1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

Dört Büyük Imamın Akidesi

Konu, 'Akide - İtikad' kısmında Hilafet Sancağı tarafından paylaşıldı.

  1. Hilafet Sancağı

    Hilafet Sancağı Islam-TR Üyesi Kullanıcı

      
    DÖRT İMÂMIN AKÎDESİ
    Abdullâh Saîd el-Müderris


    MUKADDİME:

    Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

    Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

    Bundan sonra:

    Bilinmelidir ki, Ümmeti Muhammed’in üzerinde icmâ ettiği asıl ve ana esas, akîde birliğidir. O akîde birliği ki, ümmetin arasında vuku bulan tüm ihtilâfları kaldıracak tek yoldur. Özelliklede tağûtî rejimlerin Ümmeti Muhammed’i bölerek hizipleştirdiği zamanımızda, buna hava ve su gibi ihtiyaç duyulmaktadır.

    Tağûtî rejimler, Allâh’u Teâlâ’nın arzını kendi çıkarları ve menfaatleri doğrultusunda coğrafî ve siyasî sınırlar olarak ayırsa da ortak akîdeyi paylaştığımız her kesimden, her ırktan ve her dilden insânlarla tek bir ümmetiz ve bir olmalıyız. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurur:

    “Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın.” [Âli İmrân: 3/103]

    “Allâh ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da gücünüz gider. Sabredin. Allâh sabredenlerle beraberdir.” [el-Enfâl: 8/46]

    Bu sebeble bizim -Ehl-i Sünnet- menhecimiz İslâm’ın pak olan akîdesine yapışmak, Müslüman kardeşlerimizle aramızda vuku bulabilecek olan ayrılık ve ihtilâflardan olabildiğince sakınmaktır. Ortaya çıkan tüm ihtilâfları ise Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti ile gidermektir. Zîrâ Allâh’u Teâlâ, şöyle buyuruyor:

    “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün.” [en-Nisâ: 4/59]

    Tefsir ulemâsı âyet-i kerîme’de geçen ululemr’den kastın; şeriatı uygulayan Müslüman yöneticiler ve âlimler olduğunu haber vermektedirler. Bu nedenle Ümmeti Muhammed’in tabi olacağı idareciler, Şeriat-ı Garra’yı uygulayan Müslüman idarecilerdir. Ümmete Kitâb ve Sünnet üzere fetvâ veren imâmlardır. Konumuz yöneticiler olmadığından, “imâmlar” kelimesinden kastımızı açıklarsak; ümmet arasında “sırât-ı mustakım” üzere bulunan tüm âlimler, Ümmeti Muhammed’in imâmlarıdır. Doğrularında delîl aldıkları nassa tabi olarak onları takip ederiz. Hatalarında ise onların yine de ecir aldığını bilerek, bu hatâlarında onları takip etmeyiz. Zîrâ doğrular İslâm’ın, hatâlar ise insânlarındır. İnsânları hatâlarıyla kabul etmek, aslında onların insân olduklarını kabul etmek demektir. Hatâdan korunan bir kimse ya vahiy alıyordur; ya da melektir. İttibâ ettiğimiz imâmlar için bu ikisini söylemek ise kişiyi îmân dairesinden çıkaran bir durumdur.

    Âlimler, ümmetin imâmlarıdır. Belirli bir zümreye has olmadıkları gibi tüm ümmetin dayanaklarıdır. İşte onlardan dördü: İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmâm Ahmed. (Allâh’u Teâlâ’nın rahmeti üzerlerine olsun.)

    Bu imâmlar Ümmeti Muhammed’in ittibâ ettiği imâmlarından sadece dördüdür. Fıkhı olarak bazı mes’elelerde ayrılmış olsalar bile, akîdenin aslı olan mes’elelerde yani “usûlu’d-dîn” de birbirlerinden ayrı değildirler.

    Diğer imâmlarımız ile mesela İmâm Sevrî, İmâm Evzaî, İmâm İbn Uyeyne, İmâm İbn Medinî, İmâm Ebu Sevr, İmâm Buhârî, İmâm Ebû Zür’a, İmâm Ebû Hatim, İmâm Tisterî… Ve İmâm İbn Taberi’nin de akîdesi dört imâm olarak bilinen imâmlarımızdan farklı değildir. Nitekim Ebû İsmâîl Sabunî “Akîdetu’s-Selef” isimli eserinde imâmların itikatlarıyla ilgili bazı cümleler zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Naklettiğim bu cümleler tüm imâmların itikatlarıdır ve bu konuda aralarında en küçük bir ayrılık yoktur.” [Akîdetu’s-Selef: 111.]

    İmâm Esfehanî ise şöyle demiştir: “Muhtelif zaman ve mekânlarda yaşamış ehlisünnet âlimlerinin itikad üzerine yazdıkları eserler incelenecek olursa görülecektir ki bu kitâbların üslupları, konuları, sözleri, yaptıkları alıntılar tamâmen aynıdır ve az dahi olsa kesinlikle aralarında hiçbir fark yoktur. Bunların tamâmı sanki tek bir kalemden çıkmış gibidir.” [Hucce fi Beyâni’l-Mahacce: 2/224–225.]

    İmâm İbn Teymiyye de imâmların itikatta bir olduklarını şöyle diyerek dile getirir: “Şâfiî ve Mâlik, Sevrî, Evzâî, İbn Mübârek, Ahmed ve İshâk gibi selefin itikatları Fudeyl bin Iyâd, Ebû Süleymân ed-Darânî, Süheyl bin Abdullâh et-Tusterî’nin ve diğerlerinin itikatları, kendilerine tâbi olunan imâmların itikatlarıyla aynıdır. Bu imâmlar arasında usûlu’d-dîn hususunda herhangi bir tartışma veya ihtilâf yoktur. Ebû Hanîfe’ninde itikadı aynıdır. Tevhîd, kader vesair mes’elelerde o da yukarıda ismi geçen imâmlarla aynı itikadı paylaşmaktadır. Tüm bu imâmların itikatları sahâbe ve ihsan ile onlara tâbi olanların itikatlarının aynısıdır. Ki bu da, Kitâb ve Sünnet’in dile getirdiği itikattır.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 5/256.]

    Ancak zaman zaman ve bizimde dehşetle şâhit olduğumuz üzere onların yolunu takip ettiğini iddia edenler, kendi taassubiyetlerine delîl teşkil etmesi için imâmlara istinaden birçok uydurma sözün altına imza atmış bulunmaktalar. Böylece kendileri perişan oldukları gibi açmış oldukları şer kapısından geçenlerin günahını da paylaşmaktadırlar. Buna dair İmâm İbn Teymiyye şöyle demiştir: “İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmâm Ahmed’in öyle bağlıları var ki, bunlar birtakım görüşler öne sürmekte ve bu görüşlere muhalefet edenleri tekfîr etmektedirler. Oysa gerçekte öncelikle bağlı bulundukları imâmlar bu görüşlere muhaliftirler. Bu kimseler bazen de öyle sözler reddetmekte ve bu sözleri söyleyenleri tekfîr etmektedirler ki, bu sözler, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e aittir. Bu tartışma ve inkâr, özellikle esimler ve sıfâtlar konusunda yaşanmıştır. Çünkü Cehmiyyenin bu konudaki batıl görüşleri birçok insânı derinden etkilemiş ve bunlar bu görüşler uğruna Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözlerini inkârdan çekinmemişlerdir.” [İbn Teymiyye, Derüt-Tearudil’-Akl ve’n-Nakl: 2/308.]

    Meselâ İmâm Ebû Hanîfe’yi ve kendisine tâbi olan imâmları mürcie olmakla suçlayan zamane selefileri(!), kendilerinin tâbi olduklarını iddia ettikleri İmâm İbn Teymiyye’nin şu sözlerini hiç duymamış gibidirler: “Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin itikatları da selef imâmları ile aynıdır. Usûlu’d-dîn konusunda imâmlar ittifak halindedirler.” [Derüt-Tearudil’-Akl ve’n-Nakl: 2/308; Mecmûu’l-Fetâvâ: 5/256.]

    Bu girişten sonra dört imâmımızın usûlu’d-dîndeki yani akîdeye dair olan görüşlerine ana hatlarıyla değinelim.

    İMÂM EBÛ HANÎFE VE AKÎDESİ

    İmâm Ebû Hanîfe, Kufe’de 80/700’de doğdu ve 150 /767’de zâlim yönetimi tanımadığı için şehit edildi. Allâh’ın rahmeti üzerine olsun. Zamanımızda onun yolundan gittiğini iddia edenler, kendisini çok az tanımakta, ekolünü ve mücadelelerini bilmemekteler. Mücâhid bir âlim olarak zâlim sultânlara karşı yapılan haklı tüm isyânlara maddî ve manevî destek verdiğini ise hiç duymamışlardır…

    İmâm Ebû Hanîfe’nin fıkhının kaynağı, İbrâhim en-Nehaî’nin kavilleridir. İmâm Ebû Hanîfe’nin binlerce talebesi oldu, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaştı. Şehâdetinin ardından ders halkasını talebelerinden İmâm Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtından sonra fetvâları yazılıp, ekolü sistemleştirildi. Hanefî ekolünü sistematik hale getiren, İmâm Ebû Hanîfe’nin talebesi İmâm Muhammed eş-Şeybanî’dir.

    İmâm Ebû Hanîfe’nin talebelerinin toparladığı “Fıkhu’l-Ekber” isimli eser, ihtilâflı olmakla beraber İmâm Ebû Hanîfe’ye ait kabul edilir. Ayrıca “Fıkhu’l-Ebsât”, “Kitâbu’l-Âlim ve’l-Muteallim”, “Kitâbu’r-Risale”, “el-Vasiye”, “el- Kasîdetü’n-Numâniye”, “Marifetu’l-Mezâhib”, “Müsnedu’l-İmâm Ebî Hanîfe” adlı eserler de imâmdan rivâyet edilmiştir.

    İmâm Ebû Hanîfe, fıkhı usulünü şöyle açıklar: “Allâh’ın Kitâbı’ndakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullâh’ın güvenilir, âlimlerce malûm ve meşhur Sünneti’yle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbından dilediğim kimsenin reyini alırım… Fakat iş İbrâhim, Şâ’bi, Hasen, Ata… gibi zevata gelince ben de onlar gibi içtihad ederim.” [Mekkî, Menâkıb: 1/74–78; Zehebî, Menâkıb, 20–21.]

    İmâm Ebû Hanîfe’ye hadîs konusunda bir kısım tenkitler yapıla gelmiştir. Bunlar:

    “İmâm Ebû Hanîfe hadîste zayıftır.” [İbn Sad, Tabakatü’l-Kübrâ: 6/368.]

    “Reyi ile sahîh hadisleri reddeder.” [Zâhidü’l-Kevserî, Tenib: 82.]

    “Onun nezdinde sahîh olan hadîs sayısı onyedi veya elli civarındadır.” [İbn Haldun, Mukaddime: 388.]

    Şeklinde özetlenebilir. Ancak İmâm Ebû Hanîfe bazı hadisleri Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e ait oluşunda şüphe bulunduğu, başka bir deyişle hadîsin sıhhatini tespit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir. [İbn Teymiyye, Rafu’l-Melâm: 87.] Yoksa İmâm Ebû Hanîfe, değil sahîh hadisleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadisleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir. [İbn Hazm, İhkâm: 929.]

    Diğer taraftan İmâm Ebû Hanîfe meşhur muhaddîsler kadar hadîs bilgisine sâhib değildi. Buna sebeb olarak da yaşadığı dönemde hadîs tedvininin tekâmülleşmemesini söyleyebiliriz. Hadîs konusunda İmâm Ebû Hanîfe’nin şu sözleri onun hadîse verdiği önemi ve haksız tenkitleri kaldırması gerektiği kanaatindeyiz: “Hadîs sahîh olduğunda, benim mezhebim hadîstir.” [İbn Abidin, Haşiye: 1/163; Resmü’l-Müfti, Mecmuâtür-Resâil: 1/4; Fullanî, İkâzu’l-Himem: 62.]

    “Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadîslerine ters bir görüş bildirirsem, o görüşümü almayın.” [Fullanî, el-İkâz: 50.]

    İmâm Ebû Hanîfe ayrıca mürcie olmakla da suçlanmış; Mürcie fukaha olarak vasıflandırılmıştır. Zîrâ Mürcie değineceğimiz üzere “îmânlarımız makbul, seyyielerimiz ise mağfurdur” diyen ve bid’ât üzere anılan bir fırkadır. İmâm Ebû Hanîfe ise Ehl-i Sünnet’in ilk sancaktarlarındandır. İmâm Ebû Hanîfe’yi Mürcie fukaha olarak anmak ise; onu aslen bid’âtçi, vasfen Ehl-i Sünnet yapar. Bunun bâtıl olduğu ise zaten ortadadır…

    İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşlerini genel olarak özetlersek:

    “Îmân’ın Tarifi” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Îmân; marifet, tasdik, yakîn, ikrar ve İslâm’dır. Gökte ve yerde bulunanların îmânı, îmân edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir.” [Usûlü’l-Münife li’l-İmâm Ebî Hanîfe: 119-120.]; [Fıkhu’l-Ekber: 55.]

    [Marifet: İmana dair bildirilmiş olan bilgileri bilmek; Tasdik: Bu bilgileri doğrulamak; Yakin: Doğrulanan bilgilerde şüpheye ve tereddüde düşmemek; İkrar: Bu bilgileri dil ile ifade etmek; İslam: (Fıkhul Ekber deki ifade ile) Allah’ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir.]

    “Sıfâtlar” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Allâh’ın ezeldeki sıfâtları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allâh’ın sıfâtlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse kâfirin ta kendisidir.” [Fıkhu’l-Ekber: 20.]

    “Müteşâbih Âyetlerin ve Sıfâtların Te’vîli” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Allâh bir şey’dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O’nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O’nun Kur’ân’da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allâh’ın Kur’ân’da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfâtlardır. O’nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zîrâ bu takdirde sıfât ibtâl edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile’nin görüşüdür. O’nun elinin, keyfiyetsiz sıfât olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfâtlarından iki sıfâttır.” [Fıkhu’l-Ekber: 26.]

    “Mürtekibi Kebire” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Helâl kabul etmedikçe, büyük bile olsa herhangi bir günahı işlemesi sebebiyle bir Müslüman’ı tekfîr etmeyiz, ondan îmân ismini kaldırmayız.” [Fıkhu’l-Ekber: 43.]

    “Halk-ı Kur’ân” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Kur’ân-ı Kerîm, Allâh’u Teâlâ’nın kelâmıdır. Mahlûk değildir.” [Usûlu’d-Dîn İnde’l-İmâm Ebî Hanîfe: 334.]

    “Ruyetullâh” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Allâh’u Teâlâ’nın cennet ehline keyfiyet, benzetme, yön bahis olmaksızın görünmesi haktır. Müminler cennete O’nu kulları ile arasında bir mesafe olmaksızın baş gözleriyle görürler.” [Usûlü’l-Münife li’l-İmâm Ebî Hanîfe: 101.]

    “Kaza ve Kader” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Kaza ve kader; hayır ve şer Allâh’u Teâlâ’dandır.” [Usûlü’l-Münife li’l-İmâm Ebî Hanîfe: 112-115.]

    “Halk-ı Efâl-i İbâd” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin “Fıkhul Ekber”deki görüşü: “Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi Teâlâ’dır. Onların hepsi Allâh’ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.” [Fıkhu’l-Ekber: 29.]

    “İstitaat” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin “El-Vasiye” deki görüşü: “İstitaat (kulun fiili için gerekli olan güç) fiilden önce de sonra da değil, ancak fiille beraberdir.” [Usûlü’l-Münife li’l-İmâm Ebî Hanîfe: 107.]

    “İbâdet Mükellefiyeti” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Kâfirler îmân etmekle mükelleftirler. Îmân etmeden amel etmekle mükellef değillerdir.”

    “Habti Amel” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “İrtidat eden bir kimsenin amelleri düşer ve bâtıl olur; îmâna geri döndüğünde amelleri tekrar geri gelmez.”

    “Sahâbe” mes’elesinde İmâm Ebû Hanîfe’nin görüşü: “Nebîlerden (tümüne salât ve selâm olsun) sonra insânların en faziletlisi, Ebû Bekir es- Sıddîk, sonra Ömer el-Faruk, sonra Osman bin Affan Zû’n-Nûreyn, daha sonra Alîyyu’l-Murtaza’dır. (Allâh hepsinden razı olsun.) Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibâdet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbının hepsini sadece hayırla anarız.” [Usûlu’d-Dîn İnde’l-İmâm Ebî Hanîfe: 547.]

    İMÂM MÂLİK VE AKÎDESİ

    İmâm Mâlik, Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Ebî Âmir el-Asbahî’dir. Muhaddîs ve mutlak müçtehid olarak ümmetin imâmıdır.

    İmâm Mâlik, Medine’de 93/711 yılında doğdu; 179 /795’ de vefat ederek, “Cennetu’l-Bâki” mezarlığına defnedildi. Allâh’u Teâlâ’nın rahmeti üzerine olsun.

    Yüze yakın âlimden ders alan İmâm Mâlik’in yetişmesinde, fikri ve ilmi yapısının oturmasında, başta Abdurrahman İbn Hürmüz, Rabia, Şıhab Zühri, Ebû Zinad, Yahya bin Saîd el-Ensarî ve Ömer bin Hattâb’ın azatlısı Nâfi’in büyük katkıları olmuştur.

    İmâm Mâlik Medine’de ders okutur, vuku bulmuş olaylara fetvâ verir ve değerlendirmelerde bulunurdu. Vuku bulmamış, farazî olaylar için kesinlikle bir görüş beyân etmezdi.

    İmâm Mâlik, ilimde olgunlaşıp dersler vermeye başladıktan sonra, bilgilerini daha da derinleştirmek ve farklı fıkhi görüşleri, incelikleriyle kavrayabilmek için âlimler ile ilişkisini yoğun bir şekilde sürdürmüştür. Ebû Hanîfe, Keys, Evzâ’î, Ebû Yusuf, Muhammed bin Hasan, Hammâd gibi âlimlerle görüşüp, onlarla ilim alışverişinde bulunurdu.

    İmâm Mâlik birçok kitâb tedvin etmiştir. Bunlar arasında en önemlisi “Muvatta” adlı eseri olup, hadîs külliyatları içerisinde ilk tedvin edilenidir. Derece itibarıyla Sahihayn’dan (Buhârî ve Müslim’den) sonra gelir.

    İmâm Mâlik’in Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine ittibâ anlayışı, kendi dilinden şöyledir: “Ben bir beşerim, isâbet eder, hata da ederim. Benim görüşlerime bakın; Kitâb ve Sünnet’e uyanları alın, Kitâb ve Sünnet’e uymayanların hepsini terk edin.” [İbn Abdilberr, Câmiu Beyân: 1/775; İbn Hazım, el-İhkâm: 6/149.]

    İmâm Mâlik’in görüşlerini genel olarak özetlersek:

    “Îmân’ın Tarifi” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Îmân söz ve ameldir. Artar ve eksilir.” [İbn Abdilberr, el-İntikâ: 34.]

    “Mürtekibi Kebire” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Büyük günah işleyen bir kimse günahkâr olmakla beraber Müslümandır.”

    “Müteşâbih Âyetlerin ve Sıfâtların Te’vîli” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Bunlar geldikleri gibi kabul edilir. Yorum yapılmaz.” [Âcurrî, eş-Şeria: 314; Beyhakî, İtikâd: 118; İbn Abdilberr, et-Temhîd: 7/149.]

    “Halk-ı Kur’ân” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Kur’ân-ı Kerîm Allâh’u Teâlâ’nın kelâmıdır. Mahlûk değildir.” [Ebû Nuaym, Hilye, 6/325; İbn Abdilberr, İntikâ: 35.]

    “Ruyetullâh” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Ruyetullâh vardır.” [İbn Abdilberr, İntikâ: 36.]

    “Kaza ve Kader” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Kaza ve kader; hayır ve şer Allâh’u Teâlâ’dandır.”

    “İbâdet Mükellefiyeti” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Kâfirler Îmân etmekle mükellef oldukları gibi amel etmekle de mükelleftirler.”

    “Habti Amel” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “İrtidat eden bir kimsenin amelleri düşer ve bâtıl olur. Îmâna geri döndüğünde amelleri tekrar geri gelmez.”

    “Sahâbe” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Sahâbe’ye sövmek, onların kendi aralarındaki ihtilâflı mes’elelerde konuşmak câiz değildir. Sahâbe arasında fazilet olarak önce Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Alî gelir. [İbn Abdilberr, İntikâ: 34; Kâdî Iyâd, Tertîbul-Medârik: 10/173.] Sahâbeye düşmanlık ve kin besleyenlerin fey’den hiçbir hakları yoktur.” [Kâdî Iyâd, Tertîbul-Medârik: 2/44–45.]

    “Kelâm” mes’elesinde İmâm Mâlik’in görüşü: “Kelâm’a dalan, bid’âtçi olur. [İbn Abdilberr, Câmiu Beyân: 415.]Kelâm ile dîn öğrenmeye kalkışan ise zındık olur.” [el-Herevî, Zemmu’l-Kelâm: 173.]

    “Kaderiyye” fırkası hakkında İmâm Mâlik’in görüşü: “Dilersek itaat ve dilersek de isyân ederiz” diyenler Kaderiyye mezhebindendirler. [İbn Abdilberr, İntikâ: 35; Kâdî Iyâd, Tertibu’l-Medârik:2/48.] Tanıklıkları câiz değildir. [İbn Asım, es-Sünne: 1/87–88; Ebû Nuaym, el-Hilye: 6/326.]Tevbeye çağrılırlar, tevbe etmedikleri takdirde öldürülürler.” [Kâdî Iyâd, Tertîbul-Medârik: 2/48; Ebû Nuaym, el-Hilye: 6/326.]

    İmâm Mâlik bin Enes’e kaderiyeye mensup bir kimseye kız vermeye dair soru sorulmuş. İmâm ise bu soruya cevaben:“Mümin bir köle elbette müşrik bir erkekten daha hayırlıdır” [el-Bakara: 2/22] âyetini okumuştur.” [İbn Ebû Asım, Süne:1/88; Ebu Nuaym, el-Hilye: 6/326.]

    “Mutezile” fırkası hakkında İmâm Mâlik’in görüşü: “Kim Kur’ân mahlûktur derse dövülür ve tevbe edinceye kadar hapse atılır.” [Kâdî Iyâd, Tertîbul-Medârik: 1/174.]

    “Rafizi” ve “Harici” fırkası hakkında İmâm Mâlik’in görüşü: Tanıklıkları câiz değildir.”[İbn Asım, Sünne: 1/87–88; Kâdî Iyâd, Tertîbul-Medârik: 2/47.]

    İMÂM ŞÂFİÎ VE AKÎDESİ

    İmâm Şâfiî’nin asıl adı Muhammed bin İdris’tir. Soyu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile dedesi Abdulmenaf’da birleşir. 150/767 senesinde Gazze’de doğdu. 204/820’de Kâhire’de vefât ederek Karafe denilen yere defnedildi. Allâh’u Teâlâ’nın rahmeti üzerine olsun. Mutlak müçtehid olarak ümmetin imâmıdır.

    Doğumundan kısa bir süre sonra babası vefât etti. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke’ye götürerek orada büyüttü. Medine’ye giderek İmâm Mâlik bin Enes’ten fıkıh öğrendi. Ondan Muvatta’yı dinledi. İmâm Muhammed bin el-Hasan’dan Irâk fâkihlerinin kitâblarını aldı. Onunla fıkhî konularda münazaralarda bulundu. 187’de Mekke’de, 195’de Bağdat’ta Ahmed bin Hanbel ile görüştü. Böylece Hanbelî fıkhına, usulüne, nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu. Sonra Bağdat’ta “İmâm Şâfiî’nin eski mezhebi” denilen görüşlerini ortaya koydu. 200’de Mısır’a geçti ve “Yeni Mezheb” denilen görüşlerini tasnif etti.

    İmâm Şâfiî, kendisinden önceki imâmların Sünnet’e ittibâ ile ilgili sözlerini teyit ederek şöyle demiştir: “Her insâna Allâh Rasûlü‎ sallallâhu aleyhi ve sellem’in istisnasız tüm Sünnet’i ulaşmamıştır. Dile getirdiğim görüşlerde ve belirlediğim prensiplerde, Allâh Rasûlü’nün‎ Sünneti’ne aykırı bir durum varsa, uyulacak Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözüdür. O ayrıca benim de sözümdür. [İbn Kayyım, İlâmu’l-Muvakkiîn: 2/204.] Müslümanlar şu konuda icmâ etmişlerdir: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den bir sünnet açıkça beyân edildikten sonra, bu sünnetin terk edilip başkasının sözüyle amel edilmesi helâl değildir.” [İbn Kayyım, İlâmu’l-Muvakkiîn: 2/201.]

    İmâm Şâfiî’nin görüşlerini genel olarak özetlersek:

    “Îmân’ın Tarifi” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Îmân söz, amel ve kalb ile itikattır. Artar eksilir.” [Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/387-393.]

    “Mürtekibi Kebire” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Büyük günah işleyen bir kimse günahkâr olmakla beraber Müslüman’dır.”

    “Halk-ı Kur’ân” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kur’ân Allâh’u Teâlâ’nın kelâmıdır. Mahlûk değildir. [Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/407–408.] Kim Kur’ân mahlûktur derse o kâfirdir.” [Şerhu İtikâdi Ehli’s-Sunne ve’l-Cemaa: 1/252.]

    “Halk-ı Efal-i İbâd” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kulların dilemeleri Allâh’ın dilemesiyledir. Kullar ancak âlemlerin Rabbinin dilediklerini dileyebilirler ve kendi amellerini yaratamazlar. Her şey gibi kulların fiilleri de Allâh tarafından yaratılmıştır.” [Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/412–413.]

    “Kaza ve Kader” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kaza ve kader; hayır ve şer Allâh’u Teâlâ’dandır.” [Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/415.]

    “Halk-ı Efâl-i İbâd” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kulların dilemesi Allâh’u Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır. Onlar, âlemlerin Rabbi dilemedikçe bir şey dileyemezler. İnsânlar amellerinin yaratıcı değildir. Bunlar Allâh’u Teâlâ’nın yarattığı şeylerdir. Kullarında fiilleridir.” [Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/415.]

    “Ruyetullâh” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Müminler ondördünde ayı gördükleri gibi kıyâmet gününde gözleriyle Rablerini göreceklerdir.” [İbn Abdilberr, İntikâ: 79.]

    “Müteşâbih Âyetlerin ve Sıfâtların Te’vîli” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Bunlar geldikleri gibi kabul edilir. Yorum yapılamaz. [İbn Kayyım, İctimâu’l-Cuyûşu’l-İslâmiyye: 165; Zehebî, es-Siyer: 20/341.]

    Sen bir kimsenin isim müsemmadan farklıdır yahut ta şey şeyden farklıdır dediğini duyarsan onun zındık olduğuna şahitlik edebilirsin. [İbn Abdilberr, İntikâ: 79; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 6/187.]

    Allâh’a hamd olsun ki o kendisini tanımladığı gibidir ve halkın tanımlamalarının üzerindedir. [Şâfiî, er-Risâle: 54.]

    Kur’ân’ın ve Sünnet’in isbât ettiği bu sıfâtları biz de isbât ediyor ve Allâh’ın kendi zatından uzak tuttuğu gibi, biz de teşbihi ondan uzak tutuyoruz. Allâh’ın bir benzeri yoktur. [İbn Kayyım, İctimâu’l-Cuyûşu’l-İslâmiyye: 165.]

    “İbâdet Mükellefiyeti” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kâfirler îmân etmekle mükellef oldukları gibi amel etmekle de mükelleftirler.”

    “Sahâbe” mes’elesinde İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Sahâbe’ye sövmek, onların kendi aralarındaki ihtilâflı mes’elelerde konuşmak câiz değildir. Sahâbe arasında fazilet olarak önce Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî gelir.” [Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/432.]

    “Kaderiyye” fırkası hakkında İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kim de Allâh’ın meşietini kendisine ait kabul ederse o da kaderiyecidir. Kaderi bir kimse arkasında namaz kılınmaz.” [Zehebî, es-Siyer: 10/30; Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/433.]

    “Mürcie” fırkası hakkında İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kim îmân sözden ibarettir derse o mürciedir. Mürcie bir kimse arkasında namaz kılınmaz.” [Zehebî, es-Siyer: 10/30; Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/433.]

    “Rafızî” fırkası hakkında İmâm Şâfiî’nin görüşü: “Kim Ebû Bekir ve Ömer hak halife değildir derse o Rafızî’dir. Rafızî bir kimse arkasında namaz kılınmaz.” [Zehebî, es-Siyer: 10/30; Beyhakî, Menâkibu’ş-Şâfiî: 1/433.]

    İMÂM AHMED VE AKÎDESİ

    İmâm Ahmed, Ebû Abdullâh Ahmed bin Ahmed bin Hanbel bin eş-Şeybâni’dir. Muhaddîs ve mutlak müçtehid olarak ümmetin imâmıdır. Soyu Nizar kabilesinde Rasûlullâh sallallâhu aleyh ve sellem ile birleşmektedir. 164/780 yılında Bağdat’ta doğdu ve yetişti. 241/855 yılında Bağdat’ta vefât etti. Allâh’u Teâlâ’nın rahmeti üzerine olsun.

    Abbasîler zamanında “Halk-ı Kur’ân” ideolojisi yayılıp, Emir Memun bunu zorla ulemâya kabul ettirmek istediğinde önünde sadece İmâm Ahmed bin Hanbel durabildi. Bu sebeble işkenceye ve hapse mahkûm edildi. Yirmi sekiz ay hapiste kalan Ahmed bin Hanbel, serbest bırakıldıktan sonra iktidara gelen Vâsık devrinde de aynı muhalifliğini sürdürdüğünden gözetim altında tutuldu, beş yıl hadis dersi veremedi. Nihâyet Mütevekkil devrinde Memun’un “Kur’ân mahlûk değildir diyen kimse kalmasın” vasiyetine ve bu katı siyasete son verildikten sonra yeniden hadîs çalışmalarına döndü. Onun bu zorluklarla dolu günleri ondört yıl sürdü.

    İmâm Ahmed, İmâm Şâfiî ve İmâm Ebû Yusuf’a talebelik yaparak onların fıkhını öğrendi. İmâm Ahmed toplayıp tedvin ettiği hadis ve sahâbe fetvalarını fıkhının dayanağı yaptı. Kırk yaşından sonra, topladığı beş bine yakın talebeye ders verdi.

    İmâm Ebû Hanîfe’nin fıkhı, nasıl rey ağırlıklı ise; Ahmed b. Hanbel’in fıkhı da hadis ağırlıklıdır. Kendisi “Müsned” adlı bir kitâb yazmıştır. Bu kitâb onun yüz elli bin hadis içinden seçtiği otuzbin civarında hadisten oluşur.

    İmâm Ahmed de kendinden önceki imâmların menheci üzerine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine “ittibâ”ederek şöyle der: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadîsini reddedenin helâk olmasına ramak kalmıştır. [İbn Cevzî, Menâkıbu’l-İmâm Ahmed: 182.]

    Evzaî’nin görüşü, Mâlik’in görüşü, Ebû Hanîfe’nin görüşü… Bunların hepsi birer görüştür. Bana göre de hepsi eşittir. Delîl ise ancak rivâyetler (hadîsler)dir. [İbn Abdilberr, Câmiu Beyân: 2/149.] İnsânların bu zamanki kadar hâdis talebine muhtaç oldukları bir devir bilmiyorum. Birçok bid’ât ortaya çıktı. Her kim hadîsi bilmiyorsa bid’âte düşer.” [İbn Cevzî, Menâkıbu’l-İmâm Ahmed: 183.]

    Ancak onun, her hadîs duyanın yahut okuyanın o hadîsle hemen amel etmesini savunduğu söylenemez. Böyle birinin bulduğu hadîsi öncelikle ilim ehline sorması gerektiğini belirtir. Zira avam için nasih-mensuh, has-amm, muhkem-müteşabih ve luğat-ıstılah gibi nassı anlamaya yardımcı ilimlerin bilinmesi söz konusu değildir…

    İmâm Ahmed’in görüşlerini genel olarak özetlersek:

    “Îmân’ın Tarifi” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Îmân ikrar ve ameldir. Artar ve eksilir.” [Abdullâh bin Ahmed, es-Sünne: 1/307.]

    “Mürtekibi Kebire” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Büyük günah işleyen bir kimse günahkâr olmakla beraber Müslüman’dır.” [İbn Cevzî, Menâkıbu’l-İmâm Ahmed: 165.]

    “Müteşâbih Âyetlerin ve Sıfâtların Te’vîli” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Allâh’u Teâlâ, kendi zatını ne ile nitelendirmiş ise siz de onu öylece nitelendiriniz. Kendi zatı hakkında neyi reddetmiş ise Allâh’tan onların uzak olduğunu belirtiniz…” [İbn Cevzî Menâkıbu’l-İmâm Ahmed: 221.]

    “Halk-ı Kur’ân” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Kur’ân Allâh Azze ve Celle’nin kelâmıdır. O, yaratılmamıştır.” [Şerhu İtikâdi Ehli’s-Sunne ve’l-Cemaa: 1/158.]

    “Ruyetullâh” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Ruyetullâh vardır. Allâh’ın âhirette görülmeyeceğini iddia eden bir kimse kâfirdir.” [Tabâkatu’l-Hanâbile: 1/185.]

    “Kaza ve Kader” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Kazanın ve kaderin hayırlısı ve şerlisi Allâh’u Teâlâ’dandır.” [İbn Cevzî, Menâkıbu’l-İmâm Ahmed: 169–172.]

    “İbâdet Mükellefiyeti” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Kâfirler îmân etmekle mükelleftirler. Îmân etmeden amel etmekle mükellef değillerdir.”

    “Habti Amel” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “İrtidat eden bir kimsenin amelleri düşer ve bâtıl olur. Îmâna geri döndüğünde amelleri tekrar geri gelir.”

    “Sahâbe” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Sahâbe’ye sövmek, onların kendi aralarındaki ihtilâflı mes’elelerde konuşmak câiz değildir. Sahâbe arasında fazilet olarak önce Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Alî gelir.” [İmâm Ahmed, Kitâbu’s-Sünne: 77–78; Menâkıbu’l-İmâm Ahmed: 175.]

    “Kelâm” mes’elesinde İmâm Ahmed bin Hanbel’in görüşü: “Kim kelâmla uğraşırsa iflah olmaz. Kim kelâmla uğraşırsa onun bir cehmi olma ihtimali uzak değildir.” [İbn Batta, İbâne: 2/538.]

    HÂTİME:

    Bunlar kendilerine din hususunda asırlardır ittibâ edilen selef imâmlarımızın görüşleridir. Şâhit olunduğu üzere imâmlarımız usulu’d-din’de birbirlerinden farklı görüşler ortaya atmamışlardır. Onlara tabi olarak görüşlerini kabul etmek ehlisünnetten olmak demektir. İhtilaf etmek ise Ehl-i Bid’ât olmak demektir.

    Ehl-i Sünnet imâmlarımızın görüşlerini özetleyerek risalemizi tamamlayalım. İmâmlarımız buyurdular ki:

    1. Allâh’u Teâlâ, kendisini Kitâbı’nda nasıl tanıttı ise öyledir.

    2. Allâh’u Teâlâ’nın yed, vech, istivâ, nüzul gibi sıfâtları vardır. Bunlar te’vîl edilemez. Ayrıca lügat mânâları ile de açıklanamaz.

    3. Allâh’u Teâlâ’nın isim ve sıfâtları sonradan yaratılmış değildir.

    4. Allâh’u Teâlâ’nın kelâmı olan Kur’ân mahlûk değildir. Kim böyle söylerse kâfirdir.

    5. Hiçbir şey Allâh’u Teâlâ için vâcib olamaz.

    6. Îmân, kalb ile tasdik, dil ikrar, organlarla ameldir. [İmâm Ebû Hanîfe, îmânın tarifini diğer selef imâmlardan farklı yaparak ameli îmânın tarifine asıl olarak almamıştır. Ancak mürciye fırkası gibi amel ile îmânın arasını mutlak mânâda da ayırmamıştır. Bu dikkat edilmesi gereken bir konu olup, birçok kimse bunu anlayamamaktadır.]

    Îmân artar ve eksilir. [Yine İmâm Ebû Hanîfe bu konu hakkında da diğer selef imâmlarımızdan ayrılmış gibi gözükse de aslında selefin “iman artar ve eksilir” yorumunu şerh etmiş ve şöyle demiştir: “Îmân inanılacak şeyler açısından artmaz eksilmez. Yakin ve tasdik bakımından artar eksilir.” ]

    7. Büyük günah sâhiblerinin işi Allâh’u Teâlâ’ya aittir. Dilerse af eder dilerse azâb eder.

    8. Allâh’u Teâlâ şirk üzere ölenleri af etmez.

    9. Allâh’u Teâlâ dilediğini hidâyete dilediğini dalâlete iletir.

    10. Kul için en hayırlı olanı yaratmak Allâh’u Teâlâ için gerekli değildir.

    11. Kıble ehli, küfre varmayan günahları nedeniyle tekfîr edilemez. Gizliliklerini ise Allâh’a havale edilir.

    12. Kaderin hayırlısı ve şerlisi Allâh’u Teâlâ’dandır.

    13. Kulların tüm fiilleri Allâh’u Teâlâ’nın yaratmasıyladır.

    14. Allâh’u Teâlâ, kullarının itaat etmesinden râzı olduğu gibi isyân etmelerinden râzı değildir.

    15. İstitaat kula eylem anında verilir. Eylemin ne öncesinde vardır. Nede sonrasında devam eder.

    16. Allâh’u Teâlâ, kuluna gücünün üstünde yük yüklemez.

    17. İsrâ ve miraç haktır.

    18. Kabir sorgusu ve azâbı haktır.

    19. Öldükten sonra dirilmek haktır.

    20. Mizan haktır.

    21. Şefaat haktır.

    22. Sırât haktır.

    23. Ruyetullâh haktır.

    24. Cennet ve cehennem haktır. Her ikisi de mahlûkturlar. Ve ebedî olarak yok olmayacaklardır.

    25. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in havuzu haktır.

    26. Öldürülen kimse eceli ile ölmüştür.

    27. Helal rızık olduğu gibi haramda rızıktır.

    28. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman ve sonra Alî’dir. Allâh’u Teâlâ’nın rahmeti üzerlerine olsun.

    29. Sünnet ve cemaate uyup, ihtilâf ve ayrılıklardan sakınmak Ehl-i Sünnet alametidir.

    30. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbına tan edilemez. Onlar hakkında karşı sükût gereklidir.

    31. Adil İslâm Devleti’ne karşı silâh ile başkaldırmak câiz değildir.

    32. Yönetime geçen Müslüman yöneticilere itaat vâcibtir.

    33. Cihâd, Allâh’u Teâlâ’nın Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i gönderdiği günden, kıyâmet gününe kadar geçerlidir.

    Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 12 Nisan 2015
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş