü bildirir. Daha sonra birçok tartışma ve kavgadan sonra bu komisyon yasa teklifini kabul ederse sadece kral ve kendi adamlarından olan başka hiç kimsenin kabul edilmediği senatoya görüşülmek üzere sevk eder.

    Ürdün anayasasını 36. Maddesin de belirtildiği üzere: Kral Senato başkanı da dahil olmak üzere Senato üyelerini belirler. Aynı zamanda senato üyesi olabilmek için aşağıdaki tabakalarından birisinde yer almak gerekir:

    Daha önce başbakan veya eski bakanlar, büyükelçiler, komisyon ve başkanları, parlamentoların, başkanları, Yargıtay, Temyiz, Yargıtay delegeleri, askeri ve sivil mahkemelerde görev yapmış hakimler, en az tugay komutanlığı yapmış emekli astsubaylar ve daha üst rütbelilerden oluşur.

    İşte bu kimselerin hevasına göre değerlendirilerek sunulan yasa teklifi kabul edilirse yine de sunulan tasarı yasa haline gelmez ta ki tağut onaylayana kadar. Bunların hepsi 93. Madde yer alır.

    Kanun maddesinde şöyle demektedir: sunulan bütün yasa teklifleri başbakan tarafından millet meclisine görüşülmek üzere sunulur. Meclis kabul etme veya red etme hakkı yahut düzeltme hakkına sahiptir. Hiçbir kanun teklifi millet meclisi ve senato tarafından kabul edilip kral onaylamadığı müddetçe yasa haline gelmez. Elbette kralın da onay için sunulan yasa tasarısını onaylama ve red etme hakkı vardır. Hatta aslından tekrar görüşülmesi için millet meclisine öneriyi tekrar geri de gönderebilir.

    Söyler misiniz, bundan daha açık ve daha büyük bir küfür varmı dır?

    Bu yapılanlar insanların heva ve arzusu ürünü olan bu kanunlar yeryüzü ve gökyüzünün sahibi olan, Cabbar olan Allah telanın kanunlarının önüne geçirilmemiş midir? Yoksa bu yapılanlar nedir, söyler misiniz?

    Bu aşağılık, kâfir yasa koyanların yasalarının; tek ve bir olan hak Teâlâ tarafından Nuh(a.s)’a ve diğer bütün peygamberler ve bizlere kanun koymuş olan Allah tealanın kanunlarının önüne geçirilmesi değildir de, nedir?

    Söyler misiniz; Allaha bundan daha büyük düşmanlık ve Allah’a karşı bu denli bir inatçılık olabilir mi? (Küfürde)Bundan daha ötesi olabilir mi?

    Söyler misiniz; (Allaha karşı) bundan daha büyük saygısızlık ve (Allahı) küçük görme olabilir mi?

    Bütün bunlar Allah tealanın yasalarını oyun ve eğlence edinme değildir de, nedir?

    Bu kadar açık ve net bir küfür ve şirkden sonra tecehhüm ve irca ehli kimseler çıkıp; sizin iddia ettiğiniz gibi; bu kimseler, tağut yasalarını, bir ve kahhar olanın yasalarından üstün tutmuyorlar” diyebilmektedirler. Bunların bazı ruhbanları (hoca ve şeyhleri) ise; yasa koyan kâfirlerin küfür dinlerini tutuyorlar tek ve kahhar olanın yasaları ile kıyaslayarak, islam devletinde hükmeden muvahhid bir kadı ile kıyaslamaya kalkıyorlar.

    Nitekim utanmıyorlar ve diyorlar ki: bu kadı, facir ve isyankâr bir kimseye, rüşvet aldığından ya da heva ve arzusu doğrultusunda hüküm vermesi ile kıyaslıyorlar. Bu zavallı miskin, yasa koyanlar ile bu islam kadısını birebir kıyas ediyorlar. Böyle bir kadı nasıl Allahın kanunlarının önüne diğer yasa koyucuların kanunlarını geçirirse kâfir olursa, bu yasa koyucuları bu kadıya kıyaslayarak yasa koyanların kanunlarının daha üstün ve daha güzel olduğunu söylemedikleri müddetçe kâfir olmuyorsa, yasa koyanlarda böyledir diyorlar. İddialarına göre bu kadı ancak kalben inkâr eder ise, o zaman Allahın dininden çıkar diyorlar.

    Bizler burada, (küfür devletinde)kâfir yasa koyanlar ile (islam devletinde)Müslüman olan zalim ve isyankar kadıyı bir tutarak bu fasid kıyasa gidenleri görmezden gelerek, bu risalemiz dışından birçok yerde reddiyeler verdiğimizden dolayı diyoruz ki:

    Yukarıda bahsettiğimiz; şer-i nasların iptali, kuran ayetleri ve rasulullah’ın(s.a.v)sünneti ile amel etmeme gibi şeyler ancak insanlar tarafından konulmuş anayasa kanunları çerçevesinde hareket edilmektedir daha sonra bu kanunlar milletin en rezil kimseleri tarafından ele alınarak tartışılıyor; ya kabul edliyor ya reddediliyor ya bir değişikliğe gidiliyor yahut başka bir kanun çıkartılıyor. Söyler misiniz bu yapılanlar, heva ve arzularına göre kanun çıkarmalar, tartışmalar; Allahın kanunlarının önüne, bunların koymuş olduğu yasaların geçirilmesi değildir de, nedir?

    Bu apaçık hüküm koyma değil midir! Bu kanun koyucuların kanunlarının, heva ve arzularının Allahın kanunlarının önüne geçirilmesi değil ise nedir? Yahut insanların koymuş olduğu kanunlar, Allahın kanunlarının önüne geçirilmesi ve daha üstün tutulması nasıl ve ne zaman olmaktadır, bana söyler misiniz?

    İlk müşrikler; putlarını Âlemlerin rabbi olan Allah teala ile eşit tutup, ortak gördükleri zaman bunu rabbimiz inkâr etmiş ve onların pişmanlık duydukları zaman şöyle söyleyeceklerini haber vermiştir:

    “…………………………………………………..


    İşte görüldüğü, gibi kendi ilahlarını veya ortaklarını yahut benzerlerini kahhar olan tek olan Alemlerin Rabbi ile eşit tutanların halidir. O halde kendini, farklı farklı rablerin yasa koyan ortaklarını; ilahlar, hükmedenler(kanun koyanlar)ve Allah tealanın yasalarını değiştiren ya da başka kanunlar koyan, Allahın kanunlarına, koymuş olduğu sınırlara, dinine ve ayetlerine hükmedip tasarruf eden kimselerin hali nice olur?

    Şayet onlar Allahın şeriatını kendi kanunları doğrultusunda değiştirmiyorlarsa, etkisiz ve hükmetmeyen kılmıyorlar yahut Allahın kanunları içerisinden yasa yaptıkları iddia ediyorlar ise yahut Allahın kanunlarına arz ederek yasalar koyuyorlar ise pekâlâ neden Allahın koymuş, değişmez olan yasalarını tartışmaya ve görüşmeye açıyorlar ki? Nitekim daha önce de değinildiği gibi onların yasamaları görüşme ve tartışma üzerine kurulmuştur. Bu bile Allahın kanunları ile oyun oynandığının ve Allahın kanunlarının üzerine kanunlar konulduğunun açık bir göstergesidir. Bu ise çok açık bir küfür ve çok net bir şirktir.

    İşte görüldüğü gibi bu yasa koyanların yapmış oldukları bu derece çirkin ve kötüdür. Allahın laneti zalimlerin üzerine olsun…

    Buna rağmen bu millet meclislerine, parlamento fitnesine kendini kaptırmış kimseler bu kadar küfrü ve bu derece net şirki görmezlikten geliyorlar. Bu nedenle bu hastalığa kapılmış olanlar; bu meclislerden yapılan yasa koyma, kanun çıkarma işlerinin yerine insanların dikkatlerini bu meclislerde yaptıkları ve övündükleri aşağılık diğer işlere yönelterek konunun tantana ve boşboğazlığını yapıyorlar. Diğer taraftan öncelikli olan meclisin esas görevini olan küfri işlerini insanlara göstermiyorlar.

    Diğer iddia etmiş oldukları ise; kendilerini hükümetin yapmış olduğu icraatların takipçisi ve hesaba çekicisi olarak görmeleridir. Hatta bazıları utanmadan bu yaptıklarını hisbe olarak vasfetmekte ve hatta daha öte geçerek Allah tealanın kitabında müminlere emretmiş olduğu emr bil marfu ve nehyi ani-l münker mesabesinde olduğunu iddia etmektedirler.

    Bizler her şeyden önce daima şunu soruyoruz: bu iddia etmiş olduğu görevinizi nasıl yerine getiriyorsunuz? Söyler misiniz, bu yaptığınız görevinizi aynı peygamberlerin menheci, heydi (yolu) ve sünneti üzeremi yapıyorsunuz? Aynı rabbimizin buyurduğu gibi: “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!” (Bakara, 165)“Allah’a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.” (Şuara, 97-98) “Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın.” (Nahl, 74)

    Şayet o meclislerde kanun koyanlar ayette bahsettikleri gibi bir görev yapıyorlar iseler, İslam dininde ki hisbe ve emri bi-l maruf ve nehyi ani-l münker görevini yapmaları doğru ve gerçek olur. Aksi takdirde bunların yapmış oldukları; anayasa uygun ve anayasal kanunlar çerçevesinde, şirk maddeleri ve bentleri doğrultusunda yapmış oldukları küfür menheci üzere; şirk ehlinin yaptıklarından ibarettir. Kesinlikle görülmektedir ki, bu kimselerin yapmış oldukları tamamen izah etmeye çalıştığımız şu son küfri menhec üzere hareket etmektedirler.

    Çünkü anayasa, bu kimseleri kanuni olarak bununla sorumlu tutmuştur. Bu kimselerin görevi yasal olarak belirlenmiş ve görevlendirilmiştir. Anayasa bu kimselerin tutması gereken yolu tayin etmiş ve menheclerini çizmiştir. Dolayısıyla bu kimselerin yapmış oldukları tamamen anayasanın yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirmektir. Zaten kendileri de bunu yeri ve zamanı geldiğinde dile getirmekte Ürdün anayasasının 96. Maddesi gereğinin bu görevi yerine getirdiklerini belirtmektedirler.

    Anayasa da: milletvekili ve senato meclisinde yer alan her bir üye bakanlara; kendisinin de görevinin belirlenmiş olduğu devlet kanunları çerçevesinde, kanun maddelerince belirlenmiş kanunlar doğrultusunda umumi soru sorabilir ve cevap isteyebilir. Sorulan soru ve istenen cevaplar sekiz günden önce görüşülmez ve ele alınamaz.

