Kadı Iyad, el-İkmal’de Malik ve başkasından şöyle nakleder: “Kıskançlığın ifadesi olarak kadın, eşini ahlaksızlıkla suçladığı zaman, ona had cezası gerekmez.” Delil olarak da Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Kıskançlığı tutan kadın, vadinin aşağısını yukarısından ayıramaz” sözünü aktarmıştır. (Ebu Bekr İbn el-Arabi, “el-İcabe lima İstedrekethu Aişe ala’s-Sahabe”, 61)
Kasıt bulunmayan sözlere, başkasından aktarılan küfür sözü de dahildir.
Başkasının küfür sözünü okuyan kişi, asla tekfir edilmez, bilakis sevap kazanır. Şahidin, duyduğu küfür sözünü hakime veya başkasına nakletmesi de böyledir. İçindeki bozukluğu göstermek veya reddiye yazmak için, kafirlerin küfür sözlerini nakletmek de bu kabildendir. Bütün bunlar caiz veya vacip olup söyleyen kişi tekfir edilmez. Bu nedenle “Küfür sözü nakleden kafir olmaz” denir. Ancak küfür olan sözü yaymak ve onaylayıp propagandasını yapmak için nakledenler şüphesiz bunun dışındadır ve kafir olurlar.
Kadı Iyad, üzerinde yiyecek ve içeceğinin bulunduğu devesi elinden kaçan ve daha sonra devesini bulması üzerine aşırı sevincinden dolayı “Allah’ım, sen benim kulum, ben de senin rabbinim” diyen kişi ile ilgili olarak Muslim’de geçen hadis hakkında şöyle der:
“Kişi, dehşet ve sersemlik halinde söylediği bu tür sözlerden dolayı sorumlu tutulmaz. Alay etmek veya taklit etmek amacı ile yapılmadığı sürece, ilmi bir amaç ile bu tür sözleri nakletmekte de sorumluluk yoktur. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu tür sözleri ümmetine aktarması bunun delilidir. Bu tür sözleri geçerli bir amaç içerisinde aktarmada herhangi bir nehiy olsaydı, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunları aktarmazdı. Allahu Teala en doğrusunu bilir.”( Fethu’l-Bari, Tevbe bölümü)
İbn-i Hazm Rahimehullah şöyle der:
“Kalpte kararlaştırmadan sadece dil ile ikrarın Allahu Teala’nın yanında bir hükmü yoktur. Çünkü her birimiz Kur’an’da küfür sözleri okuyor ve söylüyoruz. Kendisine akide olarak edinmediği sürece o sözleri okuduğu veya söylediği için kişi kafir olmaz. Murcie ve Cehmiyye mensupları bunu delil olarak gösterir ve ‘Küfrü ilan etmek küfür değildir’ derlerse, onlara şöyle cevap verilir: Bunun adını biz değil, Allahu Teala koydu. Allahu Teala, Kur’an’ı okumamızı emredince ve içinde kafirlerin sözlerini de nakledip kullarının kafir olmasından hoşnut olmadığını bildirince, bu sözleri okuyan kişi küfretmiş olmayıp Allahu Teala’nın rızasını ve ona imanı kazanmış olur. Allahu Teala, şahitliği doğru bir şekilde yapmamızı emrederek “Ancak bilerek Hak dine şahidlik edenler müstesna” (Zuhruf/86) deyince, kafirin küfrünü bildiren kişi bundan dolayı kafir olmaz. Aksine Allahu Teala’ya imanı ve onun rızasını kazanır.” (El-Fasl, 3/249-250)
Bir insanın anlamını bilmediği bir sözü söylemesi de bu kabildendir. Ancak söylediği sözün anlamını bildiğine dair delil ortaya çıkarsa, hakkında ona göre hüküm verilir. el-İzz İbn-i Abdusselam, “Kavaidu’l-Ahkam fi Masalihi’l-En’am” isimli kitabının “Anlamını Bilmediği Bir Sözü Söyleyen Kişi Hakkında Onun Muktezasına Göre Hüküm Verilmez” başlıklı bölümünde şöyle der:
“Yabancı kişi küfür, talak, iman, köle azadı, alışveriş, sulh ve bera’ gibi sözleri söyleyip anlamını bilmiyorsa sorumlu olmaz. Çünkü kelimenin asıl manasını bilmemektedir ve dolayısıyla da kelimenin asıl manasını kastetmemektedir. Arap olan bir kişi, anlamını bilmeden bu manalara gelen bir sözü söylediğinde de sorumlu olmaz. Çünkü irade ancak bilinen veya zannedilen şeye yönelir. Arap olan kişi, anlamını bilerek bu kelimeleri söylemesi halinde ise, sözünün gereğinden sorumlu olur.”
(İzz İbn-i Abdisselam, Kavaidu’l-Ahkam fi Masalihi’l-En’am, 2/102)
İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der:
“Anlamını bilmeden küfür sözü söyleyen kişi tekfir edilmez.”(İlamu’l-Muvakkıin, 3/75)
Yine talak ile ilgili sözlerin kullanımı ve geçerli olabilmeleri için kasıt ile söylenmiş olması gerektiğinden söz ederek şöyle der: “Bu sözleri söyleyen kişi onların ne anlama geldiğini bilmeden söylerse, bu sözler geçerli olmaz.
Bir lafzın anlamını bilerek ve onu kastederek söylemiş olması için iki iradenin bulunması gerekir:
Birincisi; kendi isteğiyle o sözü söylemiş olması.
İkincisi ise; sözün gereği ve asıl manasını kastetmiş olması.
Hatta, anlamı kastetmek, lafzı kastetmekten daha önemlidir. Çünkü lafız araçtır. İslam alimlerinden fetva imamlarının görüşü budur.
İmam Ahmed’in ashabı şöyle der: Manasını bilmeden adam eşine “boşsun” derse, bu söz geçerli olmaz. Çünkü kendisi boşamayı kastetmiş değildir. Tıpkı baskı altında bu sözü söyleyen gibidir. Dilcilerin bu sözden maksatlarının ne olduğunu bilmeden onu söylerse, boşama meydana gelmez. Yine anlamını bilmediği bir küfür sözünü söyleyen kişi tekfir edilmez.
Veki’in Musannef’inde şöyle bir olay anlatılır:
“Eşinden kendisine bir isim vermesini isteyen kadına eşi Tayyibe adını verir. Kadın bu ismi kabuletmez. Bunun üzerine eşi kadına, “Hangi ismi vermemi istersin?” der. Kadın “boşsun” manasına gelen “talak” kelimesini isim olarak kendisine vermesini ister ve bunun üzerine adam karısına hitaben bu kelimeyi kullanır. Kadın Ömer bin Hattab’a giderek eşinin kendisini boşadığını söyler. Daha sonra Ömer Radıyallahu Anhu bu kıssayı kadının eşinden dinler ve adama şöyle der:
“Bu kadını götür ve dersini ver.” (El-Veki’, Musannef, 3/76, ayrıca 4/229)
UYARI
Bütün bu söylenenlerden anlaşılıyor ki kasıt engelinden maksat, çağımızın Murciesinden birçok kişinin tekfir için şart koştuğu ve her türlü tağut ve azgını tekfir etmemek için bahane olarak gösterdiği mana ile aynı değildir.
Onlara göre dinden çıkmaya ve küfre girmeye niyet edip, kasıtlı olarak küfür sözü söylemedikçe veya küfür olan bir işi işlemedikçe kişi kafir olmaz. Halbuki kasıt engelinden maksadımız, hata olarak yapılan işler veya söylenen sözlerdir.
Dinden çıkmayı yahut dinden çıkaran sözü söyleme veya fiili işlemeyi kastetmeyi Yahudi ve Hristiyanlardan bile işleyen çok nadirdir. “İsa veya Uzeyir Allah’ın oğludur” sözünden, kafir olmayı kastetmeyi isteyip istemedikleri sorulursa, bunu reddedecekler ve küfrü istemelerinin sözkonusu olmadığını söyleyeceklerdir.
Kendilerinin iyi iş yaptığını sanan kafirlerin çoğunun durumu bu şekildedir. Bugün kafir ve azgın tağutların çoğuna işledikleri veya söyledikleri küfür fiillerini belirttiğimizde bunu reddeder ve küfrü kabul etmeyi veya onu kastettiklerini, dinden çıkmayı amaçladıklarını inkar ederler. Aksine vurgulayarak kendilerinin Müslüman olduklarını söylerler; namaz kılıp, şehadet kelimesini söylediklerini de delil olarak gösterirler.
Kureyş kafirlerinin durumu da bu şekilde idi. Putlara tapmakla kafir olduklarını kesinlikle kabul etmediler. “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (Zumer 3)
Kafir olduklarını kabul etmeleri bir yana, Rasulullah’ı Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ona iman edenleri küfür ile suçladılar. İstisnalar dışında kafirlerin çoğunun durumu bu şekildedir.
Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
“Kişi, genel olarak küfür olan bir şeyi işler veya söylerse, kafir olmayı kastetmese de, işlediği veya söylediği sebep ile kafir olur.”(Es-Sarimu’l-Meslul, 177-178)
Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah başka bir yerde ise şöyle der:
“Riddet, buna yol açan belli bir sebepten dolayı meydana gelebileceğigibi, dini değiştirme veya risaleti yalanlama kastıyla da meydana gelebilir.
Tıpkı iblisin küfrünün Rububiyyeti yalanlama kastı ile olması gibi. Gerçi böyle bir kastının olmaması ona fayda vermez. Kendisini küfre sokacak sözü söyleyen kişiye küfrü kastetmemesi fayda vermez.”(Es-Sarimu’l-Meslul, 370)
Allahu Teala, kafirlerin çoğununun iyi işler yaptıklarını zannettiklerini bildirmiştir. Hatta kendilerinin mü’minlerden daha doğru bir yolda olduklarını düşünürler. Bu nedenle Allahu Teala onlar için şöyle buyurmuştur:
“De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar)İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz kıyamet gününde onlar için hiçbir ölçü tutmayız.” (Kehf 103 - 105)
Taberi Rahimehullah tefsirinde şöyle der:
Bu, Allahu Teala’nın birliğini bildikten sonra, onu inkar etmeyi kastetmedikçe kimsenin kafir olmayacağını iddia edenlerin yanıldığının en açık delillerindendir. Allahu eala’nın birliğini bildikten sonra onu inkar etmeyi kastetmedikçe kimsenin kafir olmayacağı sözü doğru olsaydı, Allahu Teala’nın haklarında “De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. (Kehf 103 - 105)buyurduğu kişilerin bundan dolayı sevap kazanıp mükafat almaları gerekirdi. Halbuki iş söylediklerinin aksinedir. Çünkü Allahu Teala, onların kendisini inkar ettiklerini ve amellerinin boşa gittiğini bildirmiştir.” (Taberi, Tefsir, 44-45)
Yine Taberi Rahimehullah Haricilerden söz eden bazı hadisleri aktardıktan sonra Tehzibu’l-Asar’da şöyle der:
“Bu, Allahu Teala’nın vahdaniyyetini bilip bununla beraber küfre girmeyi kastetmedikçe hiç kimsenin tekfir edilmeyeceğini söyleyenlerin, bu görüşlerinin hatalı olduğuna dair en kuvvetli delildir. ” (Fethu’l-Bari, Haricilerle savaşmayı terk edenler bölümünden naklen)
İbn-i Hacer Rahimehullah şöyle der:
“Müslümanlardan, dinden çıkmayı ve İslam yerine başka bir dine girmeyi kastetmeksizin dinden çıkanlar vardır.”
Sonuç olarak, kastın bulunmasının tekfirde bir şart olarak koşulmasındaki hikmet; işlenilen fiil veya söylenen söz ile kafir olmayı kastetmek değil, küfre götüren fiili işlemeyi kastetmektir.