Untitled Document

 


Caiz ve Şirk Olan Tevessul, İstiğase Ve Şefaat

İslami Kavramlar Kategorisinde ve Tevhid Forumunda Bulunan Caiz ve Şirk Olan Tevessul, İstiğase Ve Şefaat Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> ABDULHAK Nickli Üyeden Alıntı [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ] yapandan da Allah razı olsun. ...

+ Konuyu Cevapla
Toplam 4 Sayfadan 2. Sayfa BirinciBirinci 1 2 3 4 SonuncuSonuncu
Toplam 36 sonuçtan 11 ile 20 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Caiz ve Şirk Olan Tevessul, İstiğase Ve Şefaat

  1. #11
    DAVA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Status : DAVA isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Sep 2008
    Mesajlar : 4,439
    Kardeşine Dua Et : 586
    129 Mesajda 183 Dua Aldı

    Standart

    Alıntı ABDULHAK Nickli Üyeden Alıntı [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]
    yapandan da Allah razı olsun.
    Hatta benim yazıları pc kitabı olarak tamamını bir exe yapabilen olursa daha derli toplu olur ve daha faydalı bir külliyat olur
    inşeallah.
    exe ile kitap yapamiyorum ben ama belki yapabillen kardeslerimiz var, gercekten bu bilgiler bir yerde toplanirsa kategori hallinde süper olur, istedigin zaman istedigin yerde usb stiks sayesinde devam verebilliriz internetti olmayanlara..



  2. #12
    DAVA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Status : DAVA isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Sep 2008
    Mesajlar : 4,439
    Kardeşine Dua Et : 586
    129 Mesajda 183 Dua Aldı

    Standart

    Alıntı salimmuhammed Nickli Üyeden Alıntı [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]
    Tevessül Kitap

    PDF Formatında
    [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]

    Word Formatında
    [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]
    bende deneme olarak sunu yapmistim, bu arada ilk PDF yapisim
    [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]



  3. #13
    Yeni Üye
    Status : hayalet114 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2009
    Mesajlar : 1
    Kardeşine Dua Et : 0
    0 Mesajda 0 Dua Aldı

    Standart

    Diriler için tevhid

    Dua ve konuşmalardan sonra “el-Fâtiha” çekmek…
    Ulu bir kişinin ardından “üç ihlâs bir fâtiha” okumak…
    Ölülerin ardından “Yâsîn” okumak…
    Malum, bunlar dinî dünyamızın vazgeçilmez ritüelleri.
    Mehmet Akif “İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne mezarlıklarda okunmak ne de fal bakmak için” dese de… Selefilik/Vehhabilik hareketleri şiddetle karşı çıksa da…
    Bu topraklar bunlardan asla vazgeçmedi, vazgeçmez.
    Acaba neden?
    Bunların İslam’da sahici bir temeli olduğundan mı?
    Hayır.
    Çünkü bu topraklara ölüler, atalar ve ruhlar ile bağ kuracak bir şey lazım. Madem İslam da “dinlerden bir din”, o zaman o da bunu sağlamak zorunda (!). Çünkü sanıldığının aksine bu toprakların dipten akan asıl dini hala Şamanizm…
    Şamanlıkta din, esasen ölüler, atalar ve ruhlarla ilgilidir. Yeryüzü, diriler ve gerçek hayatla ilgili değil…
    Bu nedenle diyorum ki: İyi, güzel okuyorsunuz da, bunları neden diriler için değil de ölüler için okuyorsunuz? İyi, güzel okuyorsunuz da, cenaze evine gelenler için, mezarın başında toplananlar için, o anda sizi dinleyenler için okusanıza!
    “el-fatiha!” dendiğinde fatiha suresini neden bir ölüye göndermek için okuyorsunuz? Kendiniz için okusanıza!
    “Üç ihlas bir fatiha’ya” asıl dirilerin ihtiyacı yok mu? Üstelik mezarda ölüye okuduğunuz Yasin suresinde bakın ne deniyor: “Biz bu Kur’an’ı dirileri uyarman için indirdik” (Yasin; 70).
    Bu ayeti de ölüye okuyorsun ya, hayranım senin zekana ey yurdum insanı! Bari başka bir ayet oku yahu!
    Oysa ölen ölmüştür. İstersen üç bin ihlas, beş bin fatiha, yüzbin Yasin oku ölüye zerre kadar faydası yoktur. Mezarlar duymaz! (Neml;80). Hayattayken sahici tövben (dönüşün) varsa ne ala…Öldüğün an bittiğin andır. Allah’ın merhametini dilemek dışında yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Ölünün ardından şundan daha güzel söz ne olabilir: “Allahım merhamet et…”
    O okudukların hep diriler için aslında.
    Örneğin “açılış, başlangıç” demek olan fatiha ve “saf bir yürek temizliği” demek olan ihlas ya da öteki adıyla “birleme” demek olan tevhid sureleri…
    Adlarından da anlaşılacağı gibi, bu sureler diriler için ne muhteşem ve muazzam mesajlar veriyor: Bütün işleri sevgi ve merhametle açmak, başlamak… Şükür, teşekkür…Günün/son günün hesabını ve mizanını (yevmu’d-din) düşünerek yaşamak… Kimseye el avuç açmadan kendi ayakları üzerinde yürümek, kimseye tanrı gibi davranmamak, davranılmasına da asla izin vermemek (iyyake na’budu)…Yalnızca Allah’a yaslanmak, güvenmek, yönelmek, el açmak (iyyake nesta’în)… Doğruluğu ve dürüstlüğü yol bilmek (sırat-ı mustakim) … Bu yoldan gidenlerin izinden gitmek… Bu yoldan sapanlardan ve Allah’ın (en-Nâs’ın) öfkesini çekecek işlerden uzak durmak… Her şeyin başına, açılışına (fatiha) bunları koymak…
    Ne güzel!
    Bunlara ölülerin mi dirilerin mi ihtiyacı var?

    Diriyken bunları yapmıyorsan, ölünce arkandan okunmasını ne yüzle isteyebilirsin ki?
    http://forum.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=4042
    Konu hayalet114 tarafından (01-01-2009 Saat 11:21 ) değiştirilmiştir.

  4. #14
    ABDULHAK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Status : ABDULHAK isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jul 2008
    Mesajlar : 2,961
    Kardeşine Dua Et : 0
    104 Mesajda 135 Dua Aldı

    Standart

    Peygamberler ve Salih Kişilerle Tevessül Hakkında Fetva



    Yediyüz onbir yıllarında Mısır'da bulunduğum sırada Peygamber (s.a.v.) ile tevessül konusunda benden fetva istemişlerdi. Tafsilâtlı bir cevap yazmıştım. Faydalı olur diye onu burada nakletmeyi uygun gördüm. Zira:

    Tevhid konusunun iyice yerleştirilmesi, şirk ve aşırılık telâkkilerinin kökünün kurutulması ile ilgili esaslar ne kadar anlatılır ve tekrar izah edilirse, nurun âlâ nur olur.
    Yardım Allah'tandır.

    Soru: Saygıdeğer ulemâ ve din büyüklerimizden, peygamberler ve sâlih kullardan şefaat dileme ve tevessülde bulunmanın caiz olup olmadığını açıklamalarını rica ediyoruz.






    Cevap:
    Âlemlerin Rabbine hamdederim.


    Peygamber (s.a.v.)'in, kıyamet gününde, insanlar gelip kendisine müracaat ettikten ve Cenâb-ı Hak izin verdikten sonra halka şefaat edeceğinde müslümanların icmaı vardır.

    Sonra, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, Allah onlardan razı olsun, Sahabenin ittifak ettikleri ve hadislerin ifade ettiği şu hususta birleşmişlerdir ki, Peygamber (s.a.v.) ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara ve aynı şekilde umumi olarak herkese şefaat edecektir.
    Peygamber (s.a.v.)'in, diğer peygamberlere ve salih kullara verilmeyen, sırf kendisine has şefaatleri vardır; bir de diğer peygamber ve salihlerle müşterek şefaatleri vardır; fakat bunda da, O'na ait olanların diğerlerininkine üstünlüğü vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.), mahlûkatın en üstünü ve Rabbi nezdinde yaratılmışların en değerlisidir. Allah'ın, diğer peygamberlerden mümtaz kıldığı birtakım üstünlükleri vardır. Burası, onları uzun uzadıya anlatmanın yeri değildir.
    "Makam-ı Mahmûd" O'na has üstünlüklerdendir. Ki, ona herkes gıpta etmektedir. Şefaatle ilgili hadisler çoktur, mütevatirdir. Sahîhayn'da bunun müteaddit örnekleri vardır. Sünen ve Musnedlerde ise çok sayıda mevcuttur.
    Hâricilerden Vâidiyye fırkası ile Mutezile, şefaatin bazı dereceleri yükseltmek için sırf müslümanların salih olanlarına has olduğunu iddia etmişler, bazıları, şefaati temelden reddetmişlerdir.
    İlim ehlinin, Sahabenin, sağlığında ve huzurunda Hz. Peygamberle tevessül ettikleri ve O'nunla (Allah'tan) şefaat diledikleri konusunda görüş birliği vardır.

    Nitekim, Buhâri'nin Sahihinde Enes b, Mâlik'ten rivayet edildiği üzere, kuraklık olduğunda Hattâb Oğlu Ömer (r.a), Abbas b. Abdulmuttalib ile istiska ederdi (Cenâb-ı Haktan yağmur isterdi); derdi ki:

    "Allah'ım! Kuraklık zamanlarında, Peygamberimizle sana tevessül eder, sen bize yağmur verirdin. Şimdi de, Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz; bize yağmur ver". Ve yağmur yağardı
    (Buhârî, İstiska 3)

    Yine Buhâri'nin rivayetine göre İbn Ömer demişti ki:
    "Şairin şu sözünü zaman zaman hatırlarım ve o dem, Peygamber (s.a.v.)'in yağmur duası esnasındaki mubarek simaları gözlerimin önüne gelir; öyle ki, yağmur olukları doldurup taşırarak bardaktan boşanırcasına inerdi.
    Şâirin şu sözünü:
    - Bembeyaz sima! Bulutlardan O'nunla su beklenir Yetimlerin yardımcısı, dulların sığınağıdır O...
    (İbn Mâce 154; İbn Hanbel 1,7 II, 93)

    Hz. Ömer'in sözünü ettiği Peygamberimizle tevessül meselesi, "istiska" (yağmur duasına çıkma) ile ilgili diğer hadislerde açıklanmıştır. Bu, (Allah'tan), Hz. Peygamberle şefaat isteme kabilinden olup, O'ndan (s.a.v.) dua ve şefaat etmesini isteyip Allah Teâlâ'dan Hz. Peygamberin bu dua ve şefaatini kabul buyurmasını niyaz etmektir. Yani, bizim için şefaatçi ve isteyici olarak O'nu, öne sürmüş oluruz; anam babam O'na (s.a.v.) feda olsun...

    Muaviye b. Ebû Sufyan da, aynı şekilde, Şam'da, halk kuraklık sıkıntısına düştüğünde, Yezîd b. el-Esved el-Cureşî ile tevessül ederek:

    "Allah'ımı Hayırlımızla senden şefaat istiyor ve tevessül ediyoruz" diye yağmur duası yapmış ve "kaldır ellerini ey Yezid!" demiş, O da, diğer müslümanlar da ellerini kaldırıp dua etmişler, nihayet yağmur yağmıştı.
    Bunun içindir ki, âlimler şöyle demişlerdir:

    "Dindar ve salih kimselerle yağmur duası yapmak mustehabdır. Hz. Peygamberin ehl-i beytinden olursa daha iyi olur"

    İşbu şefaat (yardım) isteme ve tevessül etmenin hakikati, ilgili şahsın duasıyla tevessülde bulunmaktır. Çünkü o şahıs, tevessülde bulunan ve şefaat (yardım) isteyen kimse için dua eder ve insanlar da onunla birlikte dua yaparlar.

    Nitekim müslümanlar asr-ı saadette kuraklığa duçar olmuşlardı; bir a'râbî, Hz. Peygamberin huzuruna girdi ve şöyle dedi:
    "Ey Allah'ın Rasulu! Mallar helak oldu, çaresiz kaldık; Allah'a dua et de bize yağmur versin".

    Bunun üzerine Allah'ın Rasulu (s.a.v.) ellerini kaldırdı, şöyle dua etti:
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"

    Gökte en küçük bir bulut yokken, sahil yönünden bulutlar peydah oldu; bir hafta yağmurlar yağdı; gökyüzünde güneşi göremediler.
    Nihayet, aynı a'râbî - veya bir başkası - gelerek :
    "Ey Allah'ın Rasulu! Çaresiz kaldık; evler yıkılıyor! Allah'a dua et, bu yağmuru bizden alsın" dedi.

    Hz. Peygamber ellerini açarak :
    "Allahım! Üzerimize değil, etrafa! Derelere, tepelere, korulara yâ Rab!" Bunun üzerine, bulutlar, elbisenin yırtılıp dağıldığı gibi kaybolup gitti"
    (Buhârî, îstiska 6, 7, 9, 12; Muslim, İstiska 8)


    Bu, Buhârî, Müslim ve diğer hadis kitablarının rivayet ettikleri meşhur bir hadistir.
    Sunen'inde Ebû Dâvûd ve diğerleri, başka bir hadis rivayet etmişlerdir. Bir adam gelerek Hz. Peygamber'e şöyle dedi:
    "Ey Allah'ın Rasulu! Allah'tan seninle şefaat (yardım) istiyoruz ve senden Allah ile şefaat diliyoruz"

    Bunun üzerine Hz. Peygamber, "fesubhanallah!" demeye başladı.
    O kadar ki, durumun vehameti Ashabın yüzünden belli oluyordu.
    Nihayet Hz, Peygamber(s.a.v.)şöyle buyurdu:
    "Yazıklar olsun sana! Allah'ı bilmiyor musun sen? Yaratıklarından hiç kimseden, Allah'a şefaat istenmez. Allah'ın şanı böyle bir şeyden münezzeh ve yücedir"
    (Ebû Dâvud, Sunnet 19)

    Bu açıkça gösteriyor ki:
    Hz. Peygamber ve Ashabın sözlerinde geçen "bir kimseyle şefaat istemenin" anlamı:
    "O kimsenin dua ve şefaati vesilesiyle (Allah'tan) şefaat istemektir"
    Yoksa o şahsın zâtıyla istemek değildir. Şayet zâtıyla olmuş olsaydı, yaratıklardan Allah Teâlâ ile istemek, Allah'tan yaratıklarla istemekten daha evlâ olurdu.
    Gerçek "tevessül", birincisi olduğundan dolayıdır ki, Peygamber (s.a.v.), bedevinin yukarıda geçen "senden Allah ile şefaat istiyoruz" sözünü reddetmiştir. Çünkü şefaatçi, şefaat merciinden, hacet sahibinin isteğini yerine getirmesini ister.

    Allah Teâlâ ise, hiçbir kulundan, yaratıklarının hacetini yerine getirmesini istemek durumunda değildir.
    Her ne kadar bir şair:
    - Yâ Rasûlâllah! Senin nezdinde benim şefaatçim, Rabbu'l-âlemîn olan Allah'tır. Artık böyle bir şefaatçiyi reddetmek kabil mi? diyerek:
    Hz. Peygambere karşı Allah'ın şefaatçiliğinden söz etmiş ise de, bu "munker" (çirkin, gayr-i meşru) bir sözdür ve hiçbir âlim böyle bir şey söylememiştir.

    Yine, Vahdet-i Vucutçulardan biri, Allah Subhânehû ve Teâlâ aracılığıyla Peygamber (s.a.v.)'den şefaat dilediğini zikretmiştir.

    Bu her iki söz de, hata ve sapıklıktır.

    Hakikatte Allah Teâlâ, göklerde ve yerde, herkesin kendisinden istekte bulunduğu yegâne hacet ve dua merciidir. Allah (c.c.), kullarına emreder, onlar da O'na itaat ederler.

    Kendilerine itaat edilmeleri gereken yaratıklara gelince: Bu, Allah Teâlâ'ya itaat olduğu için vacib kılınmıştır.

    Meselâ peygamberler, Allah Teâlâ'nın emirlerini tebliğ ederler; bundan dolayı da, onlara itaat eden, Allah'a itaat etmiş ve onlara biat eden Allah'a bîat etmiş olur.
    Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

    "Biz her rasulu ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (4 Nisa 64)

    "Kim rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince seni onların başına bekçi göndermedik." (4 Nisa 80)

    İlim ehline ve emir (yönetici) lere itaat de, ancak, onlar Allah'a ve Rasûlu'ne itaati emrettikleri sürece vâcibdir.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadislerinde buyurmuşlardır ki:

    "Müslüman kişi, Allah'a isyanla emrolunmadıkça, sıkıntılı halinde de ferahken de, her zaman (emirini) dinlemek ve (ona) itaat etmekle mükelleftir. Allah'a isyan ile emrolununca, ne dinlemek vardır, ne itaat etmek"
    (Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 108; Muslim, İmaret 38; Ebû Dâvud, Cihad 87)

    Yine şöyle buyurmuşlardır:
    "Yaradana isyan olan yerde, yaratılana itaat yoktur"
    (Muslim, İmaret 39; Ebû Dâvud, Cihad 87; İbn Hanbel 1, 94, 409)

    Şefaatçi, sadece ister (şefaat eder); fakat, ne kadar büyük olursa olsun, şefaat konusundaki isteğinin muhakkak yerine getirilmesi ve kendisine itaat edilmesi gerekmez.
    Sahih hadiste varit olduğu üzere :
    "Peygamber (s.a.v.), cariyelikten âzad edilen Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini istemişti.
    Hz. Peygamber tarafından muhayyer bırakılan Berire, kocasından ayrılmayı tercih etti.
    Kocasıysa onu çok seviyordu; ağlamağa başladı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini tekrar isteyince, Berîre sordu:
    - Emrediyor musun yâ Rasulâllah?
    Hz. Peygamber:
    - "Hayır, ben ancak şefaatçiyim, karşılığını verdi"
    (Neseî, Kuzât 28)

    Hz. Peygamberin emrine itaat etmenin vacib olduğu, müslümanlar arasında iyice yerleşmişti; fakat şefaati böyle değildi. Zira, şefaatinin ille de kabulü vacib değildi.
    Bundan dolayıdır ki, şefaatini kabulden kaçındığı için Berîre'yi kınamadı. Hal böyle olunca, herhangi bir başka yaratığın şefaatinin kabulü, haydi haydi vacib değildir.
    Yüce Yaratıcı (c.c.), herhangi bir yaratık nezdinde birine şefaatçi olmak gibi bir durumdan yüce ve uzaktır. Aksine O (c.c.), izni olmadan hiç kimsenin kimseye şefaat edemeyeceği sânı yüce Allah'tır.
    Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

    "Rahman(olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar ikrama layık görülmüş kullardır.(melekler)
    "Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler."
    "O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır."
    "Onlardan her kim ki: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız."(Enbiyâ 26-29)

    Yukarıda geçen hadis-i şerif şunu göstermektedir ki:
    Peygamber (s.a.v.)'den, Allah Teâlâ yanında şefaatçi olması istenir. Yani O'ndan (s.a.v.), dünya ve âhirette şefaat etmeyi Rabbinden istemesi talep edilir.
    Âhirette insanlar, Allah Teâlâ'nın, kendileriyle ilgili hükmü vermesi ve Cennete girebilmeleri için O'ndan (s.a.v.)şefaat isteyeceklerdir.
    O, ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara şefaat edecek, Cehennemi haketmiş olan bazı kulların ateşe girmemeleri ve girmiş olan bazılarının da oradan çıkarılmaları hususunda şefaatte bulunacaktır.

    Hz. Peygamberin, sevabı haketmiş olan itaatkâr insanlara da şefaat etmesinin caiz olduğu hususunda, ümmetin cumhuru arasında bir ihtilâf yoktur.

    Fakat, birçok bid'at ehli, Haricîler ve Mu'tezile, O'nun (s.a.v.), büyük günah işlemiş olanlara şefaatini inkâr etmişler ve demişlerdir ki:
    "Hz. Peygamber, büyük günah sahiplerine şefaat etmeyecektir".

    Onlara göre, "kebîre" (büyük günah) sahiplerine Allah Teâlâ mağfiret etmez ve onları, cehenneme girmelerinden sonra, ne şefaatle, ne de başka bir vesileyle cehennemden âzâd etmez.

    Halbuki, sahabe, tabiîn, müslümanların imamları ve diğer ehl-i sünnet ve'l-cemaat mensublarının mezhebi şudur ki,
    Peygamber (s.a.v.), kebîre sahiplerine şefaat edecek, îman ehlinden hiç kimse ateşte ebedî kalmayacak, aksine, kalbinde zerre kadar imanı olan cehennemden çıkacaktır.

    Ancak, işbu "istiska" (yağmur isteme), "istişfa" (şefaat isteme), O'nunla (s.a.v.) ve bir başkasıyla tevessül, O'nun (ve ilgili diğer şahısların) hayatında olur.

    Şu anlamda ki, insanlar O'nun dua etmesini isterler, O da onlara dua eder. Yani onların "tevessülleri" O'nun duasıyla olur.

    "istişfaları" da, O'nun (s.a.v.) şefaatçi olmasını istemeleridir ki, "şefaat" de dua demektir.
    O'nun (s.a.v.) yanında veya O yokken, yahut da ölümünden sonra, O'nun zatıyla tevessül etmeye gelince, O'nun veya diğer peygamberlerden birinin zatıyla yemin etmek veya dualarıyla değil de zatlarıyla Allah'tan istemek de bunun gibidir - böyle bir şey, Sahabe ve Tâbiin'ce bilinen bir husus değildir.

    Aksine Ömer b. Hattâb (r.a.) ve Muâviye b. Ebî Süfyan (r.a.) ve onlarla beraber bulunan diğer sahabe ve sahabenin yolunda yürüyen tabiin, yıllar kurak gittiğinde, meselâ Hz. Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi, yaşayan (salih) insanlarla yağmur duasına çıkarlar, onlarla "tevessül" ve "istişfa'da" bulunurlardı.

    Onlar, böyle durumlarda ne Rasûlullah (s.a.v.)'in, ne de bir başkasının kabri başında "tevessül", "istişfa" (s.a.v.) ve "istiska" (yağmur isteme) yapmamışlardır. Bunun yerine, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yerine (bedel olarak) Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi (muhterem zevata) müracaat etmişler, hattâ dualarında Rasûlullah (s.a.v.)'e salât ve selâmda bulunmuşlar ve Ömer şöyle demiştir:

    - "Allahım! Huzuruna, Peygamberimizle tevessül ederek gelirdik ve bize yağmur verirdin. (Şimdi de), Peygamberimizin amcasıyla tevessül ederek sana geldik; bize yağmur ver."

    Onlar için Hz. Peygamber hayattayken yaptıkları meşru tevessül yapma imkânı kalmayınca, onun yerine böyle yapmışlardı. Yoksa onların, Hz. Peygamberin kabri başına giderek O'nunla tevessülde bulunmaları veya sahraya çıkarak yaptıkları dualarında Rasûlullah'ın canını (yüce mevkiini) ve buna benzer hususiyetlerini dile getirerek, yaratık adına Allah'a yemin etme ve bununla istekte bulunmayı içine alan sözlerle dua etmeleri:

    "Allah'ım! Peygamberinle ve Peygamberinin câhı ile senden istiyor ve sana karşı bununla yemin ediyoruz" demeleri ve bugün bazı insanların yaptıklarını yapmaları pekâlâ mümkündü.

    Bazı cahiller, Rasûlullah'tan şöyle bir hadis rivayet ederler:
    "Allah'tan bir şey isteyeceğinizde, benim câhım (Allah yanındaki yüce mevkiim) ile isteyiniz. Çünkü benim Allah yanındaki cahım pek büyüktür".

    Bu hadis uydurmadır.
    Hadis ehlinin güvendiği hiçbir kitabda olmadığı gibi, hadis âlimi hiçbir kimse tarafından da zikredilmemiştir.

    Gerçi, Hz. Peygamberin Allah yanındaki câhı (mevkii) bütün nebi ve rasullerinkinden büyüktür. Allah Subhanehû ve Teâlâ, Musa ve İsa (aleyhimesselâm)'ın, Allah katında saygın (vecih: muteber) olduklarını haber vermiş ve buyurmuştur ki:

    "Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah katında vecihti."( Ahzab 69)

    "Melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. İsmi Meryem oğlu İsa Mesih'tir. (O) dünya ve ahirette şanı yüce ve Allah'a yakın olacaklardandır." (3 ÂI-İ İmrân 45)

    Musa ve İsa (a.s.) Allah (c.c.) yanında saygın iki nebî olunca, öncekilerin ve sonrakilerin imrendikleri Makam-ı Mahmûd'un, Kevser'in ve kenarındaki kâseleri gökteki yıldızlar adedince, suyu sütten beyaz, baldan tatlı olan, bir içenin bir daha susamayacağı "havz"ın sahibi, Âdem neslinin efendisi Muhammed (s.a.v.)'in Allah katındaki itibarını artık düşünün!
    Kıyamet günü, Adem (a.s.)'in ve ulu'l-azm olan Nuh, İbrahim, Musa ve İsa'nın (Allahın salât ve selâmı hepsi üzerine olsun) geri durdukları bir sırada şefaatin gerçek sahibi ve gerçek ehli O'dur.
    O gün şefaat için öne çıkacak olan, "Liva"(sancak)'nın sahibi de O...
    Âdem (a.s.) ve diğerleri O'nun sancağı altındadırlar o gün!
    O, Âdem evlâdının efendisi ve Rab Teâlâ yanında herkesin en şereflisidir. Bir araya toplandıklarında peygamberlerin lideri (imamı), hepsinin sözcüsüdür. Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, büyük makam sahibidir O...
    Ancak... yaratığın yaratan yanındaki yeri, yaratığın diğer bir yaratık yanındaki yerine benzemez. Şöyle ki, hiçbir yaratık, O'nun (c.c.) izni olmaksızın şefaat edemez:

    "Göklerde ve yerde olan (herkesin her şeyin) tümü. Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir."
    "Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak da saymış bulunmaktadır." (Meryem 93-94)

    "Mesih (İsa), Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Yakın (mukarreb) melekler de... Kim Allah’a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, (Allah) onların hepsini huzurunda toplayacaktır."
    "İman edip salih amel işleyenlere gelince... Onlara ücretlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara kendi fazlından daha da arttıracaktır. (Allah’a kulluk etmekten) kaçınan ve büyüklük taslayanlara gelince... Onlara çok acı bir şekilde azab edecektir. Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır." (Nisa 172-173)

    Bir yaratık, bir başka yaratık yanında, berikinin izni olmadan şefaatçilik yapabilir; çünkü istenenin hasıl olması konusunda onunla ortak (musâvi) dir.
    Halbuki, Allah Teâlâ'nın ortağı yoktur. O (c. c.) buyurmuştur ki:

    "Müşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcın da değildir."
    "Allah katında O'nun izin verdiği kimseler dışında hiç kimse şefaat, aracılık edemez. Bu konuda izin bekleyenlerin yüreklerini ürperten korku yatıştırılınca biribirlerine "Rabb'iniz ne dedi?" diye sorarlar.
    Cevap verenler "O gerçeği söyledi, O yüce ve büyüktür" derler." (Sebe' 22-23)

    Peygamber (s.a.v.)'in, kabirlerin mescid haline getirilmesini yasakladığı, böyle yapanları lanetlediği, kendi kabrinin çok gidilip gelinen bir yer (id) haline getirilmesinden sakındırdığı konusunda epeyce hadis vardır. Çünkü, insanlar arasındaki şirk, ilk kez Nuh (a.s.)'ın kavmi içerisinde ortaya çıkmıştır.
    (Şeyhul İslam İbni Teymiyye’nin Mecmuul Fetava cilt 1. Şirk Ve Tevessul)
    Konu ABDULHAK tarafından (05-09-2009 Saat 05:25 ) değiştirilmiştir.


  5. #15
    Sade Üye
    Status : rambo isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Apr 2009
    Mesajlar : 164
    Kardeşine Dua Et : 0
    0 Mesajda 0 Dua Aldı

    Standart

    konu icerigi anlasılır sekilde teferruatlı olsada konuyu cemaat yada şahıslara indirgeyip örneklemek yanlış . Buda husumeti getirir sonrada kardeş kavgası

  6. #16
    ABDULHAK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Status : ABDULHAK isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jul 2008
    Mesajlar : 2,961
    Kardeşine Dua Et : 0
    104 Mesajda 135 Dua Aldı

    Standart

    Alıntı rambo Nickli Üyeden Alıntı [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]
    konu icerigi anlasılır sekilde teferruatlı olsada konuyu cemaat yada şahıslara indirgeyip örneklemek yanlış . Buda husumeti getirir sonrada kardeş kavgası
    Delilsiz yazımız var ise gösterin, kardeşlerinizi silelim.


  7. #17
    ba'sü ba'de'l-mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yeni Üye
    Status : ba'sü ba'de'l-mevt isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Apr 2009
    Mesajlar : 20
    Kardeşine Dua Et : 0
    0 Mesajda 0 Dua Aldı

    Standart

    rabbim razı olsun inşallah...

  8. #18
    Enfal.571 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Status : Enfal.571 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Dec 2007
    Bulunduğu yer : dünya denilen zindan
    Mesajlar : 2,776
    Kardeşine Dua Et : 151
    53 Mesajda 65 Dua Aldı

    Standart

    Allah(azze ve celle) razı olsun.

    benim bildigim delil olarak birde şu hadis sunuluyor:
    Âdem alayhisselem ağaçtan yedikten sonra: “Ey Allâh’ım, Muhammed hakkı için beni bağışla” diye dua etti… Bu hadisi İmam Hâkîm, Hz. Ömerden rivayet edip ,senedinin sahih olduğunu “El-Müstedrak” adlı kitabında açıklamıştır. Aynı hadisi İmam Beyhâki de rivayet etmiştir.



    kurban verdik bu davaya dirilmek icin,
    bir cocugun döktügü süt disleri gibi....





  9. #19
    ABDULHAK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Status : ABDULHAK isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jul 2008
    Mesajlar : 2,961
    Kardeşine Dua Et : 0
    104 Mesajda 135 Dua Aldı

    Standart

    Alıntı Enfal.571 Nickli Üyeden Alıntı [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]
    Allah(azze ve celle) razı olsun.

    benim bildigim delil olarak birde şu hadis sunuluyor:
    Âdem alayhisselem ağaçtan yedikten sonra: “Ey Allâh’ım, Muhammed hakkı için beni bağışla” diye dua etti… Bu hadisi İmam Hâkîm, Hz. Ömerden rivayet edip ,senedinin sahih olduğunu “El-Müstedrak” adlı kitabında açıklamıştır. Aynı hadisi İmam Beyhâki de rivayet etmiştir.


    Bu rivayetle ilgili daha önce açıklama yapmıştık , oradan aktarıyorum lütfen iyi inceleyiniz :


    Sen olmasaydın Ya Muhammed! evreni yaratmazdım’

    ( لما اقترف آدم الخطيئة؛ قال: يا رب! أسألك بحق محمد لما غفرت لي. فقال الله: يا آدم! وكيف عرفت محمدا، ولم أخلقه؟ قال يا رب! لما خلقتني بيدك، ونفخت في من روحك؛ رفعت رأسي، فرأيت على قوائم العرش مكتوبا: لا إله إلا الله محمد رسول الله، فعلمت أنك لم تضف إلى اسمك إلا أحب الخلق إليك. فقال الله: صدقت يا آدم! إنه لأحب الخلق إلي، ادعني بحقه، فقد غفرت لك، ولولا محمد ما خلقتك)


    ''Hz Adem günah işlediğinde şöyle dua etti:
    Ya Rabb! Muhammed'in hakkı için benim günahımı bağışlamanı diliyorum.
    Allahu Teala dedi ki: Ey Adem! Sen Muhammed'i nereden biliyorsun, ben onu daha yaratmadım.
    Adem: Ey Rabbim, Sen beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunları üzerinde 'Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah' yazılı olduğunu gördüm. Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin.
    Allahu Teala dediki: Doğru söylüyorsun ey Adem, o (Hz. Muhammed sav) benim en sevdiğim kulumdur. Sen Benden onun (Hz Muhammed sav) hakkı için istedin, Ben seni bağışladım. Muhammed olmasaydı Ben seni yaratmazdım''
    ( Hakim Müstedrek 2/615 Hz Ömer (ra)'dan merfu olarak ;İbn Asâkir (2/323), el-Beyhâki, Delâil’un-Nübuvve (5/488) )

    Uydurmadır.
    Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.
    Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir.

    Mizan'ul-İtidal'de bu hadis için ''batıl bir haberdir'' denilmektedir.

    Beyhaki Delail Nübüvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der.

    El-Elbani bu hadisi aktardıktan sonra '' Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (sav)'den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir.( Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir.


    Şeyhul İslam İbni Teymiyye (ra): ''Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem'in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır'' demektedir.


    El-Sagani uydurulmuş” dedi. ( El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7)
    Elbanide aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)
    El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir( el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214.)

    Şeyh Molla Aliyyul Kari ’Zayıftır ama anlamı doğrudur…” (Aliyyul Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68) der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:

    a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272)

    b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı
    ElBani derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım.
    (El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282)

    Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum :

    Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.v.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:
    ( Adem (a.s.) Hindistana iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasûlullâh (iki defa) deyip ezan okur. Adem şöyle der: «Muhammed de kim»? Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.)
    İbn Asâkir (1/323/2).

    Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Süleyman aynı şekilde bilinmemektedir.
    Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.
    Menfaatları için birbirinden habersizce Panik halinde hadis peydahlayanların düştüğü bu trajikomik durum tam ibretlik !


    RASULULLAH'I KURUTAN SÖZLER
    - UYDURMA HADİSLER -

    [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]


  10. #20
    Sade Üye
    Status : ferdiosman isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Dec 2009
    Mesajlar : 186
    Kardeşine Dua Et : 52
    28 Mesajda 32 Dua Aldı

    Standart

    Kime benden bir söz ulaşır da onu yalanlarsa o üç kişiyi yalanlamıştır: Allâh celle celâlühû’yu, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve o haberi vereni. [(Taberânî, el-Evsât ve İbnü ‘Asâkir, Câbir radıyallâhu anhu’dan), Kenzü’l-Um mâl:1/209, H:1047]


    Subhanallah!!!!!! Burdaki yazıları okuyunca Tüylerim diken diken oldu hatta yukarıda Cumhura muhalif ölüler işitmez diyenler biler var .Bunu söylese söylese Albani söyler.O ibni Teymiyye ye ve İbni Kayyıma bile bu konuda karşı çıkar.

    Yapmayın yazıktır,Günahtır,Şu hadise de o kadar Hadis hafızı sahih derken Uydurma nasıl yaparsınız.

    Hz. Ömer Radıyallâhu Anhu Hadîsi (Hüseyin Avni'den alınmıştır).
    ---------------------------------------------

    (Âdem aleyhisselâm, hatâ işlediğinde şöyle dedi: Ey Rabbim! Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hakkı ile (onun hürmetine), senden, beni affetmeni istiyorum…. (Allah da şöyle buyurdu Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olmasaydı seni yaratmazdım.)[
    54]

    İmâm Sübkî[55] ve Kastallânî,[56] şu hadîsin sahîh olduğu kanâatindedirler. Süyûtî,[57] hadîsin bazı tariklerinin zayıf olduğunu söylediyse de, hadîsin aslının bazı şâhid ve mütâbi’lerle Sahîh Liğayrihî olduğu kanaatine varmıştır.[58] Kezâ Zürkânî de rivâyeti Sahîh kabûl etmişdir.[59]

    Bu hadîsten, sâlih birisi ile O doğmadan evvel tevessül edilebileceği anlaşılıyor.

    Hadîsin Senedinin Tahlîli ve Elbânî’nin Hadîsle Alâkalı Olarak Söyledikleri

    ---------------------------------------------

    Elbânî, ilmî sefâlet ve rezillikler çöplüğü olan ve buna ilâve olarak da, berbat bir tercümesiyle şu perişanlığı kat kat artan Tevessül isimli kitâbında, şöyle dedi: Zehebî şöyle diyor: Bana göre bu isnâd zayıftır. Abdurrahman’
    ın bulunması hayret vericidir.[60] Abdurrahman İbn-i Eslem el-Fiherî ise, bunun kim olduğunu bilmiyorum. Ben (Elbânî) de diyorum ki, El-Hâkim, el-Müstedrek’de kendi kendine çelişkiye düşmüştür. Zîrâ, 3/332’de adı geçen Abdurrahman’dan rivâyeten başka bir hadîsi sahîh görmediği hâlde bunu rivâyet etmiştir. Ayrıca, (Hâkim), Buhârî ve Müslim’in Abdurrahman İbnü Zeyd’i hüccet olarak kabûl etmediklerini de söyler.

    Bana göre[61] ez-Zehebî el-Mîzân’da bu el-Fiherî’ye yer vererek ona hadîs isnâd ettikten sonra bunun batıl bir haber olduğunu söyler. İbnü Hacer de el-Isâbede (3/360) aynısını söylüyor ve ilâveten el-Fiheri hakkında şöyle diyor: Emsali olduğundan, muhtemelen bu ondan önceki kişi olabilir. Bildiğim kadarıyla ondan önceki kişi, Abdullah İbnü Müslim İbni Rüşeyd’dir. İbnü Hacer diyor ki; İbnü Hibbân O’nu zikretti. Hadîs uydurmakla ithâm edilmekte olup, hadîsleri Leys, Mâlik ve İbnu Lehîa’ya yüklemektedir.[62] Onun Hadîs kitâbı yoktur.[63] Sanki varmış gibi İbnü Halbe’den bir nüsha rivâyet eden de işte odur.

    Ben (Elbânî) de diyorum ki;[64] Bu hadîsi et-Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağir’de (sh.207) şu şekilde rivâyet etmiştir: Muhammed b. Davud b. Eslem es-Sadefi el-Mesci, Ahmed b. Said el-Medenî, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’ den rivâyet eder. Bu sened biraz karanlıktır. Zîrâ Abdurrahman’ın dışında hiçbiri tanınmıyor. İbn Hacer ve el-Heysemî de buna işaret etmişlerdir. Zîrâ Mecmau’z-Zevâid’de (c.8 sh. 253), ‘et-Taberani, el-Evsat ve es-Sağir’de bu hadîsi rivâyet etmişlerdir. Senedinde tanımadığım râvîler vardır dedi. (Elbânî'nin sözü bitti.)

    Hâsılı, Elbânî’nin fuzûlî uzatmaları sürüb gitmekte; nihâyet O, bu rivâyeti, dört noktadan hareketle uydurma olarak göstermeye çalışmıştır:

    (Bir): Senedinde, Abdurrahman İbnü Zeyd İbni Eslem, bulunduğu,

    (İki): Abdullah İbnü Muslim el-Fihrî’nin uydurma rivâyetleri olan râvîlerden olduğu,

    (Üç): Değişik yollarında, Merfû'’ mu, yoksa Mevkûf mu olduğunda ıztırâb[65] bulunduğu,

    (Dört): Kur'ân’a ters olduğu, iddiâları…

    Şu dört şübhe ve vesvese karşısında اعوذ بالله من الشيطان الرجيم diyerek,

    Deriz ki,

    ((Bir)): Bu rivâyet, Kurân’a değil, O’nu anlayabilecek ilim, akıl, idrâk ve hidâyetten mahrûm olan mantar kafalara ters gelmiş olabilir. Bu ise mü’minlerce mühim değildir. Oysa, imâmları İbnü Teymiyye hadîs’i[66] uydurma i'lân etse de, ma'nâsının, bir takım âyetler istikâmetinde bazı yönleriyle doğru olabileceğini söylüyor.[67]

    Eh, boynuz kulağı geçer derler ya...

    Bid’atçı câhil Elbânî kitâbında,[68] Bu hadîsin zımnen, Âdem aleyhisselâm’ın, Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem ile tevessül ettiği için affedildiği fikrini verdiğini, oysa, Allah celle celâlühû’nun âyette buyurduğuna ve Hâkim’in, Müstedrek’te (3/546) İbni Abbas'dan yaptığı sahîh bir rivâyete göre bunun tevbe ile olduğunun bildirildiğini uzun uzun anlattıktan sonra, Şu tevessül hadîsinin Kur'ân’a ters, dolayısıyla da bâtıl olduğuna hamd ediyor. Câhilliğin ve geri zekâlılığın gözü kör olsun. Günahlar, elbette tevbe ile de affedildiler. Allah celle celâlühû isteseydi, onları tevbesiz de affederdi. Nitekim -hâşâ- küfre girmemişlerdi. Ancak, Hâfız Muhaddis İmâm Cezerî’nin el-Hısnu’l-Hasîn’inde de dediği gibi, düânın âdâbından biri de tevessüldür.[69] Âdem aleyhisselâm da bu edebe bürünerek tevbe ve düâ etti. Ortada ne çelişki var?.. Görünen o ki, rahatsızlık, birilerince Şer’î bir edebe riâyet etmekten kaynaklanıyor. Edebsizlik diz boyu değil, kulaklara kadar gelmiş.… Tevessül etmeden tevbe etseydi affedilmeyecekti diyen mi vardı?.… Olmadığına göre…

    Üstelik, günah sebebiyle yapılan Tevessül, ne maksadla yapılıyor? Elbette affedilmek maksadıyla. Öyleyse yapılan, dolayısıyla bir tevbedir ve tevessül ameli, şu tevbe için atılan bir ön adım olup onun âdâbındandır.

    ((İki)): Merfûluk[70] ile Mevkûfluk[71] arasında her zaman çelişki olmayabilir. Olabilir ki, Sahâbî onu bazen Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözü olarak aktarmıştır; bazen da, iktibas veya Telmîh[72] yoluyla kendi sözü olarak söylemiştir. Bir çok sahîh hadîste bunun misâli vardır.

    Bir de, böyle bir ğaybla alâkalı mevkûf rivâyet, Hadîs Usûlculerine ve diğer âlimlere göre söz birliği ile Hükmen Merfû’dur. Dolayısıyle ortada kesinlikle bir çelişki yoktur.

    ((Üç)): Abdullah İbnü Muslim el-Fihrî’nin, uydurmacı bir râvî olduğunu kimse söylemedi. Elbânî, yalan söylüyor. Zehebî, kim olduğunu bilmiyormuş. Bu kadarı doğru; gerisi yalan. Zehebî’nin bilmemesi, her zaman ve bilhassa başkası bildiği zaman zarar etmez. Başkası biliyor ya. Bu yeter… Bu zât, bilinen birisidir. Beyhekî’nin, Delâil’indeki isnâdda, İbnü İshâk İbni Râhûye, O’ndan Mısır’da rivâyet ettiğini ve O’nun Ebû Ubeyde İbnü Cerrâh’ın tâifesinden olduğunu haber verdi. Bu, az da olsa O'nu bir tanıtmadır. (Üstelik O, bunu rivâyet etmekte yalnız kalmamıştır.)

    Bu râvîye Abdurrahman’dan rivâyetinde, Taberânî’nin es-Sağîr’in-de ve Âcürrî’nin eş-Şerîa’sında mütâbi’ler vardır. Beyhekî, Delâil’inde uyduruk rivâyet koymamayı bir esas olarak tutmuştur ve hadîs’in isnâdını Abdullah’la değil de Abdurrahman'la zayıf kabûl etmiştir. Bu da O’nun Abdullah’ı uydurmacı veya zayıf kabûl etmediğini göstermektedir.[73]

    ((Dört)): İbnü Hacer ne bu râvî, ne de bir önceki kendi tabakasından olan, Abdullah İbnü Müslim İbni Rüşeyd hakkında kınama yollu hiç bir söz etmemiştir. Elbânî O'na iftirâ ediyor. O, (el-İsâbe’de değil de,) Lisânu’l-Mîzân’da(3/360), Zehebî’nin dediklerini naklediyor. Sadece, Fihrî için, Bunun, önceki, Abdullah İbnü Müslim İbni Rüşeyd olmasını uzak bir ihtimâl görmüyorum. Çünki onun tabakasındandır, Abdullah İbnü Müslim İbni Ruşeyd için de, Zehebî’nin İbnü Hibbân’dan yaptığı nakil akabinde (انتهي )intehâ/bitti dedikten sonra İbnü Hibbân’ın sözünün kalan kısmını ilâve etti ve kendinden olarak sadece Hatîb, Abdullah’ın babasını şeddelemekle (Müsellem şeklinde), dedesini de tasğîrle (Rüşeyd şeklinde) harekeledi, ifâdelerini kullandı. Elbânî, Lisân’daki(انتهي) intehâ/bitti sözünün öncesinin, Zehebî’ye sonrasının da İbnü Hacer’e âid olduğunu[74] bilmiyorsa, kötü; zavallı bir câhil. Biliyorsa, daha kötü; hâin.

    Tercüme maskaralık ve gülünçlükleri de işin cabası…

    ((Beş)): Bir de, Zehebî’nin bilmemesi ile İbnü Hacer’in zayıf ihtimâli ne zamandan beri kesin ilim oldu? Nasıl oldu da, bilmeme ve ihtimâl, İbnü Hibbân’a göre, hakkında açıklamalı cerh olmayan râvîlerde asıl olan güvenilirliktir[75] temel esasından ağır geldi.

    ((Altı)): Bir de, Hâkim, Beyhekî ve Sübkî’nin ifâdelerinden el-Fihrî’nin onlara göre sika/güvenilir olduğu anlaşılıyor. Zîra, tenkîd yerinde susmak bunu ifâde eder.

    Buna ne demeli?.. Uçtuysa bile keçidir mi diyeceksiniz?..

    ((Yedi)): Abdurrahman İbnü Zeyd İbni Eslem üzerindeki şamatalara gelince… Bu zât hakkında söylenenlerden bazıları: “Kardeşi ondan daha güvenilirdir”, “Zayıftır”, “Bir şey değildir”, فيه ضعف “Fîhi da'fun/Onda biraz zayıflık vardır”, [76] “İşi ibâdet ve riyâzettir”,[77] “Hadîsde zayıftır”, “Hadîsde kuvvetli değildir; kendinde sâlih, hadîsde de zayıftır. İbn-i Ebî’r-Ricâl’den iyidir”, “Babasından uydurma rivâyetler haber verdi”, “Ne dediğini bilmiyor”, “Zayıflığı, haberi uydurma yapacak mertebede değildir”, (Sübkî), “Hasen hadîsleri vardır”, “Âlimlerin ilim aldığı kimselerdendir. Bazıları onu sadûk buldular. Hadîsi yazılanlardandır” (İbn- Adiyy),

    “Güvehilir kabûl edilmiştir” (Münzirî.)[78] “Buhârî ve Müslim’in şartında değildir” (Hâkim), “(Bulunduğu isnâd için ) sahîhtir” (Hâkim)

    Kevserî şöyle diyor: Abdurrahmân İbnü Zeyd’i, Mâlik zayıf kabûl etti ve bu hükümde diğer bir takım kimseler O'na tâbi' oldular. Ancak O (İbnü Zeyd), yalanla ithâm edilmemiştir. Aksine, yanılmakla ithâm edilmiştir. O'nun gibi birinin rivâyetleri elenir, bazıları seçilir. Hâkim de, bu rivâyetin Mâlik'in kabûl ettiği rivâyetlerden olduğunu görünce, böyle yaptı.

    ((Sekiz)): İmâm Mâlik bu rivâyeti kabûl etmiştir: İbnü Humeyd, Mâlik’den, (Kendisine Kıbleye dönüb de mi düâ edeyim, yoksa yüzümü Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e mi çevireyim diye soran Halîfe) Ebû Ca’fer’e, Niye Ondan yüzünü çevireceksin, O, senin ve baban Âdem aleyhisselâm’ın vesîlesidir dediğini rivâyet etmiştir. İmâm Mâlik, (Abdurrahman’dan gelen) haberin doğruluğunu kabûl ettikten ve O'nu delîl olarak ileri sürdükten sonra, Abdurrahman'dan (şu rivâyette) yanılma ve zabt azlığı töhmeti kalkar. Ki, bununla O'nu ithâm edenler, sadece Mâlik’e uyuyorlardı, O'na dayanıyorlardı. Abdurrahman İbnü Zeyd, her haberi reddedilecek kimselerden değildir.

    ((Dokuz)): İşte size, Şâfiî… El-Ümm’de ve Müsned’inde Allah’ın dîni(nin mes’eleler)inde O'nun bazı hadîslerini delîl getirmektedir.[79] Bu sebeble, bu hadîsi Sahîh kabül etmesinde, Hâkim kınanamaz. Aksine, doğru olan, bu(isnâdı Sahîhtir hükmü)dur. Ancak, Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’in fazîletlerini işittiğinde göğsü daralanlara göre doğru olmayabilir.

    ((On)): (Süâl): Peki, İmâm Mâlik’in Abdu’r-Rahmân İbnü Zeyd’in şu rivâyetini delîl kabûl ettiğine dâir haberin isnâdı sahîh midir?

    (Cevâb): İmâm Mâlik’in, Şifâ’daki rivâyeti: (Kâdî İyâd, bu haberi, Şifâ-i Şerîf’de, Kâdî Ebû Abdirrahmân el-Eş’arî, Ebû’l-Kâsim Ahmed b. Bakıyy el-Hâkim ve bir çoklarından, (Onlar) İbnü Dilhâs’dan. (O), Ebu’l-Hasen Ali b. Fihr’den, (O), Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Ferec’den, (O), Ebû’l-Hasen Abdullah b. Müntâb’dan, (O), Ya’kûb b. İshâk b. Ebî İsrâîl’den (O), İbnü Humeyd’den (O da), Mâlik’den rivâyet etti.)

    Mâlik’in, Ebû Câfer’e soylediği zikri geçen sözüne gelince… O, Kâdî İyâd’ın Şifâ’da güzel bir senedle yaptığı rivâyettir. Seneddeki İbnü Humeyd, Tekıyy es-Sübkî’nin zannının aksine, ağır gelen görüşde Muhammed İbnü Humeyd er-Râzî’dir. Lâkin, şu Râzî’nin hâli, Şems İbnü Abdi’l-Hâdîn’in tasvîr etmek istediği gibi de değildir. Öyle ki, hakkında/aleyhinde konuşan herkesin sözlerini topladı, onu övenlerin sözlerini ise ihmâl etti. (Yani ilmî hainlik yaptı.)

    Bu Muhammed İbnü Humeyd’den Ebû Dâvud, Tirmizî, İbnü Mâce, Ahmed b. Hanbel ve Yahyâ İbnü Maîn rivâyet yapmışlardır. İbnü Ebî Hayseme şöyle dedi: İbnü Maîn’e bu kişi hakkında sorulduğunda, sikadır, zararsızdır, Râzî zekîdir dedi. Ahmed İbnü Hanbel şöyle dedi: Muhammed İbnü Humeyd var olduğu müddetçe Rey beldesinde ilim devâm edecektir.[80] Sâğânî ve Zühelî onu övenlerdendir. Halîlî, el-İrşâd’da, hâfız ve bu işi bilen biriydi, Ahmed İbnü Hanbel ve Yahyâ ondan râzı oldu, dedi. Buhârî, hakkında iyi düşünülmeli, dedi.

    Böylesi birisi, böyle bir haberde ithâm edilmez…

    Ya’kûb İbnü İshâk’da bir beis yoktur/zararsız biridir. Nitekim Hatîb, Târîh’inde böyle dedi. Ebu’l-Hasen Abdullah İbnü Müntâb, Kâdî İsmail’in en büyük talebelerindendir. Bu İbn-i Müntâb’ı, Muktedir, üç yüz senesi civarlarında Medine-i Münevvere kadılığına getirmişti. O zamanda ilim sâhiblerinden ileri gelen sağlam kişilerden başkası Medine-i Münevvere kadılığına getirilmezdi. İsminde bir çokları yanlışa düşmüştür. Talebesi Muhammed İbnü Ahmed İbnü Ferec’i, Sem’ânî, Ensâb(isimli kitâbın)da Cezâirî’yi anlatırken güvenilir bulmuş ve İbnü’l-Esîr, Lübâb’da Onu tasdîk etmiştir. Ebû’l-Hasen (İbn-i Alî) el-Fihr[81] güvenilir ve sağlam kimselerden olub, Zehebî’nin 'İberinde tanıtılmıştır. İbnü Dilhâs, İbnü Abdi’l-Berr’in şeyhlerinin sağlamlarındandır ve İbnü Büşküvâl’ın Sıle(isimli eserin)de tanıtılmıştır. Bu kitâb Madrid'de basılmıştır….[82]

    İbnü Abdi’l-Hâdî bu haberi kabûl etmekten kaçınmaktadır. Çünki O, çaresiz, şeyhi(İbn-i Teymiyye)nin yanlışlıklarına dokunmaktadır. İbnü Müntâb bu haberi rivâyet etmekle, şeyhi Kâdî İsmâil’in, el-Mebsût’undaki, İbn-i Vehb’in Mâlik’den yaptığı rivâyete zıd olarak yaptığı rivâyeti reddetmesini murâd etti. İsmâîl Iraklı âlimlerdendir. Mısır’lı ve Medîne’li âlimler Mâlik’in me'elelerini (söz ve ictihâdlarını) Ondan daha iyi bilirler. Ütelik İsmâîl, (Mâlik’den) zikrettiğini Mâlike isnâd etmedi, irsâl etti.[83] Lâkin bu, İbnü Abdi’l-Hâdî’nin nefsinin arzusuna uyduğundan, bunu, İbnü Müntâb’ın rivâyetinin aksine, senedini araştırıb sormadan kabûl etmektedir. Fikrince senedini anmaya ihtiyac bırakmayacak ölçüde (İsmâil’i) aşırı bir şekilde medhetmek-tedir. Dâvûd el-Isfehânî’nin Onun hakkında soylediğini sanki görmedi…[84] (Kevserî’nin, Mahku’t-Tekavvül’ünden kısaltılarak aktarılan sözü bitti.)

    Hâfız Muhaddis Hafâcî, şöyle demektedir: Bu haberde, Ziyâret esnasında, düâ ederken kabr-i şerîf’e dönmek (Şerîat’ça) kötü görülen bir iştir. Hiç bir âlim bunu dememiştir. Ancak Mâlik’e atılmış bir iftirâda rivâyet edilmiştir diyen İbn-i Teymiyye’ye karşı bir cevâb vardır. Mâlik’e iftirâ sözü ile İyâd’ın bu rivâyetini kasdediyor.[85] Allah Kâdî İyâd’ın hayrını bol etsin, bu hikâyeyi Sahîh bir senedle rivâyet etmiştir ve bunu hocalarının sikalarının (sağlam ve güvenilirlerinin) bir çoğundan aldığını söylemiştir. İbn-i Teymiyye’nin, bu katıksız yalan ve gelişi güzel söylenmiş bir sözdür deyişi bâtıl sözlerindendir. Rivâyet edilmemiştir ve nakledilmemiştir sözü de bâtıldır. Zîrâ bu (kabr-i şerîfe dönerek düâ etmek), Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbn-i Hanbel’in mezhebidir… İmâmlarımızdan Sürûcî’nin de anlattığı gibi, Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh’den, ziyârette kabre dönüleceği, sonra da kıbleye dönülüb düâ edileceği rivâyet edildi.[86] (Hafâcî'nin sözü bitti.)

    Lâkin, İbnü Hümâm’ın da dediği gibi, bu görüşün Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh’e nisbet edilmesi yanlıştır. O, bizzât kendisi Müsned’inde kabr-i şerîfe dönülerek düâ edileceğini İbnü Ömer radıyallâhu anhumâ'dan yaptığı, (Nebî sallallâhu aleyhi ve selemin kabrine kıble tarafından gelib sırtını kıbleye çevirib yüzünle kabre dönmen ve esselâmu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetüllahi ve berekâtühû demen, Sünnet'tendir) şeklindeki rivâyetle ortaya koymuştur.[87] Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh, bunu Nâfi’den, O da İbnü Ömer’in kendisinden rivâyet etmiştir.[88]

    Görüldüğü gibi, isnâd Sahîhdir. Zîrâ, Nâfi’ İbnü Ömer radıyallâhu anhumâ’nın kölesi olub Ondan ve başka Sahâbîlerden hadîs rivâyet etmiş olan son derece sağlam bir râvîdir., Ondan Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh, Mâlik ve diğerleri rivâyetler yapmışlardır. Hicrî 117’de ölmüştür.
    ---------------------------------------------
    Elbânî İle Kör Taklîdçilerinin Câhillik ve Hâinliklerinden Bir Kısmı

    ---------------------------------------------


    ((On Bir)): Câhillik ve Hâinliklerden Bir Kısmı:

    (Bir Uydurmacı olma ayıbını O’na hiçbir imâm yakıştırmamasına rağmen, Elbânî bunu kendi kesesinden ilâve etmiştir.

    (İki Babasından uydurma rivâyet haber verdi, demek, hadîs uyduran biridir, demek değildir. ودع عليه Vedaa aleyhi/falancıya yalan iftirâ etti ile, ( روي عنه الموضوعات )/revâ anhu’l- mevdûât/”falancıdan uydurma rivâyetleri nakletti”, sözleri arasında ilim adamlarınca mühim fark vardır; Birincisinde, uydurmacı’lık ve yalancılık, ikincide ise, dikkatsizlik ve gaflet vardır. Muhaddisimiz(!)[89] ya bu farkı göremedi, veya gördü de kasıdlı olarak gizledi. Birinci ihtimâl kötü; ikincisi ise daha kötü…

    Kaldı ki, her uydurmadır denilen rivâyet, bakalım hakîkaten uydurma mıdır? Nice uydurma olduğu zannedilen rivâyetler vardır ki, onlar muhakkık muhaddislerce uydurma değildir. Hattâ bazen Sahîhdir. Nitekim, bir hadîsin uydurma olduğuna, tenkîdçiye göre, kimi zaman Kur'ân hükmüne, veya sahîh ve sâbit bir sünnet'e uymadığı zannıyla hükmedilir. Bu zann ve ictihâdda dahî bazen yanılma bulunabilir. O hâlde, hüküm verebilmek için bu uydurma olduğu iddiâ edilen rivâyetleri görmek ve göstermek lâzımdır. Oysa bu yapılmamıştır. Dolayısıyla, iddiânın ayakları yere basamamaktadır.

    (Üç Bir çoklarının, (فيه ضعف ) fîhi da'fun/onda biraz zayıflık vardır şeklindeki sözlerini görmezden gelerek, sadece cidden zayıftır diyen bir kişinin sözüne sarılmak ilim hainliğidir. Burada işte bu yapılıyor.

    (Dört Zabıttaki az zayıflık, rivâyeti en çok Hasen mertebesine düşürür, Uydurma yapmaz.

    (Beş Ahmed İbnü Hanbel, O’nda bir yanda zayıflık görürken, öte yanda Müsned'inde O’ndan hadîs rivâyet ediyor ve bu rivâyete i'tirâz etmiyor. Böyle bir tavır, bu rivâyetin, İbnü Teymiyye'ye göre, ağırlıklı kanaatte Ahmed'in mezhebi olmasını gerektirir. [90]

    (Altı İbnü Adiyy’in, Hasen rivâyetleri vardır, bazıları O’nu doğru bulmuşlardır. Hadîsi yazılanlardandır.. demesi hiç hesapta yok.. İlim insafı nerede kaldı?

    (Yedi İmâm Şafiî, Müsned’inde[91] ahkâm mevzûunda O’nun rivâyetini delîl olarak ileri sürüyor. Bu, O’nu Şâfiî tarafından güvenilir bulmak değil midir? Bilenler bilir ki, Müctehidin bir rivâyeti delîl getirmesi bir çok usulcüye göre onu sağlam kabûl etmesi demektir. İmâm Şâfiî'nin şeyhini tanıyamaması, O'nun, hadîsi işe yaramaz birisi olduğunu bilememesi ne ölçüde mümkindir?

    (Sekiz Hâkim’in Buhârî ve Müslim’in Abdurrahman’ı hüccet kabûl etmediklerini söylemesi, O’nu mutlaka zayıf kabûl etmesi demek değildir. Hâkim, Müstedrek’inde rivâyet edeceğini soylediği sahîh hadîslerin, sadece Buhârî ve Müslim’in, veya Buhârînin, yahud Müslim’in şartlarına uyan sahîhler olacağını vaad etmemişti ki, onların şartlarına göre olmayan rivâyeti yapmakla kendisiyle çelişmiş olsun. O, Müstedrek’e Buhârî ve Müslim'den başkalarının ve kendinin ölçülerine göre Sahîh olan rivâyetleri de aldı. [92]

    (Dokuz Keza, şeyhlerinin bu haberi ancak (içinde Abdurrahman’ın bulunduğu) bu isnâdla rivâyet ettiklerini soylemesi, her hâl ü kârda Abdurrahman’ı ve rivâyeti zayıf gördüğü ma'nâsına da gelmez. Sahîhliğin en üstünden en aşağısına kadar çok mertebeleri olduğuna göre, belki, daha güçlü bir isnâd bulsaydım daha da iyi olurdu ama, burada bu kadar sahîh olanı bulabildim demek istemiştir. Bu sözden, karîne bulunmadıkça zayıflık çok zor anlaşılır. Hattâ aksine bir karîne bulunduğundan bu sözden hiçbir şekilde zayıflık anlaşılmaz. Nasıl böyle olmasın ki, kendisi şu tevessül hadîsi için isnâdı sahîhtir sözünü açıkça söylüyor.

    (On Hâkim’in şu isnâd için, sahîhtir demesi, büyük bir ihtimâlle Abdurrahman’ı kendi ictihâdınca güvenilir kabûl etmesi demek değil midir?

    (On Bir Bir muhaddis ve müctehid olan Sübkî’nin şu rivâyet için sahîhtir demesi, O’na, Şeyhu’l-İslâm diyen talebesi Zehebî’nin uydurmadır demesinden daha mı zayıftır? Ne bu yobazlık, Allah aşkına?!..

    (On İki Güvenilir diyenler, bunu, bilgi ve ictihâdlarınca dedikleri gibi, zayıftır diyenler dahî, bu sözlerini vahye dayanarak değil de bilgi, kanâat ve ictihâdları îcâbı söylemektedirler.

    (On Üç Bütün bunlar, hâricteki karineler/alâmet, işaret ve ip uçları hesaba katılmadığı taktirdedir. Onlar hesaba katılırsa rivâyetin Sahîhliği ağırlık kazanır; hattâ kesinleşir.

    ---------------------------------------------
    Bu Rivâyetin Şâhidleri Var mıdır?
    ---------------------------------------------


    (On Dört Üstelik bu rivâyetin şâhidleri de vardır: Âdem aleyhisselâm’ın tevessülü ile alâkalı bu rivâyeti pekiştiren ona Mütâbi’[93] ve Şâhid[94] olan başka rivâyetler de vardır: Hâfız Ğumârî bunlardan üç tanesini er-Reddü’l-Muhkem isimli kitâbına almıştır:[95](Birincisi), İbnü’l-Münzir’in, Tefsîr’inde, (İkincisi), İbnü’l-Cevzî’nin el-Vefâ’sında, (Üçüncüsü) de Âcürrî’nin eş-Şerîa’sında yaptıkları rivâyetlerdir. Ğumârî, İbnü’l-Cevzî’nin rivâyetinin isnâdının kuvvetli olduğunu ifâde ettikten sonra, sahîfenin dibinde bu sahîh hükmünü İbnü Hacer’in Fethu’l-Bârî’de ve başkalarının (da başka yerde) söylediğini yazdı.[96] İbnü Teymiyye de Fetâvâ’sında, İbnü’l-Cevzî’nin bu babdaki rivâyeti ile Ebû Nüaym’ın rivâyetlerini aldıktan sonra, Bu ikisi, sahîh hadîslerin tefsîri gibidir demiştir.[97] Tevessül inkârcılarının Şeyhu’l-İslâm(!)larının uydurma rivâyetleri her hâlde sahîh hadîslerin tefsîri kabûl etmemesi lâzımdı; ama kabûl etmiş; biz ne yapalım?

    Ey âdem!.. O (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem), olmasaydı, seni yaratmazdım, sözünü, Hâkim Müstedrek’te, Ali İbnü Hamşâz el-Adl, Hârûn İbnü Abbas el-Hâşimî, Cendel b. Vâlik, Amr İbnü Evs el-Ensârî, Sâîd İbnü Ebî Arûbe, Katâde ve Saîd İbnü Müseyyeb yoluyla Abdullah İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ'dan,

    Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olmayaydı, Âdem’i yaratmazdım, O, olmasaydı Cenneti ve Cehennemi yaratmazdım şeklinde de rivâyet etmiş ve, isnâdı sahîhtir demiştir. Zehebî, bunun, Saîd İbnü Müseyyeb'e iftirâ edildiğini zannediyormuş. Dayanağı olmayan bir zann… Boş ve kıymetsiz bir lâf…

    Bunu, İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan, (zayıf bile olsa) bir başka yolla, Deylemî de rivâyet etmiştir.[98]

    Hâsılı hadîs Sahîhdir; câhillerin sözüne bakılıp Allah celle celâlühû’yu, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i, râvîleri ve muhaddisleri yalanlama talihsizliğine düşülmesin…[99] D'p not|
    [54] [Hâkim El-Mustedrek, (2/615) Hâkim, bu Sahîhdir, dedi. Taberâni, Beyhekî, Ebû Nüaym.], Mefâhîm:119-120
    Zehebî el-Müstedrek Telhîsinde Hâkim'e itiraz edip haberin uydurma olduğunu söylediyse de, Sübkî, Kastallânî, Süyûtî, Zürqânî ve Kevserî gibi bir çok hadîs hâfızı ve muhaddisin şehadeti ile Hâkim’in haklı, Zehebî’nin ise haksız olduğunu ortaya çıkıyor. Nitekim metinde gelecektir.
    [55] Şifau's-Sıkam:134-135
    [56] [Mevâhib. Sahîhtir. Birçok yerde. Sonuncusu: 2/392 (Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye baskısı)], Mefâhîm, Tâ'lîk'i:120
    [57] [El-Hasâisü'l-Kübrâ(da Hâkimden nakledilerek) Sahîhtir.], Mefâhîm, Tâ'lîk'i:120
    [58] Mefâhîm, Tâ'lîk'i:121-122
    [59] [Şerhu'l-Mevâhib, Sahîhtir. 8/314], Mefâhîm, Tâ'lîk'i:120
    [60]
    واهنVâhin kelimesi, وهي vehâ fiilinin ism-i fâil’i olub zayıf demektir. Görüldüğü gibi burada, Türkçedeki vâh kelimesinin ma'nâsına uzaklardan biraz yakın olan hayret verici diye çevrilmiş. Saçmalarla dolu kitabın saçma bir tercümesi..
    [61] Bir kaynaktan bir hüküm aktarılıyorsa, bu bir nakildir ve bana göre ibâresiyle ıfâde edilmez. Zîrâ bana göre ibâresi kanâat bildirir. Oysa, naklin kanaat ile alâkası yoktur. Sırf ben diyebilmiş olabilmek için işlenen tipik bir maskaralık.
    [62] Ne demekse… Belki de onlara yalan isnâd ediyor denilmek isteniyor.
    [63]Yaptığı rivâyetleri yazılı olarak elinde mevcûd değildir şeklinde çevrilecek cümle O'nun hadîs kitabı yoktur şekilde tercüme edilmiş!..
    [64] Adam olmuş da adamların meclisinde konuşuyor(!) Mine'l-ğerâib….
    [65] Çelişiklik derecesinde farklılık arzeden görüşler.
    [66] Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olmasaydı seni yaratmazdım sözünün
    [67] [El-Fetâvâ, 11/96], Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî, Mefâhîm:123-124
    [68] Et-Tevessül ve Envâ’uhû (Tercüme):160
    [69] İmâm Cezeri: Hısnu’l-Hasîn (Hazînetü’l-Esrâr Kenârı):14
    [70] Haberin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e dayandırılması
    [71] Bir Sahâbî sozü oluşu
    [72] Kelâmın Fehvâsında bir kıssa veya şiire açıkça zikretmeksizin işâret edilmesidir (Seyyid Şerîf, Tâ’rîfât: et-Telmîh maddesi)
    [73] Ğumârî, er-Reddü’l-Muhkem:137-140'den faydalanılarak.
    [74] Nitekim İbnü Hacer Lisânü'l-Mîzân'ının başında hulâsa olarak şöyle diyor: Mîzân’ı kısalttım. Ona bir çok ilâve de yaptım. İlâvelerimin öncesinde veya üstünde (z-ziyâde) harfini alâmet olarak koydum. Şeyhimizi ilâveleri için de (Zel harfini alâmet olarak koydum. Bir tercümede (Zehebî’nin) kelâmına ilâve yaptığımda sözünü (intehâ/bitti) ifâdesiyle tamamladım. Ondan sonrası benim sözümdür. (Lisânü’l-Mîzân:1/4)
    [75] Geniş bilgi için, İmâm Leknevî’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl’ine, Süyûtî’nin Tedrîb’i ve Sehâvî’nin Fethu’l-Muğîs’inden yap tığı nakiller ile Ebû Ğudde’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl üzerine yazdığı Tâ’lîkatına bakınız: 206,207,208
    [76] Şu bir hafîf cerh sîğasıdır.
    [77] Anlaşılan o ki, O’nun asıl kusûru budur.
    [78] Ğumârî, Er-Reddü’l-Muhkem:132
    [79] Müsned-i Şafiî:2/173, H:607
    [80] O’na göre ilim şübhesiz ki, hadîs ve fıkhu’l-hadîs ilmi demektir.
    [81] İmâm Kevserî, el-Fihrî şeklinde yazmış veya matbaa hatâsı var. Düzeltme Şifâ’dan ve şerhlerinden yapıldı. Allahu a’lem.
    [82] İmâm Kevserî, İyâd’ın haberi kendilerinden aldığı şeyhlerinin sağlam olub olmadıkları hakkında bir şey dememiştir. Ancak aşağıda da geleceği üzere, Hâfız Muhaddis Hafâcî onların güvenilir sağlam kimseler olduğunu söylemiştir.
    [83] Kesintisiz senedle Mâlik’e dayandırmayıb, Ondan rivâyet edeni atlayarak kesik bir senedle O'ndan rivâyet etti.
    [84] Makalât: 392-393
    [85] İyâd’a iftira ediyor.
    [86] Hafâcî, Nesîmu’r-Riyâd:3/398
    [87] Kemâlüddîn İbnü Hümâm, Fethu’l-Kadîr:2/336
    [88] Muhammed Hasen es-Senbelî, Tensîku’n-Nizâm Şerhu Müsnedi Ebî Hanîfe:126
    [89] Şunlar muhaddis değil, muhdisdirler/abdestsiz kimselerdir. Nitekim, Pâkistan'ın Lâhor şehrinde bir âlim bana Şeyh Muhaddis İdrîs el-Kandehlevî'den, kendilerine ehl-i hadîs ismini veren mezheb tanımazlar için ehl-i hadîs biziz; onlar ehl-i hadesdir/ya'nî abdestsiz kimselerdir, dediğini nakletti.
    [90] Şafiî, Müsned: 2/173, H:607
    [91] Şafiî, Müsned: 2/173, H:607
    [92] Süyûtî, Tedrîbu’r-Râvî (Dârü’l-Kitâbi’l-‘Arabî): 1/80
    [93] [Bir râvî bir hadîs rivâyet eder ve bir başka râvî (aynî hadîsi aynî Sahâbîden rivâyet etmekte) ona muvâfakat ederse, buna Mütâbi’ denir.], Abdül-Hakk ed-Dihlevî, Mukaddime Fî Usûli’l-Hadîs:63-65 (den hulâsa)
    [94] [Bir râvî bir hadîs rivâyet eder ve bir başka râvî (ayni hadîsi başka Sahâbîden rivâyet etmekte) ona muvâfakat ederse, buna Şâhid denir. (Bazıları lafızdakı muvâfakata Mütâbi’, manada muvâfakata da Şâhid derler. Bazıları ise her ikisini bir manada kullanır.)], Abdül-Hakk ed-Dihlevî, Mukaddime Fî Usûli’l-Hadîs:63-65 (den hulâsa)
    [95] Hâfız Ğumârî, er-Reddü’l-Muhkem:128-129
    [96] Aynı yer: 129
    [97] [El-Fetâvâ:2/150], Mefâhîm:121-122
    [98] El-Muhkem:139-140
    [99] Kime benden bir söz ulaşır da onu yalanlarsa o üç kişiyi yalanlamıştır: Allâh celle celâlühû’yu, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve o haberi vereni. [(Taberânî, el-Evsât ve İbnü ‘Asâkir, Câbir radıyallâhu anhu’dan), Kenzü’l-Um mâl:1/209, H:1047]
    Konu ferdiosman tarafından (04-16-2010 Saat 04:18 ) değiştirilmiştir.
    iSLAMTR.net - Türkiye'nin İslami Paylaşım Plartformu

+ Konuyu Cevapla

Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

     

Arkasında Google Var ; )

tevessül

tevessul

1

caiz olan ve şirk olan tevessül

kitaburruh ibn kayyim

istiğase nin hükmüPEYGAMBER E HATİM BAĞIŞLANIRMIşifayı şerıf cubbelı ahmetistigase şirk midarusselam ne demek el mizan tefsirismail bin mahfuzruhul furkan dan istiğaseşefaat nasıl olurbidat olan tevessülşirk koşan müslüman bağışlanır mı?23teymiyye şefaattevesulistiğase nedirKİM BİR İYİLİGE ARACI OLURSA ONA BİR PAY VAR AYET CÜBBELİİstigâse NEDİRtevessul bediuzzamanistiğase ve tevessül ne demektiristiane istiaze istigase nedir

Benzer Konular

  1. İSTİĞASE YARDIM İSTEMEĞİ KABUL EDENLER İLE ETMEYENLERİN DELİLLERİ
    Konuyu Açan: mucahid_tr, Forum: Serbest Kürsü.
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj : 05-12-2009, 12:00
  2. Mucahid_tr - Budamı meşru bir tevessül örneği ?
    Konuyu Açan: nureddin79, Forum: İslami Arşiv.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 05-09-2009, 07:23
  3. 30) Şefaat
    Konuyu Açan: ikraislam, Forum: Müslüman Nasıl Yaşamalı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 07-28-2008, 09:37
  4. ÖLÜ BİRİSİ İLE TEVESSÜL YAPILIRMI....?
    Konuyu Açan: ebumuhammed, Forum: Soru Cevap Bölümü.
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj : 12-09-2007, 10:15
  5. MEŞRU VE BİD’AT TEVESSÜL.. 2
    Konuyu Açan: Zeyd bin Hârise, Forum: İslami Kavramlar.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 01-23-2007, 08:57

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
ilahi dinle