Yükleniyor...
+ Konuya Cevap Yaz
Sayfa 2 Toplam 3 Sayfadan BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu


Toplam 27 adet sonuctan sayfa basi 11 ile 20 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: BAYRAK ASMAK - İSLAM'A GÖRE BAYRAK VE MÜSLÜMANIN TAVRI

  1. #11
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Temmuz.2008
    Mesajlar
    2.278

    Standart

    Eski Türkler’de İnanç Motifi


    Gelenek, Göktürk, Oğuz ve daha eski Türk inançlarından gelmektedir. Orta-Asya Türkleri’nin inancını dört temel noktada toplayabiliriz.Gök-Tanri kültü, Atalar kültü, Tabiat Kültleri ve IX.yüzyıldan itibaren bu kültlere eklemlenen Şamanizm inancı; tüm bu inançlar öylesine birbirine girmiş ki, ayırmak imkansiz hale gelmiştir.
    Atalar Kültü; ölmüş büyüklere tazim, atalara saygı, "baba hukuku"nun inanç sahasindaki belirtisi olarak görülmektedir.
    Hemen hemen bütün kuzey ve Orta-Asya kavimlerinde bulunduğu görülen ve Ata-erkil aile yapısının bir sonucu olarak yorumlanan atalar kültü, tarihi nisbeten iyi bilinen en eski Türk topluluklarından Hunlar zamanında tesbit edilmektedir. Hunlarda yılda bir kere umumi bir merasim düzenlenerek ataların ruhlarına kurban kesiliyordu.

    Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin ağir şekilde cezalandırılmasından da anlaşılıyor. Attila’nın I.Balkan Savaşı’nın bir gerekçesi de Hun Hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans’ın Margos Piskoposu tarafından açılarak soyulması idi...Soyulma nedeni, Eski Türkler de ölülerin silahları, kıymetli eşyası, bazen tam techizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmesi idi. Böylece öteki dünya da rahat yaşamlarının sağlandığı düşünülüyordu. Türkler ölenin yeri belli olsun diye Kurgan inşa ederler, mezarlarının üstüne tümsek yaparlar veya geniş daireler şeklinde taş yığarlar ve hatta taş heykeller (Balbal’lar) dikerlerdi.

    Göktürk Yazıtları’ndan anlaşılıyor ki; "Türk halk inancına göre, insanin ruhu, öldükten sonra kuş yahut böcek şekline giriyormuş. Ölen hakkında "uçtu" deniyor.Bilindiği gibi Batı Türkleri’nde, hatta İslamiyeti kabulden sonra,"öldü" yerine “şukar boldu” yani "şahin oldu" deyimi kullanılıyordu.
    Yakutların inancına göre, ölüm halinde “Kut” (can) bedeni terk ederek, kuş şeklini alır ve kainatı kaplayan Dünya Ağacı’nın dalları üzerine konar.Yakutlar’da ruh, hayvan şekline de girmektedir. Moğol şamanın kuş şekline girmesini sağlayacak kanatları vardır.Orhun Yazıtları’nda ve Kaşgarlı Mahmut'un Divanı’nda görüldüğü üzere, eski Türkçe’de “Cennet”in “Uçmak-Uçmağ” kelimesi ile açıklanması da bu bakımdan mana taşır. Bu kelimeyi bazı Alevi Şairlerinin nefeslerinde de buluruz. Bektaşiler ölen insanın canının hayvan şekline girebileceğine inanİrlar.Bu tarikata göre ölüm, "göçmek" bir diyardan, başka bir diyara taşınmak, "Kalıbı dinlendirmek”tir. Tasavvuftaki Devriye görüşünün, bu eski Türk inancının tesiri altında kaldığı tahmin edilebilir.
    Definle İlgili Gelenekler
    İnsan öldükten sonra evinin büyük odasında orta bir yere cenaze konur, üzerine cecim örtülür etrafına yakın akrabaları (kadınlar) ve köyün diğer kadınları toplanarak ağıtlar yakılır.
    Ölü mezara götürülürken arkasından su dökülür ve tüm köy halkı evlerinde bulunan depo edilmiş içme sularını dökerler “umup umacağın bu olsun” diye. Yaşamları boyunca atı çok seven insanların ölümü esnasında atı var ise atı eğerlenip cenaze mezarlığa götürülürken cenazenin önünden at götürülür ve mezarlığa kadar götürülür. Ölen kişi gömülürken eğer çok sevdiği bir eşyası var ise o eşyası cenaze ile mezara konur. Mezarlıktan dönen kişiler ölü evine yemek yemeye giderler. Yemek için önceden bir koç kesilir, pişirilir ve yapılan yemekler insanlara yedirilir. Buna “kazma kürek” ekmeği denir. Ölü evinde kuran okutulup ev boşaltılır. Ölü evinde birkaç gün yakın akrabaları kalır. Ölünün yıkandığı yerde ki genelde burası kapı önüdür. Üç gün boyunca akşamları ateş yakılır. İnanca göre bu ateş ahretine çıra tutmak (kişiyi ahrette aydınlatmak) amacıyla yapılır. İnsanlar kendi çocuklarından yakınırken “sanki ahretime çıramı (ışık mı) yakacak” diye yakınırlar. (Babam İstanbul’ da öldüğünde Annem üç akşam balkonda mum yakmıştı ve ateş yakamamanın ızdırabını çekmişti. A.K.)
    Orta Asya Şamanist Türkler’de de ölen için duyulan acı, çeşitli şekillerde ve birtakım törenlerle ifade edilirdi. Hubyar Köyü’deki bu gelenekte eski Türk izlerini taşımaktadır.
    Ahretine karşılık gelsin ve öbür dünyada çıplak gezmesin diye ölünün elbiseleri fakir insanlara dağıtılır. Fakir insanın bu elbiseleri giydiği zaman ölen insanın ahrette çıplak gezmediğine inanılır. Ölü kişi için aynı gün “kazma kürek ekmeği” düzenlenir koç kesilir ve insanlara yemek verilir. İlk Cuma akşamı cumalık yapılır. Yemek verilir. Kuran okutulur.
    Kırk gün sonra kırk yemeği verilir.Kuran okutulur. 52. gün etin kemikten acı duyularak ayrıldığına inanılır . ölünün bu acıyı duymaması için kendisinden önce ölen akrabalarının ve sevdiği insanların o kişinin bu acıyı hissetmemesi için eğlence düzenledikleri ve yemek verdiklerine inanılır. 52 sinde yemek mezarı başınd a verilir. Kuran okunur. Kişinin vasiyetnamesi okunur. Ölümün birinci yılında ve takip eden yıllarda da can ekmeği verilir. Can ekmeği toplu bir yemek olarak verilebildiği gibi herhangi bir zamanda da insanlara herhangi bir parça lokma da ölü kişinin canı için verilir.Can ekmeğinden sonra Cem yapılır. Ölen kişinin mezarı bir yıl dolmadan yaptırılmaz.Ölen insan için öldü denmez göç etti, yolcu oldu denir. Mezarlıklar bayramlarda ziyaret edilir ve mezarlıklara Elma, Helva, Börek, ve yiyecekler götürülür. Orada gelenlere yedirilir. Artanlar mezara bırakılır. Ölü kişi yıkanırken veya yıkama bittikten sonra ölü kişinin yakınları su döker ve ölen kişi büyük saygın birisi ise eli öpülür. Hortladığına inanılan kişinin mezarının ortasına elma ağacından bir kazık çakılır. Ölü kişi çok fazla rüyaya girerse hortladığına inanılır.

    Sıraç Topluluklarında iki türlü cenaze kaldırılmaktadır. Bunlardan ilki ve yaygın olanı Sünni inançlı insanların kaldırdığı şekilde kuranla v.b. şekilde kaldırılanıdır. İkinci şekil ise tüm Hubyarlı Sıraç topluluklarında eskilerde olduğu gibi halen de günümüzde de Orta Asya Türkmen geleneklerine göre kaldırılanıdır. Bu şekle göre; Kişi öldükten sonra köyde bulunan dede ya da sofu kişinin öldüğünü köy ahalisine duyurtur. Bundan sonra ağıt v.b törenler yapıldıktan sonra ölü kişinin üzerine yeni elbiseleri giydirilir. Diğer taraftan eşilen mezara bir döşek serilir , yastık konulur. Ölü kişi bir salla mezarlığa getirilir. Önceden hazırlanan döşeğin üzerine konulur. Üzerine yorganı örtülür. Ve mezar toprakla kapatılır. Sofu veya Dede Türkçe deyişlerini ve dualarını okurlar. Bu topluluklarda KURAN okunmaz , mezar taşlarında fatiha veya benzeri kelimeler yer almaz. Arapça bir kelime hiç yer almaz. Sıraç topluluklarının küçümsenemeyecek bir sayıda olan köylerinde cenazeler bu şekilde kaldırılmaktadır.

    Hubyar köyü başta olmak üzere diğer birçok köyünde ise Sünni inançta olduğu gibi kaldırılmaktadır. Burada Hubyar köyü ile birlikte diğer köylerin bu konuda asimilasyona uğradığı söz konusudur. Çünkü aynı topluluklara ve inanca mensup insanların farklı şekillerde cenaze kaldırmaları normal değildir. Gerçi Hubyar Dedeleri bu durumu kabul etmekte ve Diğer şekilde cenaze kaldıranları da yanlış bir şekil olarak değerlendirmekteler. Hatta bir kısım Dedelerimiz sakın bunların bu şekilde cenaze kaldırdıklarını başka yerde anlatmayın sonra bunların yüzünden bizlere MÜSLÜMAN DEMİYORLAR demektedir. Tüm kaygının ve zamanla Hubyar – Sıraç topluluklarının bu şekilde cenaze kaldırmaktan vazgeçmelerinin temel noktası buradır. Bugün halen Hubyar Toplulukları içerisinde Anşa Bacılılar veya Babacılar diye adlandırılan topluluklar bu şekilde asimle olmadan cenazelerini kaldırmaktadırlar. Fakat bu guruplar yoğun bir şekilde Hubyar Dedelerinden ve Taliplerinden ve diğer Alevi topluluklardan tepkiler almaktadırlar. Bir çok köy bu sebeple günümüzde veya yakın geçmişte de asimle ye uğramıştır. Bu asimilasyona direnen köyler de cenazelerini kimseler görmesin diye ya akşam gün batımından sonra veya sabahın çok erken vakitlerinde kaldırmaktadırlar.

    ATEŞ VE OCAK İLE İLGİLİ İNANÇ

    Ocak ve Ateş Kültü; Sümer, Asur, Hitit gibi Antik Anadolu uygarliklarında ve Eski Türkler’de önemli bir inançtır. Aynı gelenek Alevi kültürüne ve örfüne de eklemlenerek yaşatılmıştır.
    Şamanın Ocak kutsiyeti ve tanımlaması; "Od Ata ve Od Ana" geleneği, Alevilerde "Dede Ocakları" şeklinde İslami bir forma girer. Cemlerde ilk önce “çerağ uyandırılıp” ayine başlanması, Ateş kültünün bir gereğidir.
    İnsan olan bir evde ateş söndürülmez, bacadan duman çıkmak zorunluluğundadir. Ateşin sönmesi istenmiyorsa ocağa tezek yerleştirilerek, için için yanması sağlanır ve üstü külle örtülerek dinlendirilir, tekrar odun ocağa atılarak ateş çoğaltılır. Ocak kendiliğinden sönerse "hayra-alamet" sayılmaz. Bir kimseye beddua edilecekse “Ocağın Sönsün” diye beddua edilir.
    Yeni ev kuranların ya da yeni evlilerin ocağı, baba evinden götürülen ateşle odunlar tutuşturularak yakılır.Yeni yanan ocağa da “Allah-Muhammed Ya Ali” diye sağına, soluna ve ortasına niyaz edilir. Davlumbazlı ocak olmayan evde; tasavvufda “küre” denilen sobalar kutsal sayılır ve ateş yakıldığı için bunlara niyaz edilir. Cuma akşamları ocağın başında Atalara dua edilir, Kuran okunur, toplu yemek yenerek sofra duası ve duvaziman okunur. Cuma Cemleri ocağın bulunduğu odada eda edilir ve o gece ocağın yanında mum yakılır. Sercem olarak dedelik görevini ifa eden zatın postu ocağin yanına serilir. Ocağın diğer yanında ise iman ve rehber oturur.
    Ocak ve Ateş Kültü; Türklerde Atalar Kültü ile irtibatlı olup, ateşin ilk atalarının yaktığına inanılır. Sıraçlar’da ateşin közü oturursa misafir gelir denilir. Ateş ses çıkartarak (gürüldeyerek) yanarsa birisinin ev sahipleri hakkında (yani kimin ateşi gürlerse onun aleyhinde) dedikodu yapıldığına inanılır.
    Ocak kutsal olup dede postu ocak başına yakın olur. Ocak ve Ateşle ilgili fallar mevcuttur.Bir kişi ev yapıp ilk ateşini yaktığı zaman kurban keser.



    GÜNEŞ - AY- YILDIZ KÜLTÜNÜN SIRAÇLARDAKİ İZLERİ

    Eski Türkler’ine inanışına göre, kainatın kuruluşunda güneş ile ay yoktur. Gök- Tanrı’nın gönderdiği ulu bir varlık, göğe iki büyük ayna asarak yeyüzünü aydınlatmıştır. Bu inanç geleneğinin bir devamı olarak Aleviler’de “Ay Ali’dir güneş Muhammed’dir” demektedirler. Bu özdeyişinde ki gerçek, “Muhammed-Ali”nin aydınlatıcı, irşat edici olmasını belirtmektir. Türkmen Şamanlar hırkasına güneşi ve ayı sembolize eden parlak madeni yuvarlaklar takarlar. Türkler güneşi “diş”i, ayı “erkek” olarak düşünmüşlerdir. Güneş, doğurganlığı, üremeyi simgelemekte, Ay ise döllenme yaptığından “Ay Baba/Dede” olarak anılmaktadı. Hz.Muhammed’in nesli kızı Fatıma’dan yürüdüğü için “güneş/gün” olarak telakki edilmekte; baba olab Hz.Ali ise “Ay” olarak kabul edilmektedir. Hz.Fatıma zühre yıldızıdır. Türkler, Zühre yıldızını Tanrı’ya aşık, güzel bir bakire kız olarak düşünürler. Alevilerde bu “Ali ile Fatıma aşkı ve beraberliği” olarak algılanır. Ali ile Fatıma izdivacı nesli idame ettirir. Tanrı ile Zühre’nin birliği de yeryüzüne yağmur yağdırırkı bu da berekettir. Türkler göre, gök bir çadır şeklindedir. Aleviler de cemevlerini bu gök çadıra göre dizayn etmişlerdir. Türkler, Gök-Tanrı’ya dua ettikleri ve kurban sundukları yerlere sütun dikerler.Bu direk dünyanın mihveri sayılan kutup yıldızını simgeler. Cemevlerin ortasında ki “Karadirek”te aynı şeyi simgelemektedir.
    Sıraçlar’da; Ay tutulunca önüne haremi çıktığına inanılır, teneke çalınır, saz çalınır. Güneş kız imiş, Ay erkek Güneş gündüzleri gezer ve kendisine bakana iğne batırırmış. Sabahları güneşe karşı dua edilir. Akşamları aya karşı dua edilir. Dokuzlar Tepesine (Tekeli Dağı) güneşin doğuşunu izlemek için geceden gidilir. Güneşin bin bir güçlükle ve engellemelere rağmen doğduğu düşünülür. Bu doğumun çabuk olması için dualar edilir. Doğduktan sonra da güneşe dualar edilir.


    HAYVANLAR İLE İLGİLİ İNANÇ

    İnsanın öldükten sonra ruhunun “börtü-böcek ile hayvan”a hatta bitkilere geçeceğine inanan Aleviler, O’nlara yaklaşımları sevgiyle olmuştur. Öküz-İnek, Koç-Koyun,Arslan, Geyik,Kurt,Turna,Güvercin,Yılan,At-Eşek,Kaz,Şahin, Doğan, Keçi, Arı gibi hayvanlar uğurlu sayılmıştır. Keklik gibi soyuna ihanet eden hayvanlar ile Katır gibi üretimde bulunmayan ve Tavşan gibi şeklen diğer hayvanlardan özellik farklılığı olanlar uğursuz sayılmıştır.Aleviler horozu “cebrail” olarak niteleyerek kutsal saymışlardır.Horoz ibadet törenlerininde ve adak olarak kurban edilir.Aleviler evliyalarına kutsal saydıkları hayvanların adlarını vermişlerdir. Bunlardan bazıları: Arslan Baba, Koyun Baba, Koçu Baba, Geyikli Baba, Barak Baba, Bozgeyikli Baba, Horoz Dede,Buzağı Baba, Kurt Baba....
    Pir Sultan Abdal, şiirlerinde Alevi ulularıyla hayvan motiflerini özdeşleştirerek şöyle ifade etmektedir.
    “Hazret-i Şah’ın avazı

    Turna derler bir kuştadır”
    Bir başka deyişinde:
    “Bakışı arslan da kaldı
    Düğüşü dahi koçtadır”
    Yine bir nefesinde:
    “Haberim duyarsın geyikler ile
    Yaramı sararsın şehidler ile

    Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile
    Dost senin derdinden ben yana yana”
    Tahtacı ve yörüklerde geyik bolluk ve bereketi,iyiliği ve koruyuculuğu simgeler. Alevi dergahlarında ve türbelerinde geyik boynozu ile takdis yapılır.
    Kul Hasan, Alevi inancında ki “don değiştirme”yi hayvan ve insan motifiyle şöyle ifade etmektedir.
    “Aslan olup yol üstünde oturan
    Selman idi ana nergis getiren

    Kendi cenâzesini kendi götüren
    Hünkâr Hacı Bektaş,Ali kendidür”
    Aleviler de müsahib kurbanı tığlama (kesme-pişirme) şölenleri belli bir ritüelle olur. Kesilen kurbanlık hayvanın yeniden dirileceğine inanıldığı için, kemikleri hiç kırılmaz, bir bütün olarak pişirilerek sofraya gelir.Eti yendikten sonra iç organlarıyla birlikte gömülür.
    Dişi hayvan üretimde bulunduğu için kesilmez.Kısır ve yaşlı olanlar kesilir.Hayvan kesilirken mutlaka gözleri ve ayaklar bağlanır.Tekbirlendikten sonra çok hızlı bir şekilde hayvan kesilerek, canının acımaması sağlanır.
    Sümer,Mısır,Hitit uygarlıklarında olduğu gibi Alevilerde de “Boğa/Öküz” kutsal sayılmıştır. Derviş Muhammed “Öküz Divanı” adlı deyişini Arapkir-Onar Köy’ünde ki “Büyük Ocak Tekkesi”nde ( 17 .yy.? da) irticalen söylerken bir üretim ve iş hayvanı olan öküz’ün önemini şöyle belirtmektededir:
    Damdan kütür kütür hezen indirir
    İndirir de aşk oduna yandırır
    Her evin devliğini öküz döndürür
    İreçberler iyce bakın öküze


    Öküzün damını alçacık yapın
    Altını yaş koman kuruluk serpin
    Koşumdan koşuma gözünü öpün
    İreçberler iyce bakın öküze

    Derviş Muhammed’im sözüm dağlıdır
    Elim,belim,dilim Hakk yoluna bağlıdır
    Şah-ı Merdan Onar Baba oğludur
    İreçberler iyce bakın öküze
    Çiftleşme mevsiminde Koçlar ve koyunlar’ın yünleri toprakaşı boyalarla rengarenk süslenir. Koçların boynozlarına elmalar ve kurdeleler takılır.Gelin-güveği görünümüne büründürülür.Yemleri özel olarak hazırlanır.Çobanlara ve hane halkına,komşulara günün önemini belirten yemekler verilir.Çocuklara leblebi şeker dağıtılır. Keci ve Koyunların doğduğu mevsimd de aynı tip tören ve şölenler yapılır.
    Kuşların,Hayvanların yuvasını bozmak,yavrularını öldürmek günahtır.Onlara yapılan işlemler insana yapılmış olarak kabul edilerek; dâra çekilerek cezalandırılır.Aynı muamele yaş ağaç kesenlere de yapılır.
    Oğuz Boylarının her birinin ayrı bir kuştan totemi vardır. Bazı hayvankar kutsal (rahmani) sayılırken bazı hayvanlar ise kötü ruhların temsilcisi (şeytanın) ya da simgesi olarak adletmişlerdir.
    Sıraç topluluklarında; Saksağanın haberci kuş olduğuna inanılır. Eğer bir evin önüne gelip saksağan öterse gurbetçi, yolcu veya bir misafirin geleceğine inanılır. Leş kargalarının ötmesi hayra yorulmaz ve öttüğü zamanda da susturmak için taş atılır. Köpek ulumasının iyi olmadığı ve ölüm getirdiğine inanılır. Hz. Ali ‘ nin “durna” donuna girdiğine inanılır. Kurt kutsal bir hayvan olarak kabul edilir. Kurt’ un erenler tilkinin ise kurdun kardeşliği olduğuna inanılır. Kurt un Yalıncak Sultanın itleri olduğuna inanılır. Kurdun öldürdüğü koyunun mundar olmadığı söylenir. (Yinede itibar edilmez). Ayı ya eli büyük veya karaoğlan denir. Geyik kutsal hayvandır ve uğurlu sayılır. Dünyanın sarı öküzün üstünde kurulu olduğuna ve kıpırdadığı zaman ise deprem olduğuna inanılır.
    “Bak sarı öküzün işine
    Dünyayı almış başına
    Sineğini savaşına
    Tutar Ali Ali deyu”
    Sarı öküz kültü; tarım toplumuna geçmiş Sıraçlar’ın bir üretim hayvanı olan öküzü kutsamaları, onun tarlada tapanda, sabanda iş görmesinden kaynaklanmaktadır. Öküz öldüğü takdirde de “iktisadi deprem” olacağını dolayısı ile “dünya sarı öküzün boynozunda döndüğü” mecazi olarak vurgulanmaktadır. “Saban daima kılıçı galebe çalmıştır” özdeyişini Sıraçlar “öküzü kutsayarak” anlatmışlardır.


    DOĞA OLAYLAR - YEL VE YAĞMUR KÜLTÜRÜ

    Eski Türk inancına göre rüzgarlar yüce dağlarda uyur ve gürültüyle uyanırlar. Kasırga kötü ruhu temsil eder. Yağmur yağdıran “Yada Taşı” denilen bir tür taştan eski Türk kaynaklarında bahsedilmektedir ki, yağmur duasını da “Yadacı” denen “Kam” yapmaktadır.
    Şamanist Türkler gökte ve yerde gerçekleşen çeşitli doğa olayları, Tanrıların işi olduğuna inanırlardı. Aleviler de; Gök Gürlemesi Hz. Ali’nin nağarasına, Şimşeği atı Düldül’ün nal izine, yıldırımı kamçısı olduğuna inanmaktadırlar ki, bu inanç motifi eski bir Türk kültüdür. Türkler gök gürlediği zaman bağırarak göğe doğru ok fırlatırlardı. Yıldırımdan korunmak için, teneke çalıp gürültü çıkarırlardı ki kötü ruhlar gitsin. Yıldırım düşen yerden kötü ruhları kovmak için Şaman özel bir ayin töreni yap ve kurban kesilirdi.
    Sıraçlar’da “Yel” kelimesi rüzgar anlamında kullanılır. Bir de başı ağrıyan kişi başıma yel değdi der.Yağmur duası için “Yağlaş dede”nin yemesi için “yağlaş” yapılarak ziyarete sunulur. Ağaç kültü gereği kap eşiği kutsaldır. Soğan ve sarımsak kabuğu yakılmaz. Hubyar- Sıraç topluluklarının büyük bir kısmında davul- zurna çalınması günah sayılır. Eski Türk geleneğinde kötü ruhların uyandırılacağından korkulduğu için bu tip sazlar kullanılmamıştır. Davul zurnanın yerine bağlama (saz) kullanılmıştır. Bilhassa Davul sesi hoş karşılanmaz. Bunun sebebi konusunda yaşlılardan net bir cevap alınamamışsa da, Hz. Hüseyin’ in Kerbela da başının kesilmesinden sonra, Şam da Yezit ve taraftarlarınca Davul – Zurna eşliğinde şehirde gezdirilmesi sebep olarak gösterilmektedir. Davul çalınmasının uğursuzluk getirdiğine inanılır.

    HIDIRELLEZ İNANÇ İLE YAPILAN ETKİNLİKLER
    Bir küpe dağda bulunan 7 tür çiçek atılır ve ayrıca küpün içine orada bulunan insanlar altın, bilezik, yüzük, v.b. eşyalarını da atarlar. Diğer bir kişi manilerle küpten bunları birer birer çıkartır.
    “Çiçek çiçek çil olu
    İçi dolu gül olu”
    Çiçeğe gelenlerin dileği kabul olur. Küpten kimin eşyası çıkarsa onun dileği kabul olur.Eve giren ilk kişinin o seneki duruma göre hayırlı gelip gelmediğine bakılır. O sene aile için hayırlı geçmiş ise bir sonraki senede eve ilk önce o kişi davet edilir. İyi gelmemişse ondan uzak durulur. Cöfer inancı vardır. Tekke ve kutsal yerlerde bulunan toprak cöfer olarak yenir ve hastalara yemesi için götürülür. (Tabi burada bahsedilen toprak çay kaşığı kadar küçüklükte ve toz halindeki topraktır.)
    Bir yılanın 7 yıl insan yüzü görmemesi durumunda ejderha haline geldiğine inanılır.Ziyaret yerlerine Cuma akşamları mum yakma geleneği vardır.



    DOĞUMLA İLGİLİ İNANÇ

    Eski Türkler’in inancına göre, insanın ruhu (kut), doğmadan önce gökte bulunur ve çocuğun ruhu annenin bedenine girer.Manas Destanı’nda kısır kadınlara çocuk veren “ardıçlı mezar”dan bahsedilmektedir. Hubyar Köyü’nde çocuğu olmayan kadınlar Sersem diye adlandırılan kutsal yere gider ve ağaca bez, beşik bağlayarak dilekte bulunurlar.
    Al Karısı İnancı:
    Tüm Anadolu da olduğu gibi Hubyar-Sıraç topluluklarında da al-karısı inancı vardır. Bu sebeple hamile kadın daha doğum yapmadan önce beklenmeye yalnız bırakılmamaya çalışılır. Hamile kadın doğum yaptıktan sonra da yanında mutlaka bir erkek çocuk veya yetişkin. Süpürge, iğne, kitap (Kuran veya Buyruk), erkek elbisesi loğusa kadını al karısından korumak için konur. Ayrıca loğusa nın başına demirden malzemeler balta, bıçak, nacak, zevle v.b malzemeler konur.Tüfek atılır. Al Karısının kapalı kapılar ardından giren hayalet gibi bir şey olduğu söylenmektedir. Loğusa kadının sevdiği bir insan kılığında gelip, loğusa kadının ağzını açtırmaya uğraşırmış. Al karısının parmakları uzun ve kemiksizmiş, kadın ağzını açınca rahatlıkla parmaklarını ağzından içeri sokup kadınların ciğerini alırmış. Al karısı ahırlara girip atları koşturmayı çok severmiş. Al karısı uzun saçlı bir kadın tipindedir. Al karısında bulunan iğne alındığı takdirde bir yere gidemediği ve bu yolla teslim alındığına inanılmaktadır. Hubyar Köyünde Ürfangil den birisi ahırdaki atın üzerine yapışkan kara sakız yapıştırmış ve al karısı ata binmiş bir daha inememiş. Böylece al karısı yakalanmış. Yakalayan kişi al karısının yakasında bulunan iğnesini almış ve al karısını attan indirmiş. İğnesi alınan al karısı hiçbir yere gidemez olmuş. Kendisine iş yaptırmaya ve konuşturmaya başlamış. Anlatılanlara göre yoğurduğu hamur , pişirdiği ekmek bitmez imiş. Ürfan Ocağından bu kişi al karısına yemin ettirir ki bir daha bizim sülalemize hatta bez parçamızın değdiği yere uğramayacaksın diye. Al karısı yemin eder ve iğnesi verilerek serbest bırakılır. Al karısı giderken benden her şeyi öğrendin eme öldürdüğüm kişileri nasıl kurtaracağınızı öğrenemedin der ve kaçar gider.Anlatılan kişinin Al karısı ile cinsel ilişkide bulunduğu bile anlatılmaktadır.
    Al Karısı ile ilgili bir hikaye de şöyledir:
    Genç bir delikanlı dağda gezerken bir ev görüyor. Ev de üç beş tane kadın ve kız yaşamaktadır. Genç delikanlı bunlardan birisine aşık oluyor ve evleniyorlar. Gel zaman git zaman gelinle damat kızın annesinin evine misafir oluyorlar oturup sohbet ediyorlar. Vakit ilerleyince genç adam yatıyor. Kızlar ve anaları sohbete devam ediyorlar. Kızların Annesi soruyor. Kızım nasılsın evliliğin nasıl, memnun musun diye. Kız anne çok iyiler fakat insan ciğeri yemiyorlar der. Annesi köylerinde loğusa var mı diye sorar. Kız; var ama çok iyi birisi yazıktır anne diyor. Annesi oklavaya binip genç adamın köyüne gidiyor. Loğusa kadının ciğerini alıp geliyor. Közde pişirip yiyorlar. Kız acıyor, anne ölmüş müdür diyor. Annesi ölmüştür ama kızım eğer bu közlerden götürülüp ezilir ve suya atılıp suyundan geline içirilirse loğusa kadın sağalır diyor. Diğer tarafta uyur gibi gözüken genç adam bunu duyuyor. Kadınlar yattıktan sonra genç adam közden bir parça alarak doğrum köye gidiyor. Al karısının anlattıklarını uygulayarak loğusa kadını hayata döndürüyor.

    Konu ABDULHAK tarafından (24.Şubat.2009 Saat 21:40 ) değiştirilmiştir.

  2. #12
    Üye Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Ekim.2009
    Nereden
    BURSA
    Mesajlar
    20

    Standart

    Güzel açıklamışsın ALLAH razı olsun. Ancak bu Mehdi inancı bir Şia inancı değil mi ? yoksa ben mi yanlış biliyorum. açıklarsan sevinirim.

    Alıntı ABDULHAK Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    İSLAM'İ KAYNAKLARDA BAYRAK




    Ordunun sancağı ve bayraklarının / flamalarının olması zorunludur. Sancak ile bayrak arasındaki fark şudur:
    Sancak, direğin ucuna bağlanan ve ona sarılandır. Ona عَلَم “alemun” de denir. “Sancak” diye isimlendirilir. Çünkü büyüklüğünden dolayı sarılı durur, gerekmedikçe açılmaz. O büyük bir bayraktır. Ordu emirinin yeri için bir alamettir. Emir nereye giderse o da oraya götürülür.
    Bayrak ise, ordu için verilen bir alamettir/nişandır. Ona lakab olarak “ummul harb” da denilir. Bayrak direğe bağlanıp rüzgarın dalgalandırmasına terk edilir.
    Rasulullah s.a.v. zamanında İslâm ordusunun sancak ve bayrakları vardı.



    EBU DAVUD : CİHAD bahsi

    69. Bayraklar Ve Sancaklar



    2591. ...Muhammed b. eI-Kâsım’ın azatlı kölesi Yunus b. Ubeyd dedi ki; Muhammed b. el-Kasım Rasûlullah (s.a.) bayrağının nasıl olduğunu sormak üzere beni el-Bera b. Âzib'e gönderdi. (el-Bera b. Âzib de), "Bayrak Nemîre kumaşından, siyah renkli ve kare şek­linde idi." diye cevap verdi.
    [ Tirmizi, cihad 10; Ahmed b. Hanbel, IV, 297. - Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/93.]

    Açıklama

    Aliyyu'l-kâri'nin açıklamasına göre "râye" büyük bayrak demektir. Hz.Peygamber'in bayrağının adı "Ukâb" idi. Bir askeri birliğe ait olan âleme "liva" denir. "Liva" mızrağın ağaç kısmına sarılan bir bez parçasıdır.
    "Râye" ise, askeri birli­ğin alâmeti olup, "ummu'1-harb" ismiyle künyelendirilir. Livadan daha üstündür.
    Turbeştî'nin beyânına göre “râye", harp kumandanını temsil eden bir âlem, liva ise, devlet reisini temsil eden bir alemdir. Binaenaleyh "liva" râye'den üstündür.
    Müslim şerhinde de "râye" küçük bayrak, "liva"ise, büyük bayraktır, denilmek suretiyle bu görüş tercih edilmiştir. Nitekim, "Kıyamet gününde livâu'l-hamd benim elimde olacaktır. Hz. Âdem ile ondan sonra dünyaya gelmiş olan kimseler de benim livamın altında toplanmış olacaklardır" mealindeki hadis-i şerif te bu gerçeği te'yid et­mektedir.
    [Aliyyu1-kâri, Mirkâdı'I-mefâtih IV, 210]

    Mutercim Âsim Efendi Kamus tercümesi Okyanus'ta "râye" kelimesinin sancak, "liva" kelimesinin de bayrak anlamına geldiğini ifâde ettikten sonra bu kelimelerden herbirinin diğeri yerinde kullanılageldiğini de söylemiştir.
    Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözcüğü'nde M. Zeki Pakalın da vak'a-nüvis Vasıf Efendiden naklen şu açıklamaları kaydediyor:
    "Ulemay-ı luğat beyninde, liva ve râyet bir manadadır. Fakat asrımızın ıstılahına göre liva bayrak ve râyet sancak diye tercüme olunur.”[Tarih Deyimleri ve Terimleri I, 47 (alem maddesi)]
    Bu mev­zuda İmam Muhammed (r.a.) es-Siyer'l-Kebîr isimli meşhur eserinde şun­ları söylüyor: "Ukab, Peygamber (s.a.)'in bayrağının ismiydi. Nitekim başka eşyalarının da ismi vardı. Sarığının ismi es-Sahab, atının ismi es-Sekb, katırının ismi de Düldül'dür.
    Liva sultana ait olan ve onun önünde çeki­len sancaktır. Râye ise, her komutan ve askeri birliğin ve o birliğin fertle­rinin altında toplandıkları bayraktır.[Ayintabi seyyid Muhammed Munib, Tercümetu's-siyer'il-kebir, I, 44]
    Asrımızın ilim adamlarından Muhammed Hamidullah da bu mevzuda şunları söylemiştir: "Meselenin çözüm yolu olarak şunu düşünü­yoruz:
    Liva müşrik Mekke'de düşmana karşı hücum ve çarpışma esnasın­da ordunun en kahraman ve yiğit eri tarafından taşınan umumiyetle aske­ri sancaktır. Halbuki râye ordu kumandanının alâmet veya timsali olan bir bayraktır. Bu iki kelime bazan eşanlamlı olarak da kullanılmıştır. İslâm'da ise bu, zıt anlama bürünmüştür...”[M. Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 249]
    "...Görüldüğü gibi aynı şey bazı kaynaklar tarafından liva, diğerleri tarafından da râye olarak adlandırılmaktadır ki bu durum, her iki ıstıla­hın da esasında eş anlamlı olduğunu ve birbirlerinin yerine kullanılabilece­ğini ve henüz Hayber devrindeki teknik manayı iktisab etmediğini ve an­cak bu Hayber savaşındadır ki ordu kumandanının liva çekme hakkına ve orduya mensub her birliğin de râye sahibi olma hakkına malik olduğu­nu isbat etmektedir.
    Kelime aslı bakımından liva sarılıp dürülen şey'e işaret eder ki, teşhi­re ihtiyaç duyulmadığı vakit rabtedilmiş bulunduğu bir nevi mızrağın üze­rine sarılıp dürülen kumaş parçası manasınadır. Râye kelimesinin kökü “görmek”dir ki, kendisinin veya düşman ordusunun merkezini gösteren şeye işaret eder, yani kumandanın itibarî olarak bulunduğu yeri gösterir.
    [ M. Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 254]

    Daha sonraki devirlerde Milli varlığı temsil eden sembollere bayrak (râye), askeri birlikleri temsil eden sembollere de (liva = sancak) ismi verilmiştir. Metinde geçen "Nemir’e" siyah ve beyaz çizgili yün kumaş demektir. Kaplan derisine benzediği için bu kumaşa Kaplan anlamına gelen nemir kelimesinden türetilen "Nemire" ismi verilmiştir.
    Bayrakların siyah olmasının hoş karşılanması savaşçıların siyah rengi seçmelerindendir. Her topluluk kendi bayrağının çevresinde toplanırlar. Siyah renk günün aydınlığında daha iyi ve rahat görünür. Hele tozlu ve dumanlı zamanlarda başka renklerden daha iyi seçilir. Askerler savaş es­nasında birbirlerini kaybettikleri zaman siyah bayrakları sayesinde biribirlerini daha rahat bulabilirler. İşte bu yüzden mucâhidler bayrakları için siyah rengi tercih ederler.
    Şer'î yönden ise, bayrakların beyaz, sarı yahut kırmızı olmalarında bir sakınca yoktur. Sancaklarda beyazın seçilmesi ise, Rasûlullah (s.a.)'ın; "Al­lah yanında elbisenin en sevimlisi beyaz olanıdır. Canlılarınız beyaz giysin ölülerinizi de onunla kefenleyin' hadis-i şerlerinden kaynaklanmaktadır ve her orduda ancak bir sancak bulunur.
    [ Seyyid Muhammed Munib, Tercumetu’s-siyeri'l kebir 1, 44.- Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/93-95 ]


    2592. ...Cabir (r.a.)'den merfu' olarak rivayet olunduğuna gö­re "Peygamber (s.a.) Mekke'ye girdiğinde sancağı beyazdı."
    [ Tirmizi, cihad 9,10; Nesâi, menâsik 106; İbn Mâce cihâd 20]

    2593. ...Simak'ın haber verdiğine göre, kavminden bir kimse, "Ben peygamber (s.a.) in bayrağını sarı renkli olarak gördüm" de­miştir.
    [ Beyhâkî, es-Sunenu'1-Kubrâ, VI. 293.- Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/96]

    Açıklama

    Bu hadisi rivayet eden ravinin ismi ile Hz. Peygamberin sarı bayrak taşıdığı bu savaşın hangi savaş olduğu hadis sarihleri tarafından tesbit edilememiştir.
    Bazı hâdis-i şeriflerde hz. Peygamberin bayrağının siyah olduğu ifade edilirken[2591 nolu hadis ve İbn Mâce, cihâd, 21; Tirmizi cihâd 10], burada sarı olduğundan bahsedilmesi bu hadisler arasında bir çelişki olduğu anlamına gelmez. Çünkü Hz. Peygamberin bazı seferlerde siyah bazılarında da beyaz bayrak taşımış olması mümkündür. Nitekim, Prof. M. Hamidullah'ın şu sözleri de bu gerçeği te'yid etmektedir.
    "....Hz. Peygamber zamanında orduya mahsus asgari iki nevi bayrak bulunuyordu ki renkleri başka başkaydı...."
    [ İslam Peygamberi II, 255.-
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 10 / 96 ]

    Tıkla : 15


    İBN MACE : CİHAD BAHSİ

    2816 El-Hâris bin Hassan (Radıyallâhu anh)'den; Şöyle demiştir:
    Ben Medîne-i Munevvere'ye geldim. Peygamber (s.a.v.)'i minber üzerinde ayakta iken gördüm. Bilâl da O'nun önünde ayakta idi, bir kılıç kuşanmıştı. Bir de siyah bir bayrak gör­düm ve bu (bayraklı adam) kimdir? diye sordum.
    Dediler ki: Bu, Amr bin el-Âs'dır, bir savaştan geldi."

    2817 Câbir bin Abdillah (Radıyallâhu anh)dan rivayet edildi­ğine göre :
    Peygamber (s.a.v.) fetih günü beyaz san­caklı olarak Mekke'ye girdi."

    2818 (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhu anh)dan rivayet edil­diğine göre :
    Rasûlullah (s.a.v.)'in bayrağı siyah ve san­cağı beyaz idi."
    [Sunen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/543]
    İzahı


    Haris (Radıyallâhu anh)'in hadisinin müellifimizden baş­ka kim tarafından rivayet edildiğini tesbit edemedim. Bu duruma bakılmalıdır. Câbir (Radıyallâhu anh)'in hadîsini Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir.
    İbn-i Abbâs (Radıyallâhu anh)'in hadîsini Tirmizî ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği bir baş­ka hadîste Rasûl-u Ekrem (Aleyhi's-salâtu ve's-selâm)'in bayrağının sarı renkli olduğu bildirilmiştir. Tuhfe yazarı Tirmizî' nin şer­hinde bu rivayetleri anlattıktan sonra; Rivayetler arasında bir ihti­lâf söz konusu değildir. Çünkü değişik zamanlarda değişik renkli bayrak kullanılmış olabilir, demiştir.
    îlk hadîsin râvisi el-Hâris bin Hassan (Radıyallâ­hu anh) el-Bekri Ebû Kelde sahâbidir. Kûfe'ye yerleşmiştir. Yedi aded hadisi vardır. Tirmizî, Nesâî ve îbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. Râvîleri Eyâd bin Lakit ve Asım bin Behdele1 dir.
    [Hulftsa: 67
    Sunen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/543-544 ]


    TIKLA : http://www.darulkitap.com/oku/hadis/...#_Toc122923768



    Buhari, Enes’ten şunu rivayet etti:
    “Nebi (s.a.v.); Zeyd’in Cafer’in, İbn Revaha’nın ölümünü haberleri gelmeden önce insanlara duyurmuştur. Zira şöyle demiştir:
    أَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَأُصِيبَ ثُمَّ أَخَذَ جَعْفَرٌ فَأُصِيبَ ثُمَّ أَخَذَ ابْنُ رَوَاحَةَ فَأُصِيبَ
    Bayrağı Zeyd aldı, öldürüldü. Sonra Cafer aldı, öldürüldü. Sonra İbn Revaha aldı, öldürüldü.”
    [Buhari, K. Menâkıb, 3474]

    - Rivayet edildi ki: “Nebi (s.a.v.), Safer ayının sonunda Rum ile savaşa hazırlanmaları için insanlara delegeler gönderdi. Usâme’yi çağırıp şöyle dedi:
    Babanın öldürüldüğü yere git. Onlara at hazırla. Seni bu orduya komutan tayin ettim. İbni halkına sabahtan saldır, onların üzerine ateş yak. Yolculukta acele et, haberlerden önce sen oraya var. Allah sana zafer verirse, onların içinde fazla oyalanma.”
    Çarşamba günü Rasulullah (s.a.v.)’in ağrısı başladı. Usâme’nin eline sancağı verdi. Usâme onu alıp ulağına teslim etti. askerler bir kayalıkta toplandılar.”

    - El-Haris b. Haân el-Bekri’den şöyle dediği rivayet edildi:
    “Medine’ye geldiğimizde Rasulullah (u) minberde idi. Bilal kılıç kuşanmış olduğu halde onun önünde duruyordu. O ara siyah bayraklar göründü.
    Bu bayraklar nedir? diye sordum. Dediler ki: "Amr'u b. Âs, gazveden geldi.”

    - Sahiheynde Nebi (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edildi:
    لاعْطِيَنَّ الرَّايَةَ رَجُلاً يُحِبُّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيُحِبُّهُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ قَالَ فَتَطَاوَلْنَا لَهَا فَقَالَ ادْعُوا لِي عَلِيًّا
    Muhakkak ki bayrağı Allah ve Rasulünü seven, Allah ve Rasulünün de kendisini sevdiği birisine vereceğim. Onu Ali’ye verdi.
    [Muslim, K. Fedâl es’Sahâbe, 4420 ]

    Diğer bir hadis-i şerifte şöyle geçer :


    Fasıl: HÛRU`L-ÎYN VE ONLARIN MÜSTESNÂ SIFATLARI
    Konu: Hayber Gazâsı; Savaşta bayrak
    Ravi: Sehl b. Sa`d
    Başlık: HAYBER GÜNÜ SANCAĞIN HAZRET-İ ALÎ`YE VERİLMESİ VE FETH-U ZAFER MÜYESSER OLMASI Hadis:

    Nebî sallallahu aleyhi ve sellem`in Hayber günü (Hayber`in fethi uzayınca) şöyle buyurduğunu işittiği rivâyet olunmuştur:

    - Müslümanların bayrağını artık (yarın) bir kişiye vereceğim ki, Allah feth ve zaferi onun iki elleriyle müyesser kılacaktır. (O, Allah`ı ve Peygamberini sever, Allah ve Peygamber`i de onu sever).
    Bunun üzerine orada bulunan Ashâb bayrağın onlardan hangisine verileceğini tahayyule başladılar. Onların hepsi bayrağın kendisine verilmesini umarak ertesi güne erdiler.
    Fakat Rasûlullah ertesi gün:
    -Alî nerededir? diye sordu.
    Ashâb tarafından: - Gözleri ağrıyor, denildi.
    Ve Rasûlullah`ın emriyle Alî huzûra çağırıldı. Rasûlullah Alî`nin gözlerine tükürdü. Hemen orada gözleri, hiç ağrımamış gibi iyi oldu.
    Bunun üzerine Alî: - Yâ Rasûlallah, Hayber yahûdîleriyle onlar da bizim gibi (müslümân)oluncaya kadar vuruşuruz! dedi.
    Rasûlullah da: - Yâ Alî, ağır ol! Tâ ki sükûnetle Hayberlilerin sâhasında alarga bir mahalle iner, (ordugâhını kurar)sın! Sonra onları İslâm`a davet edersin ve üzerlerine vâcib olan İslâm esaslarını haber verirsin!. Yâ Alî, tek bir kişinin senin irşâdınla müslümân olması, iyi bil ki, sana kızıl develer bahşedilmesinden (senin de onları yoksullara tasadduk etmende) hayırlıdır, buyurdu.
    HadisNo: 1236 Sahih-i Buhari


    - Nesei de, Enes’ten şunu rivayet etti:

    Nebi (s.a.v.)’in katıldığı bazı savaşlarda, İbn Ummu Mektum’un beraberinde siyah bayraklar vardı.”

    Yukarıda geçen rivayetlerle açığa çıkıyor ki Nebi (s.a.v.)’inzamanında orduya ait sancak ve bayraklar vardı. Bu nasslar dikkatle incelendiğinde görülüyor ki; bayrak, sancaktan küçüktür, sancak bayraktan büyüktür.
    Sancak ordu komutanı için bağlanır. Bayrak ise orduya verilir.
    İslâm tarihinde bağlanan ilk sancak, Abdullah b. Cahş'a verilen sancaktır. Sa’d b. Malik el-Ezdi'ye de üzerinde beyaz bir hilal bulunan siyah bir bayrak verilmiştir. Tüm bunlar, ordunun bayrak ve sancaklarının olmasının kaçınılmaz olduğunu, ordunun başına tayin ettiği kumandana bayrağın Halife tarafından verildiğini göstermektedir. Sancaklara gelince, bunları Halife’nin takdim etmesi caiz olduğu gibi bayrak alan komutanların takdim etmesi de mümkündür.
    Sancak, karargahta ordu komutanına alamet olarak bulunur. Bayraklar ise tabur ve bölük komutanlarında ve ordunun çeşitli birliklerinde bulunur.
    Dolayısıyla orduda bir çok bayrak vardır. Halbuki ordunun bir sancağı olur. Bu sancak ile bayrak arasındaki fark bakımındandır.

    Sancak ve Bayrakların Renkleri

    Rasulullah s.a.v.’in bayrağının siyah, sancağının beyaz olduğu sabit olmuştur.
    - İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasulullah (s.a.v.)’in bayrağı siyah, sancağı beyaz idi.”

    - Cabir’den rivayet edilmiştir ki;
    Nebi (s.a.v.) beyaz sancağı ile Mekke’ye girdi.”

    - Üstte geçen Hâris Hadisinde de şu ibare vardı:
    O ara siyah bayraklar göründü.”

    Bu Hadisler bayrağın siyah renge, sancağın ise beyaz renge sahip olduğuna delâlet etmektedirler.

    Sancak ve Bayrağın Şekli :





    Bayrağın dörtgen ve kumaştan olduğu geçmiştir.
    - Berâ’ b. Âzid’den, kendisine “Rasulullah (s.a.v.)’in bayrağı ne idi” diye sorulduğunda şöyle dediği rivayet edilmiştir:
    O basmadan yapılmış dörtgen siyah bir bayraktı.”
    “Basmadan” kast olunan, yani ipekten kumaş ya da yünden kumaştır.

    Bayrağın üzerinde " لا اله إلا الله محمد رسول الله " Kelime-i Tevhid’in yazılı olduğu da rivayet edilmiştir.

    - İbn Abbas, Ebu Şeyh’in yanında şu lafzı rivayet etmiştir:
    Rasulullah (u)’in bayrağı üzerinde لا اله إلا الله محمد رسول الله yazılı idi.”

    Bayrak hakkında söylenen, sancak hakkında da söylenir. Zira sancak da kumaştan yapılmış dörtgen olur. Üzerine de لا اله إلا الله محمد رسول الله yazılır. Ancak sancak bayraktan büyük olur ve üzerine siyah yazı ile yazılır. Bayrak ise beyaz yazı ile yazılır.

    Nasslarda geçtiği şekle ve bayrakların vakıasına göre; hem bayrağın hem de sancağın açıkça dörtgen olması, enin ölçüsünün boyunun ölçüsünün üçte ikisi (2/3) olması, sancağın boyunun 120 cm, eninin 80 cm olması; bayrağın boyunun 90 cm, eninin 60 cm olması göz önünde bulundurulur. Sancak ve bayrakların daha büyük ve daha küçük ölçülerde olması caizdir.



    اذا رايتم الرايات السود قد اقبلت من خراسان فاتوها ولو حبوا على الثلج, فان فيها خليفة الله المهدى

    Horasan tarafından çıkan siyah sancaklıları gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa onlara gidin. Çünkü onların içinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır.”

    (Fetava-i Hadîsiyye, , İbn-i Hacer-i Heytemi-37)


    Yani onlar Mehdî’nin askerleridir, O’na zemin hazırlarlar. Horasan bölgesi İran’ın doğu tarafıdır ki şu anki Afganistandır.


    و الطبرانى فى الاوسط "انه صلى الله عليه و سلم اخذ بيد على فقال: يخرج من صلب هذا فتى يملا الارض قسطا و عدلا, فاذا رايتم ذلك فعليكم بالفتى التميمى فانه يقبل من قبل المشرق و هو صاحب راية المهدى



    Taberani Evsat’ta şöyle demiştir: Rasul-u Ekrem (s.a.v.) Ali’nin (r.a.) elini tuttu, dedi ki:
    Bunun sulbünden bir adam çıkar, arzı adaletle doldurur. Bunu gördüğünüzdeTemim kabilesinden bir adama tabi olun ki, o doğu tarafından çıkar ve o Mehdî’nin sancağının sahibidir.”

    (Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-37)



    رجل ربعة,أسمر, من بنى تميم, مجذوم, كوسج, يقال له شعيب بن صالح فى اربعة الاف ثيابهم بيض و راياتهم سود يكون على مقدمة المهدى ولا يلقاه احد الا قتله


    Temim oğullarından orta boylu, esmer, meczum (hafif sakallı), kevsec (sakalı yanlarda az, aşağı tarafı uzun olan; diğer bir manası da Yemen asıllı) bir adam ki, ona Şuayb bin Salih denilir. Beyaz elbiseli, siyah sancaklı 4000 kişinin kumandanıdır. Mehdî’nin öncüsü olur ve kiminle mukatele ederse, harbde kim ona karşı çıkarsa onu öldürür.

    (Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-41)













    Konu ABDULHAK tarafından (20.Ekim.2009 Saat 09:21 ) değiştirilmiştir.

  3. #13
    Üye Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Ekim.2009
    Nereden
    BURSA
    Mesajlar
    20

    Standart

    Vesselam nerdeyse Bayrağı Haşa Rab edinmişler. Bayrak için o kadar methiye düzeceğinize biraz düşünseniz ne olur du sanki .. yazık vALLAHi yazık.


  4. #14
    Üye Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Ocak.2010
    Mesajlar
    2

    Standart

    Yazık evet sizde birazcık türk olmayı düşünseniz sizin için hayırlı olur...


  5. #15
    Forum Üstadı
    Üyelik tarihi
    Haziran.2005
    Mesajlar
    6.247

    Standart

    Alıntı Olcay20 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Yazık evet sizde birazcık türk olmayı düşünseniz sizin için hayırlı olur...
    Türk olmak, ya da alman ya da rus ya da arap olmak nasıl hayırlı olunur anlamıyorum az açar mısın.

    Mesala biri var ama Allah'a inanmıyor ama kökü (anne ve baba ) türk hatta 7 sülalesi türk.

    Biri de var. Ermeni, Ana yahudi, baba ortadoks ama kendisi araştırarak vs vesilelerle islamı seçmiş biri.

    Şimdi bana dermisin lütfen hangisi hayırlı hangisi hayırsız.

    Binti_Muslim dua etti.

  6. #16
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Kasım.2010
    Mesajlar
    48

    Standart

    Konuyu acan arkadasım ellerin dert zeval görmesin tarifi mumkun olmayan bir sıkıntıydı bu konu benım ıcın ve bunu da islamtr.netde çözmüş oldum. mimbere tabuta bayrak asmalar meğer nekadar yanlışmış. musluman toplumun büyük bir dilemmasıydı. demekki islamda yeri yokmus. cok aydınlatıcı oldu.
    türk olmak ile ugandalı olmak arasında bir farkın olmadıgını daha öğrenememişmiyiz 2010 yılında?

    Binti_Muslim dua etti.

  7. #17
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Eylül.2010
    Nereden
    İslam-tr.net
    Mesajlar
    3.756

    Standart

    geçen bir arkadaş bi mesele anlattı gözüne bir bayrak çarptı başladı anlatmaya yabancı turistler türkiyeyi dolaşırken rehbere soruyorlar bu ülkede neden bu kadar bayrak var
    turistlerin bile ilgisini çekmiş

    türkler bir tek bununla kendini avutuyor başka birşey değil


  8. #18
    Üye Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Ocak.2011
    Mesajlar
    2

    Question selamun aleyküm

    tevhid bayrağı nı asmanın sakıncası var mı asıla bilir mi selametle


  9. #19
    Üye Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Ocak.2011
    Mesajlar
    1

    Standart

    s.a. hıc kımse turkırkını suclamasın ve kucuk görmesın bugun islamıyetın ayakta durşunun tek yegane temelı turk osmanlı padişahları dır .cennet mekan abdul hamit ve bır cok ları gb .kımseye kıybet etmeyın ve bılmedınız toplum hakkında yorum yapmayın en ni hayetınde inanclıyız ve islam icın şavaşmaya layık toplumuz .ey guzel insanlar .


  10. #20
    Üye Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Ocak.2011
    Mesajlar
    2

    Question selamun aleyküm

    mehdi resul un mahmut efendi tefsiride şam ve kudüsten geleceği yazıyordu hadiste afganistan mehdilik ile ilgili güvenilir hangi hadis kitabına ,kaynağını almalyım soru sormamın sakınca varmı yasak mı bilmiyorum kusura bakmayın selametle


 

 

Hızlı Cevap Hızlı Cevap

Giriş yapmak için Buraya tıklayın


Peygamberimiz Hz Muhammed sav kaç yılında doğmuştur. (Rakam ile yazın)

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Etiketler

bayrak nerelere asılır

bayrak asılan yerler

türk bayrağının asıldığı yerler

bayrak asılan resmi kurumlar

bayrak asılan yerlerin resmi

bayrağın kullanıldığı yerlerbayrağın asılı olduğu yerlerislam bayrakyarıya çekilmiş bayrakbayrağımızın asılı olduğu yerlerbayrak asılı olan yerlertürk bayrağı nerelere asılırbayraklar nerelere asılırislami bayraklarbayrak asilan yerlerbayrağımızın asılı olduğu yerlerin fotoğraflarıbayrak bulunan yerlersiyah sancaktürk bayrağı nerelerde asılırtevhid bayragirüyada eve bayrak asmakbayrak asılacak yerlerhilafet sancağıislam bayraklarıislamda bayrak

Bu Konu için Etiketler

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
RSS RSS 2.0 XML MAP HTML SiteMap
Powered by vBulletin® Version 4.2.0
Copyright © 2013 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0
Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:35.