El Basir’u
Yarattıklarını En Gizli Halleriyle Gören

وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ

HAC 22/61: Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

وَكَانَ اللّٰهُ سَمٖيعًا بَصٖيرًا

NİSA 4/134: Allah, işitendir, görendir.

لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ

EN'ÂM 6/103: Gözler O’nu idrak edemez. O, gözleri idrak eder.

Allah Subhanehu Teâlâ, Basir’dir. Bu, O’nun (c.c.) sıfatıdır.

Allah Subhane ve Teâlâ, halk ettiği bütün mahlûkatı, en gizli halleriyle, en gizli yerlerde görendir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ, âlemleri görür. En gizli haliyle görür. En gizli yerlerde görür.

Allah Subhanehu ve Teâlâ için görmesinde gizli tabiri, sadece anlamamız içindir. Allah Subhanehu Teâlâ her şeyi ama her şeyi, görendir. Ve bu görme, kendisine has, hakikat, kemaliyettir.

Bu nedenle, insanların Allah Teâlâ’nın görmesini anlayabilmesi mümkün değildir. Ancak insana düşen, kendisine bildirilen bir şekilde gören olduğunu bilmesidir.

Bunun ötesinde kulun tespit ettiği herhangi bir sınır veya o sınırın ötesinde en üst hayali bir sınırda, kendisi için mümkün olmayan bir haldir. Çünkü kul, hayalinin en üst sınırıyla hakikatin, kemâliyetin kendisini bilemez, tarif edemez. Çünkü verilen aklın kendisi sınırlıdır, hayalin kendisi de sınırlıdır.

Bu nedenle de insan, her zaman, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın Basir olan sıfatını idrakten acizdir.

Ancak şunu bilmemiz istenmiştir ki: Allah (c.c.)her şeyi görendir. Bu görmenin kendisini sade bir halde düşünmek, insan için mümkün değildir.

Biz sıfat ve isimleri izah ettiğimiz zaman, meseleyi anlamamız için diğer sıfat ve isimlerle beraber işi anlamaya çalıştığımız zaman, bunlar bize verilen nimetlerdir. Allah Subhanehu ve Teâlâ, bunu bizden istemektedir. Marifetullah’ınkendisi budur.

Yani kul Basir’un’u Semi’un’la düşündüğü zaman Allah Teâlâ’nın kendisinden bilmesi istediği şeyi, biliyor. Bunun ötesinde bu bilme, bir teşbihe, bir tescime[1] gitmediği sürece, mahlûkata benzetilmediği sürece ve kendi hayalinden nassların dışında bir şekil veya adla adlandırılmadığı sürece bu, bilinmesi istenen şeylerdir.

Emir ve yasakları, sıfat ve isimlerin nasıl anlaşılması gerektiğine ait hükümleri iyice bellediği zaman kul, diğer sıfat ve isimlerle beraber o isimleri kendisine verilen nimetlerle anlamaya çalışır.

Bu nedenle bazen biz ayeti celilerde iki ismin bir araya veya iki sıfatın bir araya geldiğini görüyoruz. Bu da bizim meseleyi kavramamız, anlamamız için bize verilen nimetlerdendir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ, görmektedir, her şeyi görüyor. Ama mahlûkat, O’nu (c.c.) görmüyor. Meşhur Cibril hadisinde Allah Subhanehu ve Teâlâ ibadet eden herkesi, görmesini tahayyül etmeyi, hadisi şerif mana olarak bize ihsanın kendisi olarak tarif etmektedir.

Kul, yaptığı ister hayır ister şer olsun, yani ister dinin emirlerini yerine getirsin, ister dinin nehiylerini yapsın, bilmelidir ki, bilmesi gerekir ki Allah Subhanehu ve Teâlâ onu görür. Bu görme, kemaliyet olarak gerçekleşir.

Bu kemâliyetin kendisini tarif asla mümkün değildir. Allah Subhanehu ve Teâlâ için eşyanın setri söz konusu değildir. Yani odanın içerisinde tavanı setretmek odanın içerisinde pencereleri kapatmak ve havanın girişini dahi engellemek, onu setr anlamında ise bu, mahlûkat içindir.

Allah Subhane ve Teâlâ için setr, görmeyi engellemek, eşyanın kendisiyle mümkün değildir. Eşyanın kendisinden daha öte hiçbir şeyle mümkün değildir. Bu nedir denildiği zaman da, biz, bildirilenleri biliriz deriz.

Kulun bunu bilmesindeki faydalar kul için çok büyük kazançlardır. Nasıl?

1) Kul, kendini şeffaflaştırmak mecburiyetinde olduğunu anlayandır. Eğer her şeyi görüyorsa Allah Subhanehu ve Teâlâ ve kul buna iman etmişse, o zaman şeffaflaşma kendisi için büyük bir kazançtır.

Yani Allah Teâlâ herşeyi görüyorsa akıllı bir insan şeffaf olur. Kıyamette bizi cezalandıracak veya mükâfatlandıracak olan Allah Teâlâ ise her şeyi görüyorsa o zaman bizim bir şeyi saklamamız veya bunu düşünmemiz bile yanlışken yapacağımız en akılı şey, içi dışı bir müslüman olmalıyız. Baktığın zaman kalbini okusunlar.

2) Kul, kendisini gören Rabbulâlemin’in olduğuna iman ettiği zaman, hayânın kendisi yükselir yani Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan ar eder, utanır.

3) Kul, Basir sıfatını bildiği zaman kendisine yapılan haksızlıklar, adaletsizlikler ve zulümlerden dolayı kalbini yeis hali sarmaz. Çünkü kul bunları bilenin, Allah Subhane ve Teâlâ, görenin, O olduğunu bildiği zaman, bunların mutlaka adil bir şekilde meselenin yerli yerine koyulacağını anladığından rahattır, yeis halinden kurtulmuştur.

4) Yine kul, dünya hayatında ibadetin meşakkatinden kurtulmuştur. İbadetin meşakkati, eğer Allah Teâlâ'nın rızası içinse, O, biliyorsa, O, görüyorsa, o zaman bu meşakkat kendisi için zevktir.

Haz denilen mesele, niye biz müminler için bir tehlikedir? Ya Rabb’i görüyorsun benim ayağım ağrıyor, benim yiyecek bir şeyim yoktur, gücüm yoktur ama sana ibadet ediyorum demesi, kul Basir’un’u anladığı zaman bu kendisine haz verir.

Çünkü her yeri gören Allah’ın olduğunu bilen kulun, gecenin karanlığında kimsenin olmadığı yerde ibadetin kendisini yapması, gören Allah Teâlâ’ya bu ibadetini yapması, kulun terakkisinde,ref[2] halinde onun kulluğun üst mertebesine çıkmasında, kendisi için çok önemli bir şey olduğunu anlar.

5) Kul, Basir’un ismiyle münafıklığın kendisine çizgiyi çizer.

Eğer iman etmişse Allah her şeyi görüyor.O zaman kendisi için bir gizliliğin yok olduğunu biliyorsa, bir gizliliğin olmadığını anlamışsa, bir gizliliğin olmadığını fehm etmişse, bir gizliliğin olmadığını yakin etmişse yani İlmel Yakin’den Aynel Yakin’e geçiş olmuşsa, o zaman kul, asla münafıklar zümresinin yanında yer almaz ve münafık amelleriyle amellenmez.

6) Ve kul, intikamın ve kul, kendisine kurulan tuzakların ve kul, maişetin kendi derdine düştüğü anda, bunu, Allah Subhane ve Teâlâ’nın gördüğünü bildiği anda, tevekkülün yükselmesine sebep olduğu içinde rahattır artık.

7) Çok önemli bir şeydir ki Basir’un hem zillete düşmekten önler kulu hem ref haline yükselmeye sebep olur kendisi için.

Bunu böyle bildiği zaman, düşmanların kendisinin de görüldüğünü bildiği zaman, yardımcısının olduğunu, nusret verenin bunu gördüğünü bildiğinde, kul eminliğin kendisini de yaşar.

Nefsinin kendisinde Allah Subhanehu ve Teâlâ muktedir olmasına rağmen, imtihanın yani fitnenin kendisini, cüzi iradenin içerisinde de bırakmıştır. Onun için muktedir olmasına rağmen insan nefsini, kendi cüzi iradesiyle düşündüğünüz zaman meseleyi, Ber anlamında iyi anlarsınız. Örneğin, biz bir kardeşe iyiliği nasıl nefsi yapabiliriz?

1) Hüsnü zan duyacaksın kardeşine

2) Kardeşinden asla intikam almayı düşünmeyeceksin

3) Kardeşinin arkasından ona dua edeceksin

Şimdi düşündüğün zaman duanın kendisi ne anlam taşıyor hadislerde bellidir. Bunlar hep nefsi iyiliklerdir. Burada iki tane zıt şeyi, aynı yerde birleştirdin. Birine dedin ki, kardeşin ondan intikam alması veya onun hakkında hüsnü zan duyması, birinde de duayı, iki tane zıt bir aradadır. Biz bu iki zıttın olduğunu biliyoruz. Çünkü biz el Berr’u’yu mutlak olarak anlatmaya çalıştığımız zaman dedik ki: Allah Teâlâ:

1) Kötülüklerini affetmekle

2) Ona hayırlar vermekle iyilik yapar.

Bunu anladığınız zaman zaten bu ikisinin zıt olmadığını, insan ameli olduğunu anlarsınız.

Deniliyor ki, Allah Teâlâ'nın bin isminin Tevrat’ta geçtiği söylentisi bize âlimler tarafından gelmiştir. Peki, Allah Teâlâ'nın gelen bu bin ismini bilemeyişimiz bizim Allah Teâlâ'yı tanımamızı engeller mi? Biz o kardeşe şu cevabı vermeye çalışıyoruz. Diyoruz ki:

1) Allah Subhanehu ve Teâlâ'yı en iyi tanımamızın, beşer olmanın üzerine çıkmayla mümkün olmayacağını biliriz. Ancak tanımamız beşeridir.

2) Allah Teâlâ'nın kendisini tanımamız beşeri iken, emir ve nehiylerin kendisiyle kendisini tanımaya çalışırız.

3) En önemlisidir bu. Kur’an’ı Mübin, bütün Tevrat ve İncil’i tasdik eden, kendisini Zebur’la beraber bağrında besleyen, suhufların içinde bunların olduğunu düşündüğümüz zaman, Kur’an’ı Kerim'in kemal bir kitap olduğunu düşündüğümüz zaman, bize bildirilen bu isimler, var yok olduğunu bilmediğimiz bu 1000 ismin kendisini içerisine almıştır.

Ve bu nedenle bizbinismin kendisi varsa yoksa ki bu, salih sadık bir haber değildir yani Kur’an’ı Kerim'in kendisi hadisi şeriflerin kendisi bunu bildirmemiştir. Biz sadece bir varsayım sorusuna cevap verirken, Kur’an bize yeter ve Kur’an bunu almıştır, حَسْبُنَا اللّٰهُ deyişimiz, aslında Allah Teâlâ bize yeter deyişimizi de bu manada düşündüğümüz zaman Allah'ı tanıma konusunda Allah'ın bize yeter olduğunu söylüyoruz.



[1] Cisimlendirme
[2] Yükselmek