    Bu sebeplerden ötürü; gördüğün gibi bu Milletvekilleri sakallı olsun, sakalsız olsun sunulan, ele alınan kanun tekliflerini inkâr edememek yahutta iddia ettikleri gibi hükümeti hesaba çekememektedir. Yapmış oldukları kanunların kendilerine tanımış olduğu sınırlar doğrultusunda olmakta ve bunun ötesine geçmemektedir.

    Hükümetin yapmış olduğu hatalarını inkârları ise ancak anayasa da belirlenen çerçeve dâhilindedir. Bazen bir ayet veya bir hadis zikretmiş olsalar bile anayasa da yer alan kanunlara boyun eğmesi lazımdır. Çünkü o müşriklere göre anayasa; ayetlere ve hadislere hukuki statüsü ya da zorunlu bir yasallılık vermektedir. Yani anayasanın izin vermiş olduğu, müsaade ettiği ölçüdedir her şey. Bunların örnekleri oldukça çoktu. Şu sözlerimizin doğruluğundan emin olmak, milletvekillerin açık küfürlerini, katıksız şirklerini gözleriyle görmek ve kulaklarıyla dinlemek isteyenlerin milletvekillerinin gerçekleştirdikleri oturum zabıtlarına bakmaları ve aralarında yapmış oldukları tartışmalara yeterli olacaktır.

    Sakallı milletvekillerinden şu sözlerini ne kadar çok işitiyoruz: sizin söylemiş olduklarınız; hükümetin saygılı olacağına, muhafaza edeceğine dair yemin etmiş olduğu görevleri arasındadır, bizim yaptığımız ise hükümete bunu hatırlatarak olmaktadır.

    Bu sakallı milletvekillerinin sözleri aynı şu sözlerine benzemektedir: Çıkarmış olduğunuz bu kanun, bu antlaşma veya falan proje anayasal değildir ve anayasaya terstir. Nitekim milletvekilleri bu tür sözler oldukça çok söylemekte ve hatta bir celsede onlarca kere tekrarlanmaktadır.

    Görüldüğü gibi bu milletvekilleri ne emri bi-l maruf ve ne de nehyi ani-l münker ile alakaları vardır. Bunlar ne marufu emredebilmekte ve ne de münkeri nehiy edebilmektedirler. Yapmış oldukları her şey anayasal çerçevededir. Bu yüzden görevlerinin başına geçmeden önce; üzerine yemin ettikleri, saygı gösterip, tazim ettikleri ve muhafaza edecekleri dinleri bundan ibarettir. Bu, anayasanın 80. Maddesinde belirtilmektedir.

    O halde bazı sakallı milletvekillerinin yahut diğer milletvekillerinin bazen dile getirmiş oldukları ayet ve hadisler uyulan tabii olunan değil, uyan ve tabii olandır… Hâkim olan değil, mahkûm olandır…

    Şu sizlerin işlemiş olduğunuz rezalete yazıklar olsun… Yazıklar olsun…

    En rezil insanlara yazıklar olsun…

    İzzet ve kuvvet sadece; Allah’a, rasulüne (s.a.v) ve iyiliği emredip, kötülükten alıkoyan müminlere aittir.

    Yahut iyiliği emretme de ve kötülükten alıkoymada sadece şeriatın kendilerine emrettiği şekilde hareket eden ve peygamber (s.a.v) menheci üzere hareket edip insanları Allahın dinine davet edenlerindir.

    Yahut Allahın koymuş olduğu ve asla aşılmaması gereken sınırları aşmayan, iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma sorumluluğunu yüklenmiş olan islam ümmetine aittir.

    “Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.” (Ahzab, 39)

    İslam ümmeti bu sorumluluk ve görevi yerine getirmek için; yasa koyan müşrik milletvekillerinin yaptığı gibi anayasal bir koruma yahut tağuti bir himayeyi şart koşmamaktadır. Aksine bu tağuti düzeni tekfir eder ve ondan beri olurlar. İyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma görevini ise Allah rızası için yerine getirirler ve bu konuda karşılaşabilecekleri sıkıntı ve zorluklara sabrederek karşılığını sadece Allahtan beklerler. Müslümanlar asla bu milletvekillerinin yaptıkları gibi; ne tağutlardan ve ne de anayasal güvence arkasına sığınarak, birçok ülkede olduğu gibi milletvekilinin ensesine bir tokat indiren en basit bir polisin dahi gerektiğinde deldiği yapay bir koruma altına sığınmazlar. Bu yüzdendir ki kendilerinin yazıp çizdiği hak ve hukuk gereği bu milletvekillerinin yaptığı anayasanın arkasına saklanmaktan ibarettir.

    Fakat muvahhid bir davetçi bu görevi yerine getirmek için ancak mevlasının ve efendisinin güvencesine ve himayesine sığınır. Mümin başına gelen sıkıntı ve zorluklar karşısında kendinden önceki peygamberler, şehitler, Salihler gittiği yoldan gider ve sadece Allah tealaya sığınır. Mümin kendinden öncekilerin bu dinin yüceltmek ve ne kadar zorluklar ve belalar çektiğini hatırlar, nasıl testerelerle kesildiklerini hatırlar. Dinlerinin kendilerine emrettiklerini olduğu gibi tam olarak yerine getirdiler. Sen, Allah tealanın şu hatırlatmasından asla gafil kalma! “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” (Lokman, 17)

    Bu gibi ayetler oldukça çoktur. Mümin kimse Allahın dinin yüceltmek için bütün gayretini gösterir ve ömrünün Allahın şeriatının yeryüzünde hâkim kılınması için harcar. Bunu yaparken de sadece ve sadece Allah tealanın rızasını gözetir. Bundan dolayıdır ki, ne kadar da zayıf olsa her zaman izzetli ve şereflidir. Her zaman Allahın dini ile iftihar eder. Nitekim Allah Teâlâ da kendisini hem bu dünya da ve hem de ahirette aziz ve yüce kılar. Selef salihin dediği gibi: kim bu dine yardım ederse Allah telanın şu ayeti kerimesinden mutlaka nasibi olur: “Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi? (İnşirah, 4) işte bu yol muvahhidlerin yoludur…

    Diğer bahsetmiş olduğumuz yol ise müşriklerin yoludur. Bu iki taife arasında ve iki yol arasında çok büyük farklılıklar vardır. Bu iki taife ve bu iki yol arasındaki büyük farka rağmen yarasa kılıklı müşrikler bu taifeyi ve bu iki yolu birbirine karıştırmaya, hakkı batıl ile örtmeye kalkıyorlar. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız millet meclislerinde işlemiş oldukları şirki haksızca ve zorla hisbe diye isimlendirererek tevhid ile şirki bir birine karıştırıyorlar. Güya yapmış olduklarını da; iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma olarak görüyorlar.



    Seçmen kimseye(Müntehib)gelince:

    Bu şirk dinini kendine din edinen kimsenin gerçekte neler yaptığını böylelikle öğrenmiş oldun. Yani bu kimsenin kendine birçok farklı yasa koyan kimseler arasında bir(yasa koyucu)rab seçtiğini, yasa koyma işini yerine getiren dolayısıyla da bu şirk görevinde yerine geçecek kimseleri seçtiğini görmüş oldun.

    Seçmen kimse; ya bu seçim işini kendisi yerine getirmeye kalkışan, seçim işini kendine bir menhec edinmiş kimsedir. Seçim işini anayasanın kendisine yüklemiş olduğu hak bir görev olarak bilir.

    İşte bu durum da Milletvekillerinin emanet olarak üstlenmiş oldukları Milletin yasama işini üstlenenler ile bunları seçenler arasında hiçbir fark yoktur. Bu ikisinin (milletvekili ve seçmen) arasındaki fark birisinin (milletvekilinin) direkt olarak küfür yasaması yapması diğer seçmen kimsenin ise milletvekilini (yasama yapması konusunda) kendinin yerine seçmesi ve onu kendine vekil tayin etmesidir.

    Böyle bir durumda yerine geçiren yani vekil seçen kimse (seçmen) bilfiil o işi yapan kendisine vekâlet verilen (milletvekili) gibidir. Aslında bu kimse yasa koyan ve vekâlet yoluyla yasamaya ortak olan kimsedir.

    Seçmen kimse yahut ta bu işi (yasama) tam olarak üstlenmez. Direkt yasa koymaya hevesli değildir. Yasa koymaya ehil olmadığını düşünür. Bu yüzden yasa koymaya ehil olan doktorlar, ilim adamları, anlayış ve kavrayış sahibi zannettiği güvendiği kimselere bu hakkı verir.

    Bu kimse kendini yasamaya bilfiil iştirak eden değil de, onlara tabii olan olarak görür. Dolayısıyla seçmen, milletvekillerini seçer, kendine onları yasa koyucular edinir, mutlak olarak yasama hakkını onlara verir, onlarla uyumlu hareket eder. Bu işi kendine bir menhec edinmiştir. İşte bu ibadette müşrik kimsedir.[11]

    Bu aynı yukarıda da bahsi geçen meselede olduğu gibi itaat eden kimselerinde, itaat ettikleri kimseler gibi olmasına benzer. Müşriklere “ölü hayvanın ve şer-i olarak kesilmiş olan hayvanın yenmesi” hususunu eşit gören kimselere itaat hususu gibidir. Ayette: “Onlara (müşriklere) itaat ederseniz sizlerde kesin müşriklerden olursunuz.” Dikkat edilirse ayette sadece bir hüküm hakkında itaatten söz edilmektedir. Acaba her yönüyle yasama hakkını mutlak olarak üzerine alan kimseye, parlamentoya yahut bu konuda her yönüyle yasama hakkını mutlak olarak birilerine veren kimsenin hali nice olur?

    Bununla birlikte bu kimseler aynı “haham ve rahiplerine” yasama konusunda itaat eden kimseler gibi olurlar. Daha önce ayette geçtiği üzere: “Onlar; haham ve rahiplerini Allahın dışında kendilerine rabler edinmiş kimselerdir.” Diğer ayette ise Allah Teâlâ onların koşmuş oldukları şirkten münezzehtir.” Görüldüğü gibi Allah Teâlâ onlara şirk hükmünü vermiştir.

    Büyük şirkte ise te’vil olmaz.

    Söyler misiniz; Allahtan başkalarının rab edinilmesi konusunda nasıl olurda geçerli bir te’vil olabilir ki! Ayrıca bu işi yapan (yasama hakkını Allahın dışında başka kimselere veren) kimse cehaletiyle mazeretli olmaz.

    Daha öncede zikrettiğimiz üzere Allah Teâlâ kulları üzerine huccetini ikame etmiştir. Kullarının fıtrat üzere hanif olarak, şirkten uzak bir şekilde yaratmıştır. Bununla birlikte bütün peygamberleri de bunu-şirkten uzak olma- ve tevhidi hatırlatmaları için göndermiştir. Peygamberler, insanları şirkten uzaklaştırmak için gönderilmiştir fakat maalesef insanların çoğu şirk içerisine girmişlerdir.

    Müslim’in sahihinde rivayet etmiş olduğu hadiste peygamber(s.a.v)şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Ben kullarımı hanîf –şirkten uzak, doğru yolda- kimseler olarak yarattım, sonra şeytanlar onlara musallat oldu ve onları dinlerinden uzaklaştırdılar. Kendilerine helal kıldığımı- onlara haram ettiler, hiçbir delil indirmediğim şeyleri Bana ortak koşmalarını emrettiler…”

    İşte günümüzde insanların birçoğunun durumu böyledir. Allah Teâlâ insanları hanif olarak yarattı, hidayet üzere dünya ya getirdi ve bütün peygamberler tevhide çağırdılar. Ayrıca bütün kitaplar da; tevhide aykırı olan şeylerden uzaklaştırmak ve Allah’a şirk koşmaktan sakındırmak için indirildi.

    İnsanların ve cinlerin şeytanları olan; rahipler, kâhinler, milletvekilleri ve tağutlar; insanlara şirki süslemişler, güzel göstermişler (insanları kandırmak için) zamanımızın isimleriyle isimlendirmişler; “demokrasi”, “hürriyet” ve “çağımız kanunları” gibi adlar takmışlardır. Bunlar; Allahın izin vermediği Allahın dininde olmayan yasalar koymuşlardır ve Allahın kitabında indirmediği konularda Allaha şirk koşmayı emretmişlerdir. İnsanlarda bu kimselere; itaat etmişler ve tabii olmuşlar ve böylelikle hak yoldan sapmışlardır.

    Daha önce de geçtiği üzere peygamber (s.a.v), bu kimselerin “Adiy bin Hatim” hadisinde beyan edildiği üzere “rahip ve hahamlarına”(milletvekilleri) tabii olan, itaat edenlerin cahillikleri, ibadette itaat olduğu için şirktir ve bu onlar için mazeret değildir. Zaten bu Adiy’nin sözü olan: “İnsanlar, onlara ibadet etmemişlerdi.” Sözünden de anlaşılmaktadır.

    Adiy bin Hatim, peygamber(s.a.v)’i tevbe suresinde yer alan ayetleri okurken işittiği zaman, peygamber(s.a.v), kendisine rahip ve hahamlara yani yasa koyanlara itaatin yasama da ve ibadette şirk olduğunu beyan etmiştir. İşte bu, insanların rab edinilmesidir, insanlar onlara secde etmeseler de, onları rab edinmişlerdir.

    İşte bu yüzden her kim; milletvekilleri ile aynı görüşte olur, aynı düşüncede olur yahut ittifak halinde olurlarsa yahut bir araya gelir ise ya da bu hükümetlerle dinde daha sonradan ortaya çıkmış olan küfri, Allahın dışında yasamayı başkalarına veren hakeza çıkardıkları yasaları anayasaya ve insanların elleriyle koydukları yasalara uygun yasalar çıkartanlarla birlikte olurlarsa, onları rab edinmişler ve kendilerine İslam dininin dışında başka bir din edinmişlerdir.

    İşte bu anlattıklarımız seçimlerde yapılanların ta kendisidir. Seçimlere katılanlar demokrasi dinini yani hüküm koyma ve yasama yetkisini Allaha’a değil de halka verenlerdir. Seçime gidenler aslında kendilerinin yerine yasamayı mutlak olarak anayasa ya uygun şekilde yapacak olan rablerini seçmektedirler.

    Kim bunu-seçime girer ve milletvekili- seçimi yaparsa İslam dininden ve tevhid’den beri olmuş demektir. Bu kimse namaz kılsa, oruç tutsa Müslüman olduğunu iddia etse fark etmez. İnsanların nefisleri, kendileri aleyhlerinde huccettir.

    Her kim insanların bugünkü hallerine dikkat ederse; insanların fert ve topluluk olarak nasıl bu şirkin üzerine üşüştüklerini görür. Dolayısıyla da bu ümmetin neden zayıfladığını, kuvvetini yitirdiğini ve bu hale düştüğü anlar. Düşmanların neden ümmetin üzerlerine musallat olduğunu idrak eder.

    Şirk Allah’a karşı işlenilen en büyük günahtır. Zira peygambere(s.a.v): en büyük günah nedir? Diye sorulduğunda, Seni yarattığı halde senin Allah’a şirk koşmandır” buyurmuştur.

    Bundan dolayı muvahhid kimse Allahın üzerindeki fazlının ne kadar büyük olduğunu bilir. Zira Allah Teâlâ o kimseyi tevhide hidayet etmiş ve kendisine iman nimetini vererek şirkten kurtarmıştır.

    Tevhid konusunda ihmalkâr davranıp şirke düşmekten seni sakındırırım! Çünkü tevhid; kişinin tek sermayedir. Tevhidin kaybedilmesi ise apaçık bir hüsrandır. Şaşılacak şey ise; helak olanın nasıl helak olduğu değil, kimlerin kurtulduğu ve nasıl kurtulduğudur.

    Bu anlattıklarımızdan sonra bildiklerinizi, tanıdıklarınızı; bu hükümetlere tabii olmuş kimseleri, küfri dinleri hususunda, farkına vararak yahut farkına varmayarak şirke düşmekten sakındırsınlar ve apaçık bir hüsrandan kurtarsınlar.

    Fakat burada bir şeye dikkat çekmek gerekir. Bizler bu kadar büyük ve kapsayıcı bir şirkten söz ettikten sonra ayrıca bu hükümetlerle aynı düşüncede yahut ittifak halinde olanların küfrünü beyandan sonra istemeden yani ikrah altında bu seçimlere katılanları şayet var ise tekfir etmiyoruz.

    Aynı şekilde seçimlere katılan kimse; aldanıp ta meclisleri sadece insanlara hizmet götüren meclisler olarak bilirse ki, günümüzde birçok avam insanın zannettiği gibi böyle bir düşünceye sahip olarak tutup akrabalarını ve tanıdıklarını seçerler ise, işte biz bu kimseleri tekfir etmeyiz.

    Biz burada “büyük şirk” de cehaleti mazeret görmüyoruz. Bizim dediğimiz; (yasama) meclislerinin hakikatinin bilinmemesidir. Dolayısıyla bizim burada söylemek istediğimiz hata ile ya da kasıt olmaksızın[12] bu seçimlerde oy kullananlardır. Rabbimizin buyurduğu gibi: “Rabbimiz! Hata ile yahut unutarak yaptıklarımızdan dolayı bizleri bağışla” hadisi kutsi de açıklandığı üzere Allah teala şöyle der: “evet,”tamam yaptım”

    Yani meselenin özü şudur: şayet avamdan olan bir kimse veya cahil kimse yukarıda anlattığımız gibi meclislerin hakikatini bilirse yani meclislerin yasama meclisleri olduğunu, meclistekilerle aynı görüşte olur, meclistekilerin yaptıklarının doğru olduğunu, mutlak olarak yasama yapabileceklerini, bunun kendilerinin hakkı olduğunu kabul ederse yahut anayasanın bir gereği olarak yasa koymaları için seçerse bizim yanımızda bu kimse müşriktir. Bu seçen kimse yasama konusunda itaatin küfür olduğunu bilmese de, aynı peygamberin (s.a.v) müşrikleri tevbe suresinde mazeretli görmediği gibi; biz de bu konuda bu kimseyi mazeretli görmeyiz… Adiy bin Hatim’in hadisinde görüldüğü gibi yasama da itaatin, ibadet olduğu insanlara gizli kalmış olmasına rağmen o insanlar mazeretli görülmemişlerdir.

    Fakat avamdan birçok yaşlı erkek ve kadınlar bu küfri yasama meclislerinin hakikatini bilmemektedirler. Bundan dolayı seçimlere katılırken ya da seçerken yasa koyucu rabler olarak seçmemektedirler. Böyle kimseler, kendilerinin yerlerine; sorunlarını çözecek, hizmet edecek yahut bölgelerine hizmet götürecek kimseler olarak seçmektedirler.

    İnsanların çoğunun kastı ve istedikleri budur. Bu kimseler oynanan oyunu böyle görmektedirler ve oyuna ortak olmaktadırlar. Bu tür bir kimsenin asli tevhidi sabit, tağutu ve yasalarını inkâr etmiş ise, bu zan ve kasıt ile de seçimlere katılmış ise, biz bu kimse hakkında deriz ki: bu kimsenin ameli zahir de küfürdür. Çünkü bu kimse kastının ne olduğunu açıklayana kadar kastının ne olduğunu bilmemekteyiz. Bu aynı: “ Ya rabbi! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” diyen kimse gibidir. Bu kimsenin sözünün zahirinden anlaşılan şey küfürdür. Bu kimsenin hata ile söylediğini anlayıncaya kadar biz bunu bilemeyiz.

    Sonuç olarak biz bu tür kimseler hakkında deriz ki: bu kimseler, demokratik oyunlara girdikleri, yasamayı Allah tealaya değil de insanlara verdikleri için zahir de küfri seçimlere katılmışlar nitekim küfür ameli işlemişlerdir. Fakat dediğimiz gibi insanların durumlarının karışıklığı söz konusudur. Biz bu yüzden küfür hükmünü avam insanlara tayini olarak indirgemeyiz. Hatta bu kimselerin kasıtlarının; yasa koyucu ve seçtiklerinin hakikatini bilene kadar küfür hükmünü avam insanlara tayini olarak indirgemeyiz. Şayet seçmen kimse; yasa koyucu ve seçtiklerinin hakikatini bilmiyor ise kendine bu mesele açıklanana kadar muayyen şekilde tekfir edilmez. Kendisine mesele açıklandıktan sonra halen (oy kullanma konusunda) ısrar ederse de muayyen olarak tekfirinden de hiç çekinmeyiz.

    Bu aynı şöyle diyen kimsenin durumu gibidir: “Ya rabbi! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” biz böyle bir söz söyleyen kimseye; sen küfür sözü söyledin” deriz. Şayet bu kimse sözünü geri alır, Allahtan bağışlanma diler ve benim kastım; Allah’ı övmek ve ona hamd etmek idi fakat dilim sürçtü ve hata ettim bunu kasıtlı olarak yapmadım” der ise biz bu kimseyi tekfir etmeyiz…

    Şayet bu kimse sözün de ısrar eder, sözünden dönmez ve Allah’tan bağışlanma dilemezse bu kimseyi tekfir ederiz. Çünkü bu kimse aynı ayette belirtildiği gibi, Firavunun: “Ben sizin en yüce rabbinizim”demiştir.

    Bu kimsenin durumu, elbette yasama konusunda bizatihi bir kimsenin kendisinin ya da başkası vasıtasıyla kendisine verilen yasama hakkını elde etmeye çalışan ve bunun için uğraş veren kimse gibi değildir. Zira bu (milletvekili) kimse direkt kâfir olur çünkü bu kimse küfrü kast etmiş ve hatasız olarak bu yolu kendi seçmiştir.

    Aynı şekilde bazı sakallı yasa koyucu milletvekilleri; hak ile batılı bir birine karıştırdıkları için avamdan aldanan cahil kimseler de kasıtsız olarak bu seçimlere katılanlar arasına dâhil edilebilir. Bu sakallı kimseler Allahın şeriatı ile hükmetmeye insanları çağırır zaten parlamentoya giriş gayeleri de budur. Bu kimseler seçimlere girerken de; sloganları ve reklamları kafa karıştıran ibarelerden oluşur. Sloganları göz kamaştırıcı ve aldatıcıdır. “Tek Çözüm islamda’dır” bu tür cümleler avamı aldatır.

    Her kim bu tür şeyleri öne sürerek; avamdan yaşlı kimseleri aldatarak onlara sakallı kimselerin seçilmesiyle Allahın şeriatını hakim kılacakları konusunda yanıltılır ve bu konuda ikna edilirler ise bununla beraber bu kimselerin seçilen kimselerin yaptığı işin hakikatini küfri yasama işi olduğundan haberdar olmaz, parlamentonun hakikatinin yasama olduğunu bilmez, anayasada belirtildiği üzere seçimlere katılmayla; yasama ve hüküm koymanın halka verildiğini bilmez, seçeceği kimsenin Allah’ın razı olduğu İslam şeriatıyla hükmedeceği kendisine gösterilmiş ise bu kimseler küfri bir amel işlemiş cahil, dalalete düşmüş, düşürülmüş kimselerdir. Fakat bizler bu kimseleri muayyen olarak tekfir etmeden önce; yasama meclislerinin hakikatini, işlemiş oldukları hatayı, seçmiş oldukları milletvekillerinin neler yaptığını, kendilerine oynanan oyunları izah eder anlatırız.

    Meselenin hakikatini bilirler buna rağmen bu küfri dine katılma konusunda ısrar ederlerse, mecliste olup bitenleri kabul ederler ve yasama yapmaları için halen birilerini seçerse onları tekfir etmekten çekinmeyiz.

    Bu tafsilatın iyi bilinmesi gerekir. Bizim bu konuda geçerli olarak özür gördüğümüz ya da tekfiri muayyene indirgeme de tekfirin manisi olarak gördüğümüz şey; (oy kullanan kimsenin)kasıtsız olarak[13] yapmasıdır. Bunun da anlamı; mübah olan hatta haram olan bir şeyi, bir kimsenin yapmaya kalkması veya yapmayı istemesidir. Bunu yaparken kastetmeden, istemeden küfre, seçmede küfre, şirke düşmesidir.

    Bunun (hata) kaynağı, bu meclislerin hakikatinin bilinmemesidir. Bize göre bu konuda muayyen tekfirin önündeki mani budur yoksa kişinin yasamada; itaatin küfür ve büyük şirk olduğu konusundaki cehaleti (bilmemesi) değildir. Bunu yaparken yasa koyanların olması, onlara itaat yahut yasama hakkının onlara verilmesi kastı olması gerekir. Daha önce de geçtiği üzere peygamber (s.a.v) bu konuda mazeret kabul etmemiştir.

    Aynı şekilde bilinmesi gerekir ki, yasa koyanlara itaat sadece bir meselede dahi olsun küfürdür. Tabiî ki itaat konusu yasama ve küfür ise durum böyledir. Fakat kim de; yasa koyanlara mübah ya da küfre götürmeyen bir günah konusun da itaat ederse küfre girmez…

    Bunun açıklaması ise şöyledir: yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento), milletvekili, hâkim veya tağut; içki içmeyi, ölü hayvanın etini yemeyi, faiz yemeyi yahut zina etmeyi emretse ve emredilen kimse de ikrah altında ise, ittifak ile bunları yapmasında bir sakınca yoktur. İkrah altında değil ise korkudan, müdahane[14] olarak yapmış ise bu kimse masiyet işlemiş bir günahkârdır.

    Şayet hâkim, yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) vb. bir kanun koyarak yasa çıkarır; içki satışı, içilmesi veya ölü hayvanın etinin yenilmesi veya faiz yemek mübah olduğunu söylerse yahut çıkarmış olduğu kanunda ölü hayvan eti aynı şer-i olarak kesilmiş hayvan gibidir yahut ta ayette buyrulduğu gibi “muhakkak ki satış, faiz gibidir” der ise, bu tür şeylere tabii olmak, kabul etmek, itaat etmek konusunda Allah Teâlâ şu ayetinde buyurduğu gibi: “Onlara itaat ederseniz, sizlerde onlar gibi olursunuz.”

    Burada “itaat etme” den kastedilen; bilfiil bunların yenilmesi, içilmesi, yerine getirilmesi veya işlenilmesini gerekli kılmaz. Bilakis bu konularda, bunları yasalaştırarak değiştirenlerle aynı görüşte olma, ittifak içerisinde olma, kabul etme, benimseme de açık bir küfürdür. Bunları yapması, işlemesi de hükmü değiştirmez.

    Müslim sahihinde rivayet ettiği üzere: “Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise kâfirlerin ta kendisidir.” Bera’ bin Azib’den rivayetle gelmiştir. Bu ayetin iniş sebebi ise Yahudiler aralarında şöyle derlerdi: bizlerden değerli bir kimse zina etse cezalandırmayız fakat zayıf, değersiz bir kimse zina etse recmederek cezalandırırız. Fakat daha sonraları Yahudiler bir araya gelerek herkes için geçerli olacak bir karar aldılar: bizden her kim değerli olsun, değersiz birisi olsun suç işlerse yüzünü karaya boyayacağız ve kamçılayacağız. Yani recm yerine bunların yürürlüğe koydular.

    İşte her kim de bu tür bir yasamaya onay verir, kabul ederse aynı fikre sahip olursa kafir olur. Açıkça görüldüğü gibi bu kimse zina etmese de fark etmez.

    Kişinin sadece onaylaması, kabul etmesi, bunu din[15] edinmesi; Kişinin milletvekillerinde, hüküm koyanları yasama hakkına sahip görmesi de böyledir. Nitekim bu konu anayasalarında da böylece yer almaktadır. Bu apaçık bir küfür ve çok net bir şirktir.

    Her halükarda tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) içki içmeye veya faiz yemeye zorlayamaz. Zaten bunları yapmak onlara göre şahsi bir özgürlüktür.

    Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) içki fabrikalarını, içki içilen yerleri korusalar da, ruhsatlar verseler de, bunların yapılmasını, satılmasını meşru görseler de, onlar için en önemli olan, insanlardan istedikleri şey; kanunlarına ve düsturlarına saygı gösterilmesi, bu konuda ki Allah’a ortaklarının tanınmaları, kabul edilmeleri ve yasama hakkının onlar da olduğudur. Yasamanın sadece onlara ait olduğunun kabullenmesidir ki, bu ise onlar içim apaçık bir küfür, apaçık bir şirk olarak yeter.

    Yukarıda zikrettiklerimizden anlaşılan bir diğer mesele ise: Milletvekili yahut Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) ya da bunların yardımcılarından dünyevi bir konuda onlardan yardım alınarak; bir esirin kurtarılması, zor bir işin kolaylaştırılması, bir zulmün def edilmesi, elde edilemeyen bir hakkın elde edilmesi konularında tekfire gitmenin hata olduğudur. Biz bu müşriklerden yardım almayı kerih görsek de yardım alanları tekfir etmeyi hata görürüz.

    Bizler insanları daimen onlarla alakaların koparılmasına çağırmaktayız. İnsanları; Onlardan ve küfri yasama makamlarından da tamamen açıkça beri olmanın gerekliliğine davet ediyoruz. Onlara buğuz etme, tamamen ayrılma, onlardan yardım almayı sonlandırma ancak zaruret halinde onlardan yardım almaya çağırıyoruz. “Zaruretler yasaklı olan şeyleri mübah kılar”

    Biz bu yüzden Milletvekili yahut Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) ya da bunların yardımcılarından dünyevi bir konuda bunlardan yardım alanları tekfir etmiyoruz. Elbette bunlardan yardım alan kimse yardım alırken de; bunların batıl işlerinin onaylamadan, onları kendilerinin yerine (milletvekiliğine) geçirmeden, işlemiş oldukları şirklerinde aynı görüş ve inanca sahip olmadan yahut onların işlemiş olduğu bir küfrü işlemeden yardım almış olması gerekir.

    Herkesi çepeçevre sarmış olan bela hususların da dikkat edilmesi gerekir. Soru soran kimse kısa cevap istemiş olsa da, bazı konularda ben meseleyi biraz uzun tuttum. Zira bu meseleler çok tehlikeli meseleler olduğu için; kolaylık sağlaması için genel olarak bu tür şeyleri zikrettim ki; insanlar arasında kolaylıkla anlaşılsın yayılsın ve elden el dolaşsın istedim.



    Elbette mümin bir muvahhid bu anlattıklarımızı karşıdaki kimseye anlattıktan hemen sonra; öyleyse alternatif ne? Ne yapalım? Diye itiraz edebilir…

    De ki: Alternatif, tevhidin gerçekleştirilmesi ve bütün amelleri iptal eden, cehennemde de sonsuz kalmaya sebep olan ve muttakiler için hazırlanmış olan, genişliği yeryüzü ve gökyüzü genişliğin de olan cennetlere girmek için şirkten uzaklaşılması gerekmektedir.

    “…Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al- İmran, 185)

    Yoksa sen bu alternatiften daha güzel ve daha büyük bir alternatif mi istiyorsun?

    Bu hususta değinilmesi gereken bir husus ise; İslam ümmetinin kuvvet ve şerefinin yeniden elde etmesi, Allahın şeriatının hâkim kılınması için haram ve şirk vesilelerine başvurulmaz. Allah’ın katındakilere, masiyet ile ulaşılmaz. Allah’ın yardımı ise hiçbir zamana şirk koşularak elde edilmez.

    Dinimizde, davetimizde ve Allahın hükmün de en büyük maslahat ve en öncelikle yapılması gereken; insanları şirk karanlığından kurtarıp tevhid nuruna kavuşturmaktır.

    Söyler misiniz bana; bunları gerçekleştirmek için şirk vesilelerine sarılmak caiz olur mu hiç? Akıllı bir kimsenin söyleyeceği bir şey mi, bu? Nasıl olurda yerine getirilmesi gereken görev itibariyle; yıkılması gereken(şirk ve tağut) vesile olabilir ki?

    Söyler misiniz bana; şirk, şirk ile değiştirilebilir mi, inkâr edilebilir mi, def edilebilir mi? Yahut ta necaset başka bir necaset ile temizlenebilir mi?

    Bu dinin, en büyük gönderiliş gayesi; tevhidin gerçekleştirilmesi, tevhidin yeryüzünde ikamesi ve yeryüzüne tamamen yerleşmesidir. Bütün peygamberler bunun için gönderilmiş ve bütün kitaplar bunun için indirilmiştir. Gönderilen bütün peygamberlerin ve bütün kitapların yegâne gayesi tevhidin gerçekleştirilmesidir.

    Bu yolda en güzel örnek, rehber ve önder peygamberlerdir. Rabbimiz şöyle buyurur: “İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.” (Enam, 88-89)

    “İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” (Mümtehine, 4)

    Bu konuda tek çıkar yol ve tutulması gereken yegâne yol hiç şüphesiz bu millet (din) üzerine hareket etmektir. Yapılacak davette tamamen bu tevhide yönelik olmalıdır. Gençlerde tamamen bu yönde eğitilmeli, sadece ve sadece tevhidin gerçekleşmesi için cihada hazırlanmalı, nebevi bir menhec üzere yeryüzünde tevhidi ikame için yetiştirilmelidir.

    Tevhide davete ve bu konularda nefis muhasebesine gerek yok; sen Anayasa kanunlarına sarıl…

    Cihada gerek yok; sen parlamenter bir harekete katıl! Anayasal mücadele ve yasal muhalefete devam et…

    Aynı bu konular da, erbabının(rablerinin)dediği ve her zaman iftihar ettikleri gibi…

    Bizler bunların dediği gibi asla demiyoruz çünkü bizler rabbimizin dediğini diyoruz: “De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar bilerek Allah’a çağırırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf, 108)

    Allah rasulünün (s.a.v) vasfettiği cihad; şer-i islam’ın zirvesidir.

    Seleme İbnu Nüfeyl el-Kindî (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:"Ümmetimden bir grup, hak yolunda mücadeleye (hiç ara vermeden) devam edecek, Allah da, onlar(la mücâdele sebebi) ile bazı kavimlerin kalplerini saptıracak ve bunlardan (alınanlarla) onların rızkını sağlayacaktır, bu hal kıyamet gününe, Allah'ın va'dinin gelme anına kadar devam edecektir... Mü'minlerin (fitne sırasında emniyette olacakları) asıl yerleri Şam'dır.

    Allah itaat ederek vefat etmek, masiyet ederek vefat etmekten şüphesiz daha hayırlıdır…

    Allah tealadan beni ve kardeşlerimi tevhid üzere sabit kılmasını, bizleri tevhid askerlerinden ve yardımcılarından kılmasını ve bizlere kendi yolunda şehid olarak son nefesimizi vermeyi nasip etsin….

    Davamızın başı ve sonu Allaha’ hamd etmektir…

    Muhammed El Makdisi

    Süvaka Cezaevi

    1417 h. Zil Hicce Ayı/Gazze

    TERCÜME: EBU NİDAL EL-ENSARİ


    [1] Örneğin: Murakabe ve gözetleme gibi isimlerle isimlendirilmemiştir. Yasama meclislerini bu tür isimlendirmelerle isimlendiremeye kalkışanlar bu fitneye maruz kalmış, şirk ve küfürlerini kapamak için öne sürülmüş isimlerdir.

    [2] Doktor Hani Hayr.

    [3] Yasama, yargı ve yürütme…

    [4] Görüldüğü gibi Ürdün meclisin de diğer birçok küfür ve şirk olsa da en azından Allah’ın üzerine yemin ediliyor. Fakat Türkiye de Allah üzerine de yemin edilmiyor: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.” Çev.

    [5] Aynı bugünümüzde yasama şirkini işleyen meclislerinde yer alan yasama görevini üstlenenlerin müşriklerin durumu gibidir.

    [6] İmam Ahmed, Tirmizi rivayet etmiştir. Hadisin bütün geliş yolları sahihtir.

    [7] Dikkat et! Bu ayetin iniş sebebidir. Sahabe sözü değildir. Yani sahabe ictihadından kaynaklanan bir tefsir değildir.

    [8] Şeyhin burada dikkat çekmek istediği; yasama kaynağI kuran ve sünnet olmayan bir meclis nasıl olurda çıkarmış olduğu bir yasayı İslami diye isimlendirebilir ki? Ayrıca Şeyh tamamen Ürdün devletinin meclis ve milletvekillerinden ve orada uygulanan yasamadan bahsetmektedir. Ürdün dışındaki Türkiye gibi tamamen laik ve demokratik, temelleri Atatürk ilke ve inkılâpları üzere kurulmuş bir ülke görmüş olsa acaba neler diyecektir! Çev.

    [9] Bu tür bilgilere çok basit ve çabuk ulaşılabilmektedir. Hatta ben genel bir kütüphanede dahi bunları(Meclis zabıtlarını) buldum. (Türkiyede de bu tür zabıt ve arşivlere ulaşmak çok basittir. Çev.)

    [10] Bu insanlara Müslüman milletvekilleri demekten kaçındığımız için “Sakallı milletvekilleri” dedik. Ürdün anayasasında 95. maddesin de yer aldığı üzere on kişi ve daha fazlası yasa teklifi sunabilir.

    [11] Bu kimse, yasama konusunda şirk koştuğu gibi aynı şekilde “isim ve sıfatlarda” da şirk koşmuş kimsedir. Allah’ın müşerri’(yasa koyan)ismi, seçilenler tarafından alınmıştır öyleyse onlar; vasıf itibariyle rab, tağut ve milletvekili olarak sadece rabbe ait olan bu vasfı üstlenmiş olmaktadırlar. Yasa koyma Allah’ın sıfatlarından bir sıfattır. Allah’ın isim ve sıfatlarının kabul edilmemesi ise Allah’ın dışında başka bir kimsenin bu sıfatlarla sıfatlanması şeklinde gerçekleşir ki, bu seçilen kimseler bu isim ve sıfatlarla sıfatlandırılmaktadırlar. Yani müşriklerin Allah teala’nın isim ve sıfatlarını kabul etmeyip, kendi ilahlarına Allah tealanın “Aziz” isminden aldıkları “Uzza” ismini vermeleri gibi. Ayette buyrulduğu gibi” Kalpleri birbirine benzedi.”

    [12] Arapça orijinal metin de“İntifaul Kast” olarak geçmektedir. Biz bu cümlenin çevirisine “kasıt olmaksızın” cümlesini koyduk. “İntifaul Kast” ise tekfirin engellerinden olan hata engelinin bir gereğidir. Yani kişinin yapmış olduğu fiili arızi hallerden dolayı meydana gelen bir hata sonucu işlemesidir. Şeyh Ebu Muhammed(Allah esaretten kurtarsın)“intifaul kastı” aynen şu şekilde tarif etmektedir: “İntifaul Kast; kişinin kendisini küfre götüren söz ve ameli kasıt ve irade dışı yapmasıdır.” Çev.


    [13] “İntifaul Kast; kişinin kendisini küfre götüren söz ve ameli kasıt ve irade dışı yapmasıdır.” Mesela kişinin uyku halinde, aşırı sevinç halinde yahut hata ile bir şey yapması. Çev.

    [14] Müdahene: gücü yettiği halde, haram işleyene mani olmamak, dalkavuklukyaparak, birinin gönlünü alırken, İslamiyet’in dışına çıkmak, günaha girmektir. Çev.

    [15] Bunu kendisine menhec edinmesi, kabullenmesidir. Bize göre kişinin bir şeyi din edinmesi için kişinin inanmasına gerek yoktur.
  5. Ahmed Musa

    Ahmed Musa Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Allah razı olsun kardeş ben tekrar okudum da birinci makaleyi Türk halkının genelini tekfir etmiyoruz derken oy kullanmayan tağut u inkâr eden müslümanları mı kastetti yoksa oy kullanıp da tekfir edilmeyecek olanlar da var anlamında mı söylemiş ben tam anlayamadım Şeyhi o kısımda ne demek istedi
  6. halitbinvelid

    halitbinvelid Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    KARDEŞ! Sorunu cevabını alman için şu aşğıdaki soru ve cevabı oku inşaallah...
    SORU


    PARLEMONTO SEÇMİLERİNE KATILMANIN HÜKMÜ NEDİR?

    PARLEMONTO SEÇMİLERİNE KATILAN HERKESİ TEKFİR EDİYORMUSUNUZ?

    YOKSA SİZ BU KONUDA TAFSİLATA MI GİDİYORSUNUZ?

    SEÇİMLER KONUSUNDA İNSANLARA NASİHATLERİNİZ NELERDİR?

    BU KONUDAKİ DELİLLERİ ZİKREBİLİRMİSİNİZ?
  7. enes Özdemir

    enes Özdemir el_enguri Kullanıcı

    Yani ne kadar kemalist, komünist, ırkçı, lenist, marksist taassupcu tarikatçı varsa musluman.
    Bunları tekfir eden kardeşler bağy aşırıcı merhametsiz cüretkar cahil oluyor
    Keşke şeyh bu kardeşleri ezici bir üslupla eleştirmeden önce yukarda saydiklarımı eleştirseydi

    Bir de özellikle cihad ideologları Rabbanî alimlere ve şeyhlere sanki turkiyenin tek sorunu oy kullanma meselesiymiş gibi ihtilaf edilen konu oy kullananları tekfir edilip edilmeme olduğu yansıtılıyor . Neden ?
    Sizce tek sorun oy kullanmak mı?
    Bu halk sadece oy kullandığı icin mi tekfir ediliyor?
  8. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Bak şeyhe iftira atan sapıkcım; Şeyhin tekfirin engellerinin uygulanacağını söyledikleri musluman olanlar için; kemalist, komunist leninist, marksistlere musluman dediği yok! Zırvalama ve iftira atma! Bir daha da tüm halkı kâfir deme sapkınlığını gösterme!

  9. enes Özdemir

    enes Özdemir el_enguri Kullanıcı

    Abicim Şeyhe iftira etmiyorum.
    Şeyh Türkiye halkı musluman dır demiyor mu ? Yoksa ben mi yanlış anlıyorum. Hadi ben bir şey anlamadım sen kısa ve oz soyle Türkiye halkı musluman mı? Ne? Türkiye halkı deyince komünist kemalist vs. de Türkiye halkı degil mi?
  10. halitbinvelid

    halitbinvelid Islam-TR Üyesi Kullanıcı


    ŞEYH MAKDİSİ SEÇMEN HAKKINDA AŞAĞIDAKİ KİTAPTA, HERKES ORJİNALİNE VE TERCÜMESİNİN SAHİH OLUP OLMADIĞINA BAKSIN:


    الجواب المفيد

    بأن المشاركة في البرلمان وانتخاباته مناقضة للتوحيد



    Seçmen kimseye(Müntehib)gelince:


    Bu şirk dinini kendine din edinen kimsenin gerçekte neler yaptığını böylelikle öğrenmiş oldun. Yani bu kimsenin kendine birçok farklı yasa koyan kimseler arasında bir(yasa koyucu)rab seçtiğini, yasa koyma işini yerine getiren dolayısıyla da bu şirk görevinde yerine geçecek kimseleri seçtiğini görmüş oldun.

    Seçmen kimse; ya bu seçim işini kendisi yerine getirmeye kalkışan, seçim işini kendine bir menhec edinmiş kimsedir. Seçim işini anayasanın kendisine yüklemiş olduğu hak bir görev olarak bilir.

    İşte bu durum da Milletvekillerinin emanet olarak üstlenmiş oldukları Milletin yasama işini üstlenenler ile bunları seçenler arasında hiçbir fark yoktur. Bu ikisinin (milletvekili ve seçmen) arasındaki fark birisinin (milletvekilinin) direkt olarak küfür yasaması yapması diğer seçmen kimsenin ise milletvekilini (yasama yapması konusunda) kendinin yerine seçmesi ve onu kendine vekil tayin etmesidir.

    Böyle bir durumda yerine geçiren yani vekil seçen kimse (seçmen) bilfiil o işi yapan kendisine vekâlet verilen (milletvekili) gibidir. Aslında bu kimse yasa koyan ve vekâlet yoluyla yasamaya ortak olan kimsedir.

    Seçmen kimse yahut ta bu işi (yasama) tam olarak üstlenmez. Direkt yasa koymaya hevesli değildir. Yasa koymaya ehil olmadığını düşünür. Bu yüzden yasa koymaya ehil olan doktorlar, ilim adamları, anlayış ve kavrayış sahibi zannettiği güvendiği kimselere bu hakkı verir.

    Bu kimse kendini yasamaya bilfiil iştirak eden değil de, onlara tabii olan olarak görür. Dolayısıyla seçmen, milletvekillerini seçer, kendine onları yasa koyucular edinir, mutlak olarak yasama hakkını onlara verir, onlarla uyumlu hareket eder. Bu işi kendine bir menhec edinmiştir. İşte bu ibadette müşrik kimsedir.[1]

    Bu aynı yukarıda da bahsi geçen meselede olduğu gibi itaat eden kimselerinde, itaat ettikleri kimseler gibi olmasına benzer. Müşriklere “ölü hayvanın ve şer-i olarak kesilmiş olan hayvanın yenmesi” hususunu eşit gören kimselere itaat hususu gibidir. Ayette: “Onlara (müşriklere) itaat ederseniz sizlerde kesin müşriklerden olursunuz.” Dikkat edilirse ayette sadece bir hüküm hakkında itaatten söz edilmektedir. Acaba her yönüyle yasama hakkını mutlak olarak üzerine alan kimseye, parlamentoya yahut bu konuda her yönüyle yasama hakkını mutlak olarak birilerine veren kimsenin hali nice olur?

    Bununla birlikte bu kimseler aynı “haham ve rahiplerine” yasama konusunda itaat eden kimseler gibi olurlar. Daha önce ayette geçtiği üzere: “Onlar; haham ve rahiplerini Allahın dışında kendilerine rabler edinmiş kimselerdir.” Diğer ayette ise Allah Teâlâ onların koşmuş oldukları şirkten münezzehtir.” Görüldüğü gibi Allah Teâlâ onlara şirk hükmünü vermiştir.

    Büyük şirkte ise te’vil olmaz.

    Söyler misiniz; Allahtan başkalarının rab edinilmesi konusunda nasıl olurda geçerli bir te’vil olabilir ki! Ayrıca bu işi yapan (yasama hakkını Allahın dışında başka kimselere veren) kimse cehaletiyle mazeretli olmaz.

    Daha öncede zikrettiğimiz üzere Allah Teâlâ kulları üzerine huccetini ikame etmiştir. Kullarının fıtrat üzere hanif olarak, şirkten uzak bir şekilde yaratmıştır. Bununla birlikte bütün peygamberleri de bunu-şirkten uzak olma- ve tevhidi hatırlatmaları için göndermiştir. Peygamberler, insanları şirkten uzaklaştırmak için gönderilmiştir fakat maalesef insanların çoğu şirk içerisine girmişlerdir.

    Müslim’in sahihinde rivayet etmiş olduğu hadiste peygamber(s.a.v)şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Ben kullarımı hanîf –şirkten uzak, doğru yolda- kimseler olarak yarattım, sonra şeytanlar onlara musallat oldu ve onları dinlerinden uzaklaştırdılar. Kendilerine helal kıldığımı- onlara haram ettiler, hiçbir delil indirmediğim şeyleri Bana ortak koşmalarını emrettiler…”

    İşte günümüzde insanların birçoğunun durumu böyledir. Allah Teâlâ insanları hanif olarak yarattı, hidayet üzere dünya ya getirdi ve bütün peygamberler tevhide çağırdılar. Ayrıca bütün kitaplar da; tevhide aykırı olan şeylerden uzaklaştırmak ve Allah’a şirk koşmaktan sakındırmak için indirildi.

    İnsanların ve cinlerin şeytanları olan; rahipler, kâhinler, milletvekilleri ve tağutlar; insanlara şirki süslemişler, güzel göstermişler (insanları kandırmak için) zamanımızın isimleriyle isimlendirmişler; “demokrasi”, “hürriyet” ve “çağımız kanunları” gibi adlar takmışlardır. Bunlar; Allahın izin vermediği Allahın dininde olmayan yasalar koymuşlardır ve Allahın kitabında indirmediği konularda Allaha şirk koşmayı emretmişlerdir. İnsanlarda bu kimselere; itaat etmişler ve tabii olmuşlar ve böylelikle hak yoldan sapmışlardır.

    Daha önce de geçtiği üzere peygamber (s.a.v), bu kimselerin “Adiy bin Hatim” hadisinde beyan edildiği üzere “rahip ve hahamlarına”(milletvekilleri) tabii olan, itaat edenlerin cahillikleri, ibadette itaat olduğu için şirktir ve bu onlar için mazeret değildir. Zaten bu Adiy’nin sözü olan: “İnsanlar, onlara ibadet etmemişlerdi.” Sözünden de anlaşılmaktadır.

    Adiy bin Hatim, peygamber(s.a.v)’i tevbe suresinde yer alan ayetleri okurken işittiği zaman, peygamber(s.a.v), kendisine rahip ve hahamlara yani yasa koyanlara itaatin yasama da ve ibadette şirk olduğunu beyan etmiştir. İşte bu, insanların rab edinilmesidir, insanlar onlara secde etmeseler de, onları rab edinmişlerdir.

    İşte bu yüzden her kim; milletvekilleri ile aynı görüşte olur, aynı düşüncede olur yahut ittifak halinde olurlarsa yahut bir araya gelir ise ya da bu hükümetlerle dinde daha sonradan ortaya çıkmış olan küfri, Allahın dışında yasamayı başkalarına veren hakeza çıkardıkları yasaları anayasaya ve insanların elleriyle koydukları yasalara uygun yasalar çıkartanlarla birlikte olurlarsa, onları rab edinmişler ve kendilerine İslam dininin dışında başka bir din edinmişlerdir.

    İşte bu anlattıklarımız seçimlerde yapılanların ta kendisidir. Seçimlere katılanlar demokrasi dinini yani hüküm koyma ve yasama yetkisini Allaha’a değil de halka verenlerdir. Seçime gidenler aslında kendilerinin yerine yasamayı mutlak olarak anayasa ya uygun şekilde yapacak olan rablerini seçmektedirler.

    Kim bunu-seçime girer ve milletvekili- seçimi yaparsa İslam dininden ve tevhid’den beri olmuş demektir. Bu kimse namaz kılsa, oruç tutsa Müslüman olduğunu iddia etse fark etmez. İnsanların nefisleri, kendileri aleyhlerinde huccettir.

    Her kim insanların bugünkü hallerine dikkat ederse; insanların fert ve topluluk olarak nasıl bu şirkin üzerine üşüştüklerini görür. Dolayısıyla da bu ümmetin neden zayıfladığını, kuvvetini yitirdiğini ve bu hale düştüğü anlar. Düşmanların neden ümmetin üzerlerine musallat olduğunu idrak eder.

    Şirk Allah’a karşı işlenilen en büyük günahtır. Zira peygambere(s.a.v): en büyük günah nedir? Diye sorulduğunda, Seni yarattığı halde senin Allah’a şirk koşmandır” buyurmuştur.

    Bundan dolayı muvahhid kimse Allahın üzerindeki fazlının ne kadar büyük olduğunu bilir. Zira Allah Teâlâ o kimseyi tevhide hidayet etmiş ve kendisine iman nimetini vererek şirkten kurtarmıştır.

    Tevhid konusunda ihmalkâr davranıp şirke düşmekten seni sakındırırım! Çünkü tevhid; kişinin tek sermayedir. Tevhidin kaybedilmesi ise apaçık bir hüsrandır. Şaşılacak şey ise; helak olanın nasıl helak olduğu değil, kimlerin kurtulduğu ve nasıl kurtulduğudur.

    Bu anlattıklarımızdan sonra bildiklerinizi, tanıdıklarınızı; bu hükümetlere tabii olmuş kimseleri, küfri dinleri hususunda, farkına vararak yahut farkına varmayarak şirke düşmekten sakındırsınlar ve apaçık bir hüsrandan kurtarsınlar.

    Fakat burada bir şeye dikkat çekmek gerekir. Bizler bu kadar büyük ve kapsayıcı bir şirkten söz ettikten sonra ayrıca bu hükümetlerle aynı düşüncede yahut ittifak halinde olanların küfrünü beyandan sonra istemeden yani ikrah altında bu seçimlere katılanları şayet var ise tekfir etmiyoruz.

    Aynı şekilde seçimlere katılan kimse; aldanıp ta meclisleri sadece insanlara hizmet götüren meclisler olarak bilirse ki, günümüzde birçok avam insanın zannettiği gibi böyle bir düşünceye sahip olarak tutup akrabalarını ve tanıdıklarını seçerler ise, işte biz bu kimseleri tekfir etmeyiz.

    Biz burada “büyük şirk” de cehaleti mazeret görmüyoruz. Bizim dediğimiz; (yasama) meclislerinin hakikatinin bilinmemesidir. Dolayısıyla bizim burada söylemek istediğimiz hata ile ya da kasıt olmaksızın[2] bu seçimlerde oy kullananlardır. Rabbimizin buyurduğu gibi: “Rabbimiz! Hata ile yahut unutarak yaptıklarımızdan dolayı bizleri bağışla” hadisi kutsi de açıklandığı üzere Allah teala şöyle der: “evet,”tamam yaptım”

    Yani meselenin özü şudur: şayet avamdan olan bir kimse veya cahil kimse yukarıda anlattığımız gibi meclislerin hakikatini bilirse yani meclislerin yasama meclisleri olduğunu, meclistekilerle aynı görüşte olur, meclistekilerin yaptıklarının doğru olduğunu, mutlak olarak yasama yapabileceklerini, bunun kendilerinin hakkı olduğunu kabul ederse yahut anayasanın bir gereği olarak yasa koymaları için seçerse bizim yanımızda bu kimse müşriktir. Bu seçen kimse yasama konusunda itaatin küfür olduğunu bilmese de, aynı peygamberin (s.a.v) müşrikleri tevbe suresinde mazeretli görmediği gibi; biz de bu konuda bu kimseyi mazeretli görmeyiz… Adiy bin Hatim’in hadisinde görüldüğü gibi yasama da itaatin, ibadet olduğu insanlara gizli kalmış olmasına rağmen o insanlar mazeretli görülmemişlerdir.

    Fakat avamdan birçok yaşlı erkek ve kadınlar bu küfri yasama meclislerinin hakikatini bilmemektedirler. Bundan dolayı seçimlere katılırken ya da seçerken yasa koyucu rabler olarak seçmemektedirler. Böyle kimseler, kendilerinin yerlerine; sorunlarını çözecek, hizmet edecek yahut bölgelerine hizmet götürecek kimseler olarak seçmektedirler.

    İnsanların çoğunun kastı ve istedikleri budur. Bu kimseler oynanan oyunu böyle görmektedirler ve oyuna ortak olmaktadırlar. Bu tür bir kimsenin asli tevhidi sabit, tağutu ve yasalarını inkâr etmiş ise, bu zan ve kasıt ile de seçimlere katılmış ise, biz bu kimse hakkında deriz ki: bu kimsenin ameli zahir de küfürdür. Çünkü bu kimse kastının ne olduğunu açıklayana kadar kastının ne olduğunu bilmemekteyiz. Bu aynı: “ Ya rabbi! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” diyen kimse gibidir. Bu kimsenin sözünün zahirinden anlaşılan şey küfürdür. Bu kimsenin hata ile söylediğini anlayıncaya kadar biz bunu bilemeyiz.

    Sonuç olarak biz bu tür kimseler hakkında deriz ki: bu kimseler, demokratik oyunlara girdikleri, yasamayı Allah tealaya değil de insanlara verdikleri için zahir de küfri seçimlere katılmışlar nitekim küfür ameli işlemişlerdir. Fakat dediğimiz gibi insanların durumlarının karışıklığı söz konusudur. Biz bu yüzden küfür hükmünü avam insanlara tayini olarak indirgemeyiz. Hatta bu kimselerin kasıtlarının; yasa koyucu ve seçtiklerinin hakikatini bilene kadar küfür hükmünü avam insanlara tayini olarak indirgemeyiz. Şayet seçmen kimse; yasa koyucu ve seçtiklerinin hakikatini bilmiyor ise kendine bu mesele açıklanana kadar muayyen şekilde tekfir edilmez. Kendisine mesele açıklandıktan sonra halen (oy kullanma konusunda) ısrar ederse de muayyen olarak tekfirinden de hiç çekinmeyiz.

    Bu aynı şöyle diyen kimsenin durumu gibidir: “Ya rabbi! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” biz böyle bir söz söyleyen kimseye; sen küfür sözü söyledin” deriz. Şayet bu kimse sözünü geri alır, Allahtan bağışlanma diler ve benim kastım; Allah’ı övmek ve ona hamd etmek idi fakat dilim sürçtü ve hata ettim bunu kasıtlı olarak yapmadım” der ise biz bu kimseyi tekfir etmeyiz…

    Şayet bu kimse sözün de ısrar eder, sözünden dönmez ve Allah’tan bağışlanma dilemezse bu kimseyi tekfir ederiz. Çünkü bu kimse aynı ayette belirtildiği gibi, Firavunun: “Ben sizin en yüce rabbinizim”demiştir.

    Bu kimsenin durumu, elbette yasama konusunda bizatihi bir kimsenin kendisinin ya da başkası vasıtasıyla kendisine verilen yasama hakkını elde etmeye çalışan ve bunun için uğraş veren kimse gibi değildir. Zira bu (milletvekili) kimse direkt kâfir olur çünkü bu kimse küfrü kast etmiş ve hatasız olarak bu yolu kendi seçmiştir.

    Aynı şekilde bazı sakallı yasa koyucu milletvekilleri; hak ile batılı bir birine karıştırdıkları için avamdan aldanan cahil kimseler de kasıtsız olarak bu seçimlere katılanlar arasına dâhil edilebilir. Bu sakallı kimseler Allahın şeriatı ile hükmetmeye insanları çağırır zaten parlamentoya giriş gayeleri de budur. Bu kimseler seçimlere girerken de; sloganları ve reklamları kafa karıştıran ibarelerden oluşur. Sloganları göz kamaştırıcı ve aldatıcıdır. “Tek Çözüm islamda’dır” bu tür cümleler avamı aldatır.

    Her kim bu tür şeyleri öne sürerek; avamdan yaşlı kimseleri aldatarak onlara sakallı kimselerin seçilmesiyle Allahın şeriatını hakim kılacakları konusunda yanıltılır ve bu konuda ikna edilirler ise bununla beraber bu kimselerin seçilen kimselerin yaptığı işin hakikatini küfri yasama işi olduğundan haberdar olmaz, parlamentonun hakikatinin yasama olduğunu bilmez, anayasada belirtildiği üzere seçimlere katılmayla; yasama ve hüküm koymanın halka verildiğini bilmez, seçeceği kimsenin Allah’ın razı olduğu İslam şeriatıyla hükmedeceği kendisine gösterilmiş ise bu kimseler küfri bir amel işlemiş cahil, dalalete düşmüş, düşürülmüş kimselerdir. Fakat bizler bu kimseleri muayyen olarak tekfir etmeden önce; yasama meclislerinin hakikatini, işlemiş oldukları hatayı, seçmiş oldukları milletvekillerinin neler yaptığını, kendilerine oynanan oyunları izah eder anlatırız.

    Meselenin hakikatini bilirler buna rağmen bu küfri dine katılma konusunda ısrar ederlerse, mecliste olup bitenleri kabul ederler ve yasama yapmaları için halen birilerini seçerse onları tekfir etmekten çekinmeyiz.

    Bu tafsilatın iyi bilinmesi gerekir. Bizim bu konuda geçerli olarak özür gördüğümüz ya da tekfiri muayyene indirgeme de tekfirin manisi olarak gördüğümüz şey; (oy kullanan kimsenin)kasıtsız olarak[3] yapmasıdır. Bunun da anlamı; mübah olan hatta haram olan bir şeyi, bir kimsenin yapmaya kalkması veya yapmayı istemesidir. Bunu yaparken kastetmeden, istemeden küfre, seçmede küfre, şirke düşmesidir.

    Bunun (hata) kaynağı, bu meclislerin hakikatinin bilinmemesidir. Bize göre bu konuda muayyen tekfirin önündeki mani budur yoksa kişinin yasamada; itaatin küfür ve büyük şirk olduğu konusundaki cehaleti (bilmemesi) değildir. Bunu yaparken yasa koyanların olması, onlara itaat yahut yasama hakkının onlara verilmesi kastı olması gerekir. Daha önce de geçtiği üzere peygamber (s.a.v) bu konuda mazeret kabul etmemiştir.

    Aynı şekilde bilinmesi gerekir ki, yasa koyanlara itaat sadece bir meselede dahi olsun küfürdür. Tabiî ki itaat konusu yasama ve küfür ise durum böyledir. Fakat kim de; yasa koyanlara mübah ya da küfre götürmeyen bir günah konusun da itaat ederse küfre girmez…

    Bunun açıklaması ise şöyledir: yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento), milletvekili, hâkim veya tağut; içki içmeyi, ölü hayvanın etini yemeyi, faiz yemeyi yahut zina etmeyi emretse ve emredilen kimse de ikrah altında ise, ittifak ile bunları yapmasında bir sakınca yoktur. İkrah altında değil ise korkudan, müdahane[4] olarak yapmış ise bu kimse masiyet işlemiş bir günahkârdır.

    Şayet hâkim, yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) vb. bir kanun koyarak yasa çıkarır; içki satışı, içilmesi veya ölü hayvanın etinin yenilmesi veya faiz yemek mübah olduğunu söylerse yahut çıkarmış olduğu kanunda ölü hayvan eti aynı şer-i olarak kesilmiş hayvan gibidir yahut ta ayette buyrulduğu gibi “muhakkak ki satış, faiz gibidir” der ise, bu tür şeylere tabii olmak, kabul etmek, itaat etmek konusunda Allah Teâlâ şu ayetinde buyurduğu gibi: “Onlara itaat ederseniz, sizlerde onlar gibi olursunuz.”

    Burada “itaat etme” den kastedilen; bilfiil bunların yenilmesi, içilmesi, yerine getirilmesi veya işlenilmesini gerekli kılmaz. Bilakis bu konularda, bunları yasalaştırarak değiştirenlerle aynı görüşte olma, ittifak içerisinde olma, kabul etme, benimseme de açık bir küfürdür. Bunları yapması, işlemesi de hükmü değiştirmez.

    Müslim sahihinde rivayet ettiği üzere: “Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise kâfirlerin ta kendisidir.” Bera’ bin Azib’den rivayetle gelmiştir. Bu ayetin iniş sebebi ise Yahudiler aralarında şöyle derlerdi: bizlerden değerli bir kimse zina etse cezalandırmayız fakat zayıf, değersiz bir kimse zina etse recmederek cezalandırırız. Fakat daha sonraları Yahudiler bir araya gelerek herkes için geçerli olacak bir karar aldılar: bizden her kim değerli olsun, değersiz birisi olsun suç işlerse yüzünü karaya boyayacağız ve kamçılayacağız. Yani recm yerine bunların yürürlüğe koydular.

    İşte her kim de bu tür bir yasamaya onay verir, kabul ederse aynı fikre sahip olursa kafir olur. Açıkça görüldüğü gibi bu kimse zina etmese de fark etmez.

    Kişinin sadece onaylaması, kabul etmesi, bunu din[5] edinmesi; Kişinin milletvekillerinde, hüküm koyanları yasama hakkına sahip görmesi de böyledir. Nitekim bu konu anayasalarında da böylece yer almaktadır. Bu apaçık bir küfür ve çok net bir şirktir.

    Her halükarda tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) içki içmeye veya faiz yemeye zorlayamaz. Zaten bunları yapmak onlara göre şahsi bir özgürlüktür.

    Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) içki fabrikalarını, içki içilen yerleri korusalar da, ruhsatlar verseler de, bunların yapılmasını, satılmasını meşru görseler de, onlar için en önemli olan, insanlardan istedikleri şey; kanunlarına ve düsturlarına saygı gösterilmesi, bu konuda ki Allah’a ortaklarının tanınmaları, kabul edilmeleri ve yasama hakkının onlar da olduğudur. Yasamanın sadece onlara ait olduğunun kabullenmesidir ki, bu ise onlar içim apaçık bir küfür, apaçık bir şirk olarak yeter.

    Yukarıda zikrettiklerimizden anlaşılan bir diğer mesele ise: Milletvekili yahut Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) ya da bunların yardımcılarından dünyevi bir konuda onlardan yardım alınarak; bir esirin kurtarılması, zor bir işin kolaylaştırılması, bir zulmün def edilmesi, elde edilemeyen bir hakkın elde edilmesi konularında tekfire gitmenin hata olduğudur. Biz bu müşriklerden yardım almayı kerih görsek de yardım alanları tekfir etmeyi hata görürüz.

    Bizler insanları daimen onlarla alakaların koparılmasına çağırmaktayız. İnsanları; Onlardan ve küfri yasama makamlarından da tamamen açıkça beri olmanın gerekliliğine davet ediyoruz. Onlara buğuz etme, tamamen ayrılma, onlardan yardım almayı sonlandırma ancak zaruret halinde onlardan yardım almaya çağırıyoruz. “Zaruretler yasaklı olan şeyleri mübah kılar”

    Biz bu yüzden Milletvekili yahut Tağut veya yasa koyan (herhangi bir kimse, meclis, parlamento) ya da bunların yardımcılarından dünyevi bir konuda bunlardan yardım alanları tekfir etmiyoruz. Elbette bunlardan yardım alan kimse yardım alırken de; bunların batıl işlerinin onaylamadan, onları kendilerinin yerine (milletvekiliğine) geçirmeden, işlemiş oldukları şirklerinde aynı görüş ve inanca sahip olmadan yahut onların işlemiş olduğu bir küfrü işlemeden yardım almış olması gerekir.

    Herkesi çepeçevre sarmış olan bela hususların da dikkat edilmesi gerekir. Soru soran kimse kısa cevap istemiş olsa da, bazı konularda ben meseleyi biraz uzun tuttum. Zira bu meseleler çok tehlikeli meseleler olduğu için; kolaylık sağlaması için genel olarak bu tür şeyleri zikrettim ki; insanlar arasında kolaylıkla anlaşılsın yayılsın ve elden el dolaşsın istedim.



    Elbette mümin bir muvahhid bu anlattıklarımızı karşıdaki kimseye anlattıktan hemen sonra; öyleyse alternatif ne? Ne yapalım? Diye itiraz edebilir…

    De ki: Alternatif, tevhidin gerçekleştirilmesi ve bütün amelleri iptal eden, cehennemde de sonsuz kalmaya sebep olan ve muttakiler için hazırlanmış olan, genişliği yeryüzü ve gökyüzü genişliğin de olan cennetlere girmek için şirkten uzaklaşılması gerekmektedir.

    “…Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al- İmran, 185)

    Yoksa sen bu alternatiften daha güzel ve daha büyük bir alternatif mi istiyorsun?

    Bu hususta değinilmesi gereken bir husus ise; İslam ümmetinin kuvvet ve şerefinin yeniden elde etmesi, Allahın şeriatının hâkim kılınması için haram ve şirk vesilelerine başvurulmaz. Allah’ın katındakilere, masiyet ile ulaşılmaz. Allah’ın yardımı ise hiçbir zamana şirk koşularak elde edilmez.

    Dinimizde, davetimizde ve Allahın hükmün de en büyük maslahat ve en öncelikle yapılması gereken; insanları şirk karanlığından kurtarıp tevhid nuruna kavuşturmaktır.

    Söyler misiniz bana; bunları gerçekleştirmek için şirk vesilelerine sarılmak caiz olur mu hiç? Akıllı bir kimsenin söyleyeceği bir şey mi, bu? Nasıl olurda yerine getirilmesi gereken görev itibariyle; yıkılması gereken(şirk ve tağut) vesile olabilir ki?

    Söyler misiniz bana; şirk, şirk ile değiştirilebilir mi, inkâr edilebilir mi, def edilebilir mi? Yahut ta necaset başka bir necaset ile temizlenebilir mi?

    Bu dinin, en büyük gönderiliş gayesi; tevhidin gerçekleştirilmesi, tevhidin yeryüzünde ikamesi ve yeryüzüne tamamen yerleşmesidir. Bütün peygamberler bunun için gönderilmiş ve bütün kitaplar bunun için indirilmiştir. Gönderilen bütün peygamberlerin ve bütün kitapların yegâne gayesi tevhidin gerçekleştirilmesidir.

    Bu yolda en güzel örnek, rehber ve önder peygamberlerdir. Rabbimiz şöyle buyurur: “İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.” (Enam, 88-89)

    “İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” (Mümtehine, 4)

    Bu konuda tek çıkar yol ve tutulması gereken yegâne yol hiç şüphesiz bu millet (din) üzerine hareket etmektir. Yapılacak davette tamamen bu tevhide yönelik olmalıdır. Gençlerde tamamen bu yönde eğitilmeli, sadece ve sadece tevhidin gerçekleşmesi için cihada hazırlanmalı, nebevi bir menhec üzere yeryüzünde tevhidi ikame için yetiştirilmelidir.

    Tevhide davete ve bu konularda nefis muhasebesine gerek yok; sen Anayasa kanunlarına sarıl…

    Cihada gerek yok; sen parlamenter bir harekete katıl! Anayasal mücadele ve yasal muhalefete devam et…

    Aynı bu konular da, erbabının(rablerinin)dediği ve her zaman iftihar ettikleri gibi…

    Bizler bunların dediği gibi asla demiyoruz çünkü bizler rabbimizin dediğini diyoruz: “De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar bilerek Allah’a çağırırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf, 108)

    Allah rasulünün (s.a.v) vasfettiği cihad; şer-i islam’ın zirvesidir.

    Seleme İbnu Nüfeyl el-Kindî (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:"Ümmetimden bir grup, hak yolunda mücadeleye (hiç ara vermeden) devam edecek, Allah da, onlar(la mücâdele sebebi) ile bazı kavimlerin kalplerini saptıracak ve bunlardan (alınanlarla) onların rızkını sağlayacaktır, bu hal kıyamet gününe, Allah'ın va'dinin gelme anına kadar devam edecektir... Mü'minlerin (fitne sırasında emniyette olacakları) asıl yerleri Şam'dır.

    Allah itaat ederek vefat etmek, masiyet ederek vefat etmekten şüphesiz daha hayırlıdır…

    Allah tealadan beni ve kardeşlerimi tevhid üzere sabit kılmasını, bizleri tevhid askerlerinden ve yardımcılarından kılmasını ve bizlere kendi yolunda şehid olarak son nefesimizi vermeyi nasip etsin….

    Davamızın başı ve sonu Allaha’ hamd etmektir…

    Muhammed El Makdisi

    Süvaka Cezaevi

    1417 h. Zil Hicce Ayı/Gazze

    TERCÜME: EBU NİDAL EL-ENSARİ


    [1] Bu kimse, yasama konusunda şirk koştuğu gibi aynı şekilde “isim ve sıfatlarda” da şirk koşmuş kimsedir. Allah’ın müşerri’(yasa koyan)ismi, seçilenler tarafından alınmıştır öyleyse onlar; vasıf itibariyle rab, tağut ve milletvekili olarak sadece rabbe ait olan bu vasfı üstlenmiş olmaktadırlar. Yasa koyma Allah’ın sıfatlarından bir sıfattır. Allah’ın isim ve sıfatlarının kabul edilmemesi ise Allah’ın dışında başka bir kimsenin bu sıfatlarla sıfatlanması şeklinde gerçekleşir ki, bu seçilen kimseler bu isim ve sıfatlarla sıfatlandırılmaktadırlar. Yani müşriklerin Allah teala’nın isim ve sıfatlarını kabul etmeyip, kendi ilahlarına Allah tealanın “Aziz” isminden aldıkları “Uzza” ismini vermeleri gibi. Ayette buyrulduğu gibi” Kalpleri birbirine benzedi.”

    [2] Arapça orijinal metin de“İntifaul Kast” olarak geçmektedir. Biz bu cümlenin çevirisine “kasıt olmaksızın” cümlesini koyduk. “İntifaul Kast” ise tekfirin engellerinden olan hata engelinin bir gereğidir. Yani kişinin yapmış olduğu fiili arızi hallerden dolayı meydana gelen bir hata sonucu işlemesidir. Şeyh Ebu Muhammed(Allah esaretten kurtarsın)“intifaul kastı” aynen şu şekilde tarif etmektedir: “İntifaul Kast; kişinin kendisini küfre götüren söz ve ameli kasıt ve irade dışı yapmasıdır.” Çev.


    [3] “İntifaul Kast; kişinin kendisini küfre götüren söz ve ameli kasıt ve irade dışı yapmasıdır.” Mesela kişinin uyku halinde, aşırı sevinç halinde yahut hata ile bir şey yapması. Çev.

    [4] Müdahene: gücü yettiği halde, haram işleyene mani olmamak, dalkavuklukyaparak, birinin gönlünü alırken, İslamiyet’in dışına çıkmak, günaha girmektir. Çev.

    [5] Bunu kendisine menhec edinmesi, kabullenmesidir. Bize göre kişinin bir şeyi din edinmesi için kişinin inanmasına gerek yoktur.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş