DİYANET TEŞKİLATININ KONUMU


Müslümanların yaşadığı ülkelerdeki rejimler, dini kendi kontrolleri altına almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin dinsiz olmadığını göstermek için diyanet teşkilatları kurdular. Bu kurumlar vasıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, Hak dinin temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.

Müslümanları yöneten laik yetkililer, diyanet teşkilatlarını devlete, mesela başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular. İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar. Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada oyuncak haline gelmiş oluyordu.

Kim başa gelirse gelsin, ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din, yani diyanet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün topraklarda, her ülkede devletin kontrolünde olan bir diyanet teşkilatı vardır. Diyanet kurumları, devletin dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren kuruluşlardır. Diyanet için dinin tümüne riayet edip etmemek mesele değildir. Çünkü devlet ne isterse diyanet yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler.

Diyanet teşkilatlarının kuruluş amacı, tamamıyla mevcut devletlerin hizmetinde olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir teşkilat olmasıdır. Resmi ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek zorundadır. Bu anlamda müslümanların diyanet örgütlerinden bir beklentileri olamaz, olmamalıdır. Bu kurumlar, hem İslam’ın anlaşılmasına, hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil edebilmektedir. Bu teşkilatların hazırladığı hutbelerin kalitesi; çiçeklerden, böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından bahsedilmektedir. Çünkü bu teşkilatlarda, her şeyin Allah için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.

Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak suretiyle O’nun dininin esaslarını gerçek manada anlatmak mümkün değildir. Bu metod, fevkalade yanlış bir usuldür. Dünyalık geçimini elde etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu yapan nice insanlar vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur-an’ı baştan sona kadar okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Resmi din kurumlarının memuru çok sayıda namaz kıldıran sözde imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin ayarladığı sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir. Maaş endişesiyle dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Halbuki aynı imamlar, insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.

Bizim için, resmi din kuruluşlarının karşı olunacak en önemli tarafı, onların kuruluş amacı ve İslam adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır. Çünkü bu teşkilatlar, sırf Allah’ın razı olduğu dine karşı laik ve gayri İslami bir devletin razı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur. Yani dine karşı yeni bir dinle mücadele etmek. Maksat, mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır.

Yine diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her şeyine müdahale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir. Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır, zararlıdır. Bu inançla hareket eden diyanet personeli, devlete ve onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü ve hain demekten çekinmezler.

Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene kiralayan bu kimseler ayet ve hadislere karşı gelmek adına da olsa devletçidirler. Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır. Bir karın tokluğuyla ya da bir maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki mevcut komünist düzene karşı mücadele eden mücahitlerin anarşist, bölücü olarak camilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde de olmasına şaşırmamak lazım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah için kıyam eden mücahitler Ruslara bağlı diyanet personeli tarafından halka bölücü, hain ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek ki Rus keferesi bile ülkelerindeki diyanet teşkilatının varlığından memnunluk duyuyor. Çünkü İslam dışı rejimler kendi kontrollerinde bir diyanet teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.

Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslam’a saldırmalarına karşı diyanetin sesini hiç çıkarmaması, üzerinde düşünülmesi gereken husustur. Bazı resmi ve yarı resmi kuruluşların, kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın bir olayı bahane ederek İslam’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması, görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslam’a ve müslümanlara olmadık iftiralar atan Hak dini karalayan ve onunla en çirkin yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, diyanet, Hak dini müdafaa etme ihtiyacı hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü üstlenmektedir.

Tâbii, diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri tartışılamaz. Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve devlet dinine göre caiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlal etmektir.

İslam tevhid dinidir. Tevhid, “La ilahe illallah” ifadesiyle özetlenir. Allah’tan başka ilah, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibadete lâyık zât yoktur; en çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasulu’dür; İslam’dır. Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşru kılmak, O’na karşı din üretmek anlamına gelir: “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri ettiler?” (Şûrâ, 42/21)

Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dışında kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya imkan yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a iman edilmiş, tağut ve tağuti düzenler inkar edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup İslam’ın nuruna, imanın aydınlığına çıkılmış olur: “Dinde zorlama yoktur. Artık hak, bâtıldan apaçık ayrılmıştır. O halde her kim tağutu reddederek Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir. Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tağuttur. Onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar. İşte bunlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi kalırlar.” (Bakara, 2/256-257)

Hakk’a ve Hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine, kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, Hak dini tahrif etmeye çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilahlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz, onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların balıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız.

(Alıntı Yazı